Senin Hikayen
12 Eyl
caminin kapıları büyük bir gürültüyle kapandığında dizleri üstüne çökmüştü bile. buzlu camlardan içeri süzülen ay ışığı tanrıya açtığı kollarını aydınlatıyordu bir tek. gözyaşlarının tuzu göğsündeki yarayı acıtıyordu ama tek hissettiği; mutluluktu. mutluydu ama umutsuzdu da. sabah daha güneş doğmadan atmıştı kendini allahın evine. yalın ayak ve susuzluktan kuruyan dudakları mırıldanarak…
«affet allahım… affet»
hala gözleri kubbenin oyuğunda ka ranlığa bakıyordu. gözyaşları birikti göz çukurlarında. başını usulca öne eğdi. Ölüme yürüyen bir kulun bakışlarını gösterdi dört bir yana. yumruklarını sıktı. kollarını iki yana açmış bekliyordu ölümü. Ölüm meleğini.
«gel… yalvarırım… sana geldim. İşte uzandım kollarına… ruhumu götürmene geldim…»
ay ışığı karanlıkla örtülmeye başladı. ağır ağır soluyan bir nefes hissetmeye başladı ensesinde. tedirgin yüreğine içinden haykırıyordu
«korkmuyorum…»
«korkuyorsun!!!»
«korkmuyorum… günahlarım revan etti yüreğimi allahım. bir gün yüzü daha görmek hak değil bana.»
arkasına dönme cesareti yoktu bedeninde. bir demet ışık süzmesi vardı sanki kubbenin içinde. mıhladığı gözlerini kırpamıyordu.
«korkuyorsun. ey ademoğlu sen eğmezdin başını unuttun mu? İnanmazdın beni ve seni yaratana. Şimdi, ne edersin bu halde?»
«bir sözüm yok hiçbirine. ama, dermansız her bir günüme merhamet ey melek.»
dışarıda hava yazdı . ama soğumaya başladı dört duvarın içi. sonra ıslıkla esmeye başladı rüzgar.
«ademoğlu bilir misin ölüm diye bildiğiniz, doğmaktır gerçek hayata? senin canını almak iyiliktir sana.»
«hayır, merhamet. yıllar yılı cellatlık ettim tüm kullarına.»
«ben de bir kulum, unutma!»
«sen kulluğumun sahibisin yaratandan ötürü. bir hançer getirdim yeleğimde. eğer sen almazsan, ben alırım bu canı. tek dermanım bu kaldı kendime»
«sen aldığını sanırsın, verirsin bana. hep istersiniz ekmeden buğdayı, başağı vermesini. Şimdi de günahla kavrulan yüreğinle âhireti mi istersin? Ömründe aldığın canları düşünmedin mi? kendini ölüm meleği sandın. cehennem bile soğuk gelir affına»
gittikçe artan rüzgar sarsıyordu bedenini. tel tel saçları, kucağına düşmeye başladı.
«hep bir yolda yürüdüm, nereye varacağımı bilmeden. firavun oldum düşünmeden ölümü… kafir… (ağlamaya başlar) kafir oldum affına sığındım, geldim kapına… al bu canı at ateşine ama bana bırakma. kor demirden ceketler giydir, erisin derim çekeyim cezamı.»
sözünü keser.
«suss!»
sessiz bir bekleyiş vardır. kucağına yığılan saçları yavaşça yükselir önünde. Üç beş metre karşısında bir pencere oluştururlar. kalbinin sesini kulaklarında duymaya başlarken çığlıklar gelir dört bir yandan. yüzünü aydınlatan alevlere bakakalır.
«ne o? Şaşırdın mı . ademoğluuu? al hançeri ver canını. götüreceğim yerle tanıştın artık»
tek bir kelime bile çıkmadı kursağından. düşündü. dünya neresiydi? ve ölümden ötesi? ağlamaktan titreyen yüzünü yakıyordu sıcağı. her bir ruh iskeletiyle köz oluyordu uçsuz bucaksız kazanda. gözleri yoktu. birbirlerine sarılıp allahın adını haykırıyorlardı. birden tutuştu saçlar ve yok oldular.
karanlıkta bir ay ışığı kalmıştı, bir de azrail.
yaşlı adamsa çoktan hançerlemişti göğsünü.
sabah namazında camiye gelenler bir tek hançerini buldular yerde, bir de ağarmış saçlarını
12 Eyl
bir bahçede yaşayan günebakan,güneşe aşıkmış. her gün sabahı sabah eder, sevdiğinin yüzünü görmek için büyük özlem duyarmış. güneş de ona aşıkmış. ama uzaktan uzağaymış sevgileri, birbirlerine açılamadan, bakışmalarla duygularını ifade ediyorlarmış. bu bile yetiyormuş onlara.
güneş her sabah sevdiğini görmek için en mutlu, en parlak,en sıcak ışıklarını saçarmış. günebakanın da sevgisi o kadar güçlüymüş ki,güneş ne tarafa gitse yüzünü o yöne çevirir, akşam güneş gi ttiğinde ise,büyük bir kederle başını öne eğer, tekrar sabahın olmasını beklermiş.
tüm sevda hikayelerinde bir arabozan olur ya? aynı bahçede yaşayan sarmaşık da günebakana aşık olmuş. İçten içe onu seviyormuş,sevgisi o kadar büyükmüş ki, günebakanın başka bir yere bile bakmasına dayanamıyormuş. onun güneşe olan tutkusu çıldırtıyor, kıskançlıktan çatlıyormuş. onu kendime nasıl çevirebilirim düşüncesindeymiş. sonunda onu sürekli kendime çevirebilirsem belki bana aşık olur, benden başkasını gözü görmez, güneşi göremezse onu unutur diyerek, her şeyi göze almış ve günebakanın vücuduna sımsıkı sarılmış.
günebakan güneşe bakmak için çabaladıkça sarmaşık sımsıkı kollarıyla onu kendine çevirmiş. zavallı günebakan ne yaparsa yapsın boşunaymış.sarmaşık onu çok sıkıyormuş, derdini bir türlü anlatamamış, aslında güneşe aşık olduğunu,sarmaşığı sevmediğini söyleyememiş.güneş de kahroluyormuş, ama o kadar uzaktaymış ki bir türlü sevdiğine yardım edemiyormuş.
sarmaşık karşılıksız da olsa günebakana yakın olmanın,ona sarılabilmenin mutluluğunu yaşıyormuş. . ama onu ne kadar incittiğinin,ne kadar kederlere ittiğinin, ne kadar zayıflattığının farkında bile değilmiş. ”olsun, zamanla beni sever”diyormuş. bir sabah güneş doğmuş yine,ama günebakanın başı yere eğikmiş, saatler geçmiş,hala günebakan hareketsiz başı önündeymiş. sarmaşık güçlü kollarıyla sarsmış onu,ama günebakan hareket etmiyormuş. günlerdir sarmaşığın sımsıkı sarılı kolları, onu nefessiz bırakmış, bir . şey yapamamanın çaresizliği, onun yaşama olan bağlılığını koparmış, hayattan zevk alamaz olmanın haliyle günebakan ölmüş.
sarmaşık o zaman anlamış yaptığı yanlışlığı,onu çok sıktığını,aslında buna hiç hakkı olmadığını anlamış anlamasına ama iş işten geçmiş. onu ebediyen kaybetmiş.
eskiler der ki;
“her zaman aramızda sarmaşıklar bulunur.hiç hoşlanmadığımız halde bizi kendilerine zorla bağlamak isterler. bizim onu istemediğimizi anlamaz ve bizleri sıkarlar. bazı insanlar onu kırmamak için, onu istemediklerini söyleyemez,ama yaşadığı sıkıntıyı da içine atarlar,zararı kendilerine olur. bazısı da direkt olarak söyler onu hiç sevmediğini, onun bu sıkma huyundan hoşlanmadığını,bu defa sarmaşık kırılır”
uzun lafın kısası her zaman güneş,günebakan ve . sarmaşığın hikayesi yaşar ve yaşamaya devam eder, nesilden nesile anlatılır