• Masallar 13.03.2012 No Comments

    İnce gövdesi, zayıf dalları ve az sayıdaki yaprakları ile asırlık ağaçlara gıpta eden bir fidanın öyküsüdür, her insanın yaşamı.

    Kökündeki cevher aynıdır asırlık ağaçlarla ama o bilmez, sadece dışardan gelecek suya, topraktan aldıklarına ve güneşe bakar. Bir an evvel büyümek ister; dallarını göğe uzatmak, yolculara gölge olmak, muhteşem görüntüsüyle herkesi etkilemek, kuşlara yuva olmak ister.


    Baharda ekilmiştir, yazın güzelliğine şahit olmuş, henüz kışı görmemiştir. Ve sonbahar kendisini gösterdiğinde, sararan yaprakları canını sıkar. Yoksa büyümeden ölecek midir? Rüzgar ne kadar da çok sallar, sanki kökleri çıkıverecektir topraktan. Derken bir el uzanır imdadına, destekler çakar etrafına.

    Sararıp dökülen yapraklarına engel olamaz ve köklerinin zayıflığını farkeder. İşte o zaman anlar toprağın altının, üstündeki kısımdan daha önemli olduğunu, üsteki kısmının sağlam ve güzel olması için, altındaki kısmın güçlendirilmesi gerektiğini. Görünen hayatın, görünmeyen hayata sımsıkı bağlarla bağlandıkça güçleneceğini ve güzelleşeceğini anlamış olur. Yoksa görünen hayat bir kaç aylık, bir iki mevsimlik tecrübe ile sonlanacaktır.

    Köklerini derine uzattıkça tatmadığı suları tadan fidan daha da büyük, güçlenir ve bahar geldiğinde gökyüzüne uzatacağı fazladan dallara sahiptir artık. Yaprakları da artar. Hatta çiçek vermeye de başlamıştır. İşte o zaman toprağın altının, üstünden çok daha fazla önemli olduğuna bir kez daha şahit olur, daha da uzatır köklerini derinlere. Çiçekleri bu kadar az olmamalıdır.

    Güzelliği, güzelleşmeyi sevdikçe büyüyen fidanın şahit olacağı daha çok şeyler vardır aslında. Çiçekleri bu yaz minik ve kısa ömürlü olmuştur. Bir kış daha geçer. Çiçekleri çoğaldığı gibi meyveye dönüşenleri de olmuştur.Meyve verebilmek, varlığına daha bir anlam katar. Oysa henüz meyvenin olgununu üreteceğini bilmiyordur. Ham bir meyve vermek bu kadar mutlu kılarsa, birsürü ve olgun olgun meyveler vermek kimbilir ne güzeldir diye düşünür. Daha azimle köklerini uzatır durur. Kökleri derinlere daldıkça büyür, güçlenir, güzelleşir.

    Bir bahar mevsimi, iki sevgili gelip gövdesine yaslanır, otururlar saatlerce. Bu güzel sevgiye şahitlik eder. Köklerinin önemini anlatmak ister gençlere, varlığıyla ibret olmak ister onlara. Gençler dinlemezler, üstelik kalkıp birde gövdesine adlarının baş harferini kazırlar. Büyük olmanın olgunluğuyla ses çıkarmaz ve kendi kendine yarasını sarmayı da öğrenir.Yine de izini yok edemez. Bir şey daha anlar ki, dışardan gelen izler kendi varlığının nelere şahit olduğunun bir göstergesidir aslında ve daha da olgunlaşır.

    Bitmez fidanın büyüme öyküsü. Daha kimbilir nelere şahit olacak. Genişleyen çapıyla hangi canlılara yuvalık edecek. İçi boşalsa bile, derinlere uzattığı kökleri sayesinde ayakta kalmayı öğrenecek ve öğretecek okumayı bilenlere.

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Çok yıldızlı bir yaz gecesi, Ayşegül erkenden odasına çekildi. Öyle uykusu varıi ki, ne taşbebeğiyle, ne kadife ayısıyyla, ne tavşanıyla oynamak gelmedi içinden. Pijamasini giyip yatağına uzandı. Az sonra, melekleri kıskandıracak kadar tatlı bir uykuya daldı.

    Oyuncakları, Ayşegül” ün ilgisizliğine küsmüş gibi, köşelerinde somurtmuş kalmışlardı. Oysa Ayşegül, gördüğü güzel düş nedeniyle gülümsüyordu. Ayşegül güya büyük bir sirkte çalışıyordu. Sirk o gün öğrenci matinesi yapmıstı. Çadırın içi tıklım tıklım ögrenciyle dolmuştu. Orkestra bile, kendisine güçlükle yer bulabilmişti. Derken ışıldaklar parladı, mavi, kırmızı, beyaz ışık demetleri pisti ayıinlattı. Ayşegül, juponlu entarisiyle ağır ağır pistte ilerledi. Eğilip, seyircileri selamladı.

    – Gösterimiz başlıyor kardeşlerim, dedi.

    Çocuklar sevinçle el çırptılar.

    Ayşegül tabureye oturdu. Bebeği Nermin”in beşiğini sallayarak ninni söylemeye başladığı sırada, iki palyaço geldi yanına. Birinin adı, Sap, öbürününkü Sup”tu.

    – Günaydın Ayşegül, dedi Sap.Bebeğin uyumuyorsa ona bir masal anlatayım.

    Ayşegül, sevindiği zaman gülen, üzüldüğü zaman ağlayan bebeğini kucağına aldı:

    – Ne masalı anlatacaksınız?

    – (Kulaklarını kaybeden fil) masalını.

    Sap, masalını bitirince Ayşegül giyinme odasına gitti. Gösteri sırası ona gelmişti çünkü. Odada çeşitli elbiseler, şapkalar, kurdelalar vardı. Elbise değiştirecek vakit olmadığından Ayşegül, hemen makyaj masasına oturdu. Annesi gibi dudaklarını, gözlerini boyadı.Fındık ta delikanlı gibi giyinmişti. Gösteride onun da rolü vardi. Bisiklete bineceği için pek keyifliydi doğrusu.

    Ayşegül, pırıl pırıl yeni bisikletiyle piste çıkınca bir alkış koptu. Fındık ta, bisikletin dümeni üzerinde amuda kalktı. Onlar pistin çevresinde gösterilerini sürdürürken palyaçolar da türlü komik cambazlık yapıyorlardı. Çocuklar gülmekten kırılıyorlar, bir yandan da:

    – Yaşa Ayşegül, bravo Fındık! diye bağırıyorlardı.

    Bisiklet gösterisinden sonra, sıra tekerlekli patene gelmişti. Bu numaranın kahramanı Fındık”tı. Ayşegül, bu gösteri için Fındık”ı günlerce çalıştırmısıi. Öyleyken onu başaramayacağından korkuyordu.

    – Sen hiç tasalanma Ayşegül ablacığım, dedi Fındık. Şapkasını yerleştirip gösteriye başladı.

    Ne de çalımlı kayıyordu maskara. Ayşegül, sevinçle alkışladi Fındık”ı.

    Şimdi Ayşegül at terbiyecisi kılığıyla pistteydi. Iki güzel ata dans numarası yapacaktı. Fındık:

    – Ayşegül abla,şu güzel atlara Harmandalı oynatırsan yok mu, çadır alkıştan yıkılır.

    Ayşegül, beyaz atı Yıldırım”a şekerini yedirdi. Orkestra Harmandalı çalmağa başlayınca siyah at Fırtına, iki ayağı üzerine kalktı. Yıldırım da onun gibi yaparak oynamağa başladı. Gösterilere onbeş dakika ara verildiğinde Ayşegül, çocuklara çikolata, dondurma sattı. Sırtında sirkin kırmızı üniforması vardı. Bu kılık Ayşegül”e pek yaraşmıstı. Ön sırada oturan iki kız, birbirinin kulağina eğildiler:

    – Ayşegül saçlarııi kestirmiş. oysa uzun saç ona daha iyi gidiyordu.

    – Doğrusunu istersen kısa saçla da hos olmuş Ayşegül. Hem ne yapsın? Annesi saçlarını kesmesini isteyince, hatırını kırabilir mi?

    Çocuklarin bazıları, dondurmalarını yiyerek çadırdan dışarı çıktılar. Kafeslerdeki arslanları, kaplanları, ayıları, filleri seyrettiler. Trampet seslerini duyan çocuklar, koşarak yerlerine döndüler. Sirk hademeleri çadırın yukarı bölümüne kalın bir tel germişlerdi. O sırada Ayşegül elinde şemsiye ile telin yanında göründü. Sirk bandosu bir vals çalmağa başladı. Ayşegül telin üzerinde, usta bir cambaz gibi dans ederek ilerledi.Beyaz papuçları, yeşil şemsiyesiyle uçan bir kelebeğe benziyordu.

    Cambazlık gösterisinden sonra Ayşegül, alkışlar arasında piste indi. Kafesli yoldan filler ağır ağır içeriye girdiler. Ayşegül, pistin ortasında durdu. Fillere işaret vererek numaralarına başlamalarını bildirdi. Fillerden biri, kırmızı topun üstüne çıktı. O sırada, önlük bağlamış bir fil ardında yavrusu geldiler.

    – Niye geciktin Bambu? diye çıkıştı Ayşegül esneyen file.

    – Affedersiniz efendim. Yeni doğan yavrum dün gece beni hiç uyutmamıştı da ondan geciktim, dedi Bambu.

    – Ayşegül”ün sirki, iki dünya turu yapmıştı. Adı “Harikalar Sirki” idi. Bu sirki görmeyen kalmamıştı. Seyircilerin en hoşuna giden Ayşegül”ün göz bağcılığıydı. Başındaki sivri külahiyla Ayşegül, peri kızına benziyordu. Elindeki sihirli değnekle dokundugunda silindir şapkadan tavşan, sürahiden güvercin çıkıyordu. Sonra ipek eşarpla şapkaıi örtüp:

    – Hokus Pokus! dedi mi tavşan da, güvercin de, ortadan kayboluyordu. Buna palyaçolar bile şaşıyorlardı.

    Sonra Sap ile Sup, piste çıktılar. Sap çizgili bir pantalon giymis, çok uzun bir kravat bağlamıştı. Sup ise, aylar yıldızlar işlenmiş bir tulum giymişti. Kucağında bir kitara vardı, Sup:

    – Şimdi sizlere Ayşegül”ün yazdığı bir şarkı söyleyeceğiz, dedi. Sap”in ne çaldığı anlaşılmıyordu ama, Sup”un söylediği şarkıyı herkes sevmişti.

    Bu kez arslanlar, kaplanlar çıktı ortaya. Büyük bir kafes onları seyircilerden ayırıyordu. Arslan egitimcisi Ayşegül, kırbacını şaklatarak girdi aralarına. Onlardan hiç korkmuyordu. Her kırbaç şaklayışında hayvanlardan biri fıçınınn üstüne çıkıp oturuyordu. Yalnız Sezar adındaki arslan uzandığı yerden kıpırdamamıştı. Ayşegül:

    – Haydi Sezar, yatmanın sırası mı? Seyirciler sabırsızlanıyor. Iskemlene çık ta, gösterimize başlayaıim. Yoksa pirzola yerine kırbaç yersin akşama, dedi.

    Son gösteri bitince seyircilerden bazıları piste atlayıp Ayşegül ile Fındık”ı kutladılar. Bizi çok eğlendirdiniz Ayşegül, sağ olun, var olun! dediler, buket verdiler, kucaklayıp öptüler. Ayşegül:

    – Harikalar Sirki”miz turneye çıkacak, yarın çadırları söküp başka şehirlere gideceğiz dedi.

    Çocuklar basarı dilediler. Ayşegül, seyircileri uğurladıktan sonra, geceleri yattığı arabaya gitti. Uykucu adındaki ayı merdivene oturmuştu. Ayşegül:

    – Merhaba! dedi ona, gazetede ne haber var?

    Ayı, gazeteyi ters tutmuştu:

    – Okuma bilmiyorum ki, ne haber olduğunu söyleyeyim.

    Ayşegül gazeteyi düzeltti:

    – Öyleyse sana okuma öğreteyim. Yarın alfabeden başlarız, olmaz mı?

    Çadırlar söküldü, denkler sıkıldı, arabalara yüklendi. Herkes kendine ayrılan arabaya bindi. Ağır ağır sehirden ayrıldılar.

    Ayşegül, arabanın sarsıntısından uyuyamadı, kalktı, oturdu.

    Gözlerini açıp çevresine bakında. Sirk arabaı birden ortadan kayboluverdi. Hayret, kendi odasında, kendi yatağındaydı. Taşbebeği yüzünü yıkamış, kurulanıyordu. Fındık ta, aynaya bakarak dişlerini firçalıyordu.

    Demek gece tatlı bir düş görmüştü. Şimdi yeni bir gün başlıyordu. Okula geç kalmamak için Ayşegül, yataktan fırladı..

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    KOMŞU, KOMŞU
    -Komşu, komşu !
    -Hu, hu!
    -Oğlun geldi mi?
    -Geldi
    -Ne getirdi?
    -İnci, boncuk.
    -Kime, kime?
    -Sana, bana.
    -Başka kime?
    -Kara kediye
    -Kara kedi nerede?
    -Ağaca çıktı
    -Ağaç nerede?
    -Balta kesti
    -Balta nerede?
    -Suya düştü.
    -Su nerede?
    -İnek içti.
    -İnek nerede?
    -Dağa kaçtı.
    -Dağ nerede?
    -Yandı, bitti kül oldu

    Tags: , ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir padişah ve üç de oğlu varmış. Bunlar ülkelerinde mutlu bir hayat sürerlermiş.
    Küçük oğlan bir gün köşkünde otururken, sokaktaki çeşmeden su almak için bir kocakarının geldiğini görmüş. Oğlan ninenin testisine küçük bir taş atmış ve testiyi kırmış. Nine bir şey söylemeden evine dönmüş. Bir testi daha alıp gene çeşmeye gelmiş. Oğlan bu sefer de bir taş atıp testiyi kırmış. Nine sessizce evine geri dönmüş.

    Ertesi gün testi elinde gene çeşmeye gelmiş. Oğlan, ninenin geldiğini yukarıdan görüp hemen eline bir taş daha almış. Uygun bir anda atıp gene testiyi kırmış.
    Nine başını kaldırmış:
    -Hey oğul, bir şeycikler demem.. Dilerim Mevla’dan, ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olasın demiş, çekip gitmiş.

    Oğlan da aradan birkaç gün geçince ninenin söylediğini kendine dert etmeye başlamış. Gerçekten ağlayan elma ile gülen almaya aşık olmuş. Günden güne sararıp solmaya başlamış.
    Çok geçmeden padişah, oğlunun hastalandığını işitmiş. Hekimler bir türlü derdini anlayamamışlar. Günlerden bir gün kente bir hekim gelmiş. Bakması için saraya çağırmışlar. Hekim:
    -Bunun hastalığı sevdadan başka bir şey değil demiş.
    Oğlan da en sonunda ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olduğunu babasına söylemiş.
    Babası çok üzülmüş:
    -Şimdi ne yapalım, oğlum? Biz onu nerede buluruz demiş
    Oğlan:
    -Ben gider onu bulurum.. Yeter ki siz izin verin diye cevap vermiş.
    Padişah;
    -Oğlum, bu hal ile nereye gideceksin? Onun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmezsin. Vaz geç bu sevdadan. Dediyse de oğlan kanmamış.
    -Mutlaka gidip bulacağım demiş.
    Ağabeyleri de babalarına;
    -Biz de onunla birlikte gideriz. Kardeşimizi yalnız bırakmaz, bu elmaları mutlaka buluruz demişler.
    Bunlar yol hazırlığı yapmışlar. Üçü birlikte yola düşüp bilmedikleri ülkelere, kentlere doğru yürümeye başlamışlar.
    Az gitmiş uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler… En sonunda bir çeşme başına gelmişler.
    Çeşmenin taşının üzerinde bir yazı görmüşler.
    Taşta şunlar yızılıymış:
    “Karşıdaki üç yolun birine giden gelir,
    birine giden ya gelir ya gelmez, öbürüne giden hiç gelmez”
    Büyük oğlan;
    -Giden gelir yola ben gideyim demiş.
    Ortanca oğlan da;
    -Giden ya gelir ya gelmez yola da ben gideyim demiş.
    Giden gelmez yola gitme de küçük oğlana kalmış.
    Büyük oğlan;
    -Gittiğimiz yerden hangimiz önce gelirse, ötekilerin gelip gelmediğini nereden bilsin? demiş
    Küçük oğlan ileri atılmış:
    -Parmaklarımızdaki yüzükleri çıkarıp şu taşın altına koyalım. Kim önce gelirse taşı kaldırsın yüzüğünü alsın. Sonra gelen de kimin dönüp dönmediğini bilsin.
    Böyle yapmışlar. Her biri istediği yola gitmiş.
    Büyük oğlan “giden gelir” yoluna çıkmış.
    Az gitmiş, uz gitmiş; bilmediği bir ülkeye varmış. Orada, ‘Giren çıkandan bir şeyler öğrenirim’ umuduyla bir hamama girmiş. Hamamda tellak olarak çalışmaya başlamış.
    Ortan oğlan “giden ya gelir ya gelmez” yoluna koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş… Günlerden bir gün bir ülkeye varmış. Orada bir kahveye girerek çalışmaya başlamış. Sonunda kahveci olup orada kalmış.
    Küçük oğlan da “giden gelmez” yoluna düşmüş. O da az gitmiş, uz gitmiş. Çok uzun yollarda yürümüş. Otura kalka, gide gide bir gün bir çeşme başına gelmiş. Bakmış ki bir nine bu çeşmeden su dolduruyor. Oğlan yanına gitmiş…
    —Nineciğim, beni bu akşam evinde konuk eder misin demiş.
    Nine de;
    —Ah oğul, benim bir evim var… Yattığım zaman ayaklarım dışarı çıkar. Ben kendim sığamıyorum, seni nerede konuk edeyim diye cevap vermiş.
    Küçük oğlan yaşlı kadına bir avuç altın vermiş:
    -Aman nine, ne olur bana yatacak bir yer bul deyince nine altınların hatırına;
    -Gel oğul gel… Evim de var odam da.. Senden başka kimi konuk edeyim? Deyip, oğlanı evine götürmüş.
    Evde biraz yemiş içmişler. Otururken oğlan sormuş:
    -Aman nine, bir ağlayan elma ile gülen elma varmış… Nerededir onlar bilir misin?
    Nine bunu duyar duymaz oğlana bir tokat vurmuş.
    —Sus! Onların adını anmak yasaktır…
    Bunun üzerine oğlan çıkarmış bir avuç altın daha vermiş. Nine sevinerek;
    -Oğlum, yarın kalkarsın, şu karşıki dağa giderisin. Oraya bir çoban gelir. O çoban, ağlayan elma ile gülen elmanın olduğu sarayın çobanıdır. Onun gönlünün yapıp saraya girebilirsen elmaları orada bulursun. Ama elmaları aldıktan sonra doğruca benim yanıma gelesin demiş.
    Oğlan da sabahleyin kalkmış. Kadının tarif ettiği dağa gitmiş. Bakmış ki orada bir çoban koyun otlatıyor. Gidip çobana selam vermiş… Oturup konuşmaya başlamışlar. Sonra oğlan ağlayan elma ile gülen elmayı çobana söylemiş.
    Çoban da tıpkı yaşlı kadının yaptığı gibi bu sözü işittiği anda oğlana bir tokat vurmuş. Tokatı yiyen oğlanın aklı başından gitmiş.
    —Aman çoban kardeş bana neden vurdun? Deyince çoban yeniden üstüne yürümüş.
    —Sus daha konuşuyorsun, öyle mi? Diye bir tokat daha vurmuş.
    —Onun lafı burada yasaktır, demiş.
    Oğlan çobana yalvarmış yakarmış, bir avuç altın vermiş… Çoban altınları görünce yumuşamış.
    Oğlana demiş ki:
    -Ben şimdi bir koyun keserim. Onun derisini tulum çıkarırım. O tulumun içine girersin. Akşamüzeri ben koyunları sürüp saraya giderken sen de koyunların içinde saraya girersin. Çünkü saraya girerken koyunları sayarlar. Sen de koyun gibi yürüyüp kendini bildirmeyerek sürüyle birlikte içeri girersin. Geceleyin, herkes uyuyunca, en yukarı kata çıkar sessizce sağ taraftaki odaya girersin. Padişahın kızı yatakta yatar, elmaları da rafta durur. Onları, uyandırmadan alabilirsen alırsın… Eğer kız uyanırsa bağırır… Seni yakalarlarsa iş fena olur.
    Çoban bunları söyledikten sonra kalkmış bir koyun kesmiş. Koyunun tulum gibi çıkardığı derisine oğlanı sokmuş. Koyunların içine katarak doğruca saraya gitmiş. Nöbetçiler koyunları saraydan içeri girerken saymışlar. Oğlan da sürüyle birlikte içeri girmiş.
    Gece olmuş, herkes uyumuş. Saat dörde beşe gelirken oğlan tulumdan çıkmış. Yavaş yavaş en yukarı kata gidip çobanın söylediği odayı bulmuş. Açıp bakmış ki orta yerde bir yatak, içinde de ayın on dördü gibi güzel bir kız yatıyor… Oğlan ona bakarken, raf üzerinde bulunan elmaların biri kahkaha ile gülmeye diğeri de hüngür hüngür ağlamaya başlamışlar. Bunları işiten oğlan hemen kapıyı kapadığı gibi kaçmış, doğruca koyunların yanına gitmiş.
    Elmaların gürültüsüne yatakta yatan kız uyanmış. Bakmış ki kimsecikler yok. Odanın dışına çıkmış, öteye bakmış, beriye bakmış… Kimseyi bulamayınca içeri girmiş:
    -Sizi gidi yalancılar sizi… Beni aldattınız. Diyerek elmalara kızmış. Yeniden yatağa yatmış.
    Aradan kısa bir süre geçince kız tekrar uyumuş. Oğlan da bir daha yukarı çıkmış.
    Yavaş yavaş odanın kapısını açmış, içeri girmiş. Elmalara doğru bir iki adım atmış. Bu sırada yeniden elmaların biri gülmeye, biri ağlamaya başlamış. Oğlan korkusundan gene kaçmış. Kız uyanmış, bakmış ki kimsecikler yok…
    —Hay gidi edepsizler hay. İkidir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Gene bir şey yaparsanız sizi döverim, demiş ve yeniden yatmış.
    Kız uyuyunca oğlan gene gelmiş, kapıyı açıp elmaların yanına yaklaşmış. Elini uzatıp raftan alayım derken elmalar gene gülüp ağlamaya başlamış ve oğlan gene korkup kaçmış. Kız uyanıp bakmış ki kimsecikler yok:
    -Sizi gidi arsızlar sizi. Bu gece deli mi oldunuz? Üç keredir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Bu nasıl iş? Deyip, bir tokat birine, bir tokat ta ötekine vurmuş. Sonra yeniden yatağına girip yatmış.
    Aradan epeyce vakit geçmiş. Oğlan gene odaya girmiş ve rafa yaklaşmış. Elmanın birini eline almış… Bakmış ki ses yok… Öbürünü de alıp dışarı çıkarmış. Doğruca koyunların arasına gidip tulumun içine girmiş. Meğer elmalar kıza, kendilerine kızdığı için darılmışlar, bu yüzden ses çıkarmazlarmış.
    Sabah olmuş… Çoban koyunları saraydan çıkarmış ve dağa doğru gitmiş.

    Oğlan, saraydan uzaklaşınca kimsenin olmadığı bir yerde tulumdan çıkmış. Çobana bir avuç altın daha vermiş.
    —Allaha ısmarladık, deyip doğru ninenin evine gelmiş. Nine oğlanı görünce hemen bir leğenin içine biraz su koymuş. Bir tavuk keserek kanını suya akıtmış. Suyun içine bir tahta koyup oğlanı tahtanın üstüne oturtmuş.
    Kız sabah olup da uykudan uyanınca, aşağı bakmış, yukarı bakmış ki rafta elmalar yok.
    —Eyvah! Bu gece elmalarım çalındı. Onlar beni üç kere uyandırdılar ama ben anlayamadım; meğerse hırsız gelmiş diye ağlamaya başlamış.
    Padişah bunu duyunca sarayın kapılarını kapattırmış. Hatta şehrin etrafındaki kalenin kapılarını da kapatarak gireni çıkanı sıkı sıkı arattırmış.

    Şehrin içini de aramışlar, bir türlü bulamamışlar. Falcılar fal bakmışlar. Sonunda görmüşler ki elmaları alan kanlı bir denizde gemiyle gidiyor.
    —Padişahım, demişler;
    -Bu adam çok uzaklara gitmiş. Bu kanlı deniz nerededir bilemeyiz…
    Sonunda bu elmaları aramaktan vazgeçmişler artık. Kalenin kapıları eskiden olduğu gibi açılmış. Oğlan nineye biraz daha altın verdikten sonra
    -Eyvallah deyip oradan çıkmış.
    Geldiği yoldan dönmeye başlamış. Gide gide bir gün, ağabeyleriyle ayrıldığı çeşme başına gelmiş. Yüzüklerini koydukları taşı kaldırıp bakmış ki hiçbiri gelmemiş. Kendi yüzüğünü almış ve küçük ağabeyinin gittiği yola gitmiş.
    Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Bir gün bilmediği bir ülkeye varmış. Yolunun üstündeki bir kahveye girmiş. Yorgunluk çıkarmak için kahve çubuk içmiş. Bakmış ki ağabeyi orada kahvecilik ediyor.
    Yaklaşmış yanına, ama kahveci olan ağabeyi onu tanımamış. Bir ara oğlan ağabeyini yanına çağırmış. Söz arasında:
    -Sen nerelisin? Filan derken, ağabeyi anlamış ki kendisiyle konuşan kardeşidir. Sonra birlikte kalkmışlar geri dönmek için yola koyulmuşlar. Şurası burası derken gene o çeşmeye gelmişler. Taşı kaldırıp bakmışlar ki, ağabeyleri gelmemiş. Ortanca oğlan da yüzüğünü almış. Ağabeylerini aramak amacıyla onun gittiği yola gitmişler.
    —Kardeşim, bunlar biraz bizde dursun, sonra gene sana veririz, demişler.
    O da;
    -Pekiyi deyip vermiş.
    Sonra bu iki ağabey birbirlerine;
    -Biz bunu öldürelim; şu elmaların biri sende biri bende kalsın demişler.
    Yol üzerinde bir kahveye rast gelmişler. O kahvenin bahçesinde biraz oturup yemek yiyelim demişler. Kahveciden bir hasır istemişler, kahveci de hemen getirmiş.
    Bahçede ağzı açık bir kuyu varmış. Hasırı o kuyunun üstüne yaymışlar. Küçük oğlan kuyuyu görmemiş… Hasırın üstüne oturduğu gibi kendisini kuyunun dibinde bulmuş. Ağabeyleri biraz oturmuşlar. Yemek yiyip karınlarını doyurmuşlar. Kahve, tütün içmişler. Az sonra gene yola düşüp ülkelerine doğru gitmişler.
    Kuyuda su olmadığı için, aşağıya düşen oğlan ölmemiş, ama bayılıp kalmış. Ağabeyleri ülkelerine varmışlar.
    Babaları küçük kardeşlerinin nerede olduğunu sormuş. Onlar da;
    -Biz gittik, ağlayan elma ile gülen elmayı bulup getirdik. O, bir giden gelmez yola gitmişti, bir daha gelmedi, demişler. Babaları da üzülmüş, ağlamışsa da;
    -Elbet gelir diyerek kendini avutmuş.
    Onlar babalarının yanında oturmada olsun, biraz sonra, kuyuya düşen oğlanın aklı başına gelmiş. Kuyunun içinde yukarıya doğru bağırmaya başlamış.
    O sırada kahveci bahçede gezerken bir de bakmış ki kuyudan bir ses geliyor. En sonra kuyuya bir adam sarkıtmışlar ve oğlanı çıkarmışlar.
    —Sen buraya nasıl düştün diye sorunca oğlan da başına gelenleri bir bir anlatmış. Sonra kalkıp kendi ülkesine gitmiş. Ama babasının sarayına gitmemiş. Başına bir işkembe geçirmiş ve keloğlan kılığına girerek bir kalaycı dükkânına girmiş. Orada çırak olarak çalışmaya başlamış.
    Gel zaman git zaman, herkes kendi hayatını yaşamaya devam etmiş… Ama ağlayan elma ile gülen elmanın sahibi olan kız çok büyük üzüntü içindeymiş. Kızın padişah babası bin taneli bir tespih yaptırmış ve adamlarına vermiş.
    —Bu tespihi alın, ülke ülke gezin. Kim başına geleni anlatarak bu tespihi bitirinceye kadar çekebilirse bu elmaları o almıştır… Onu tutup bana getirin, demiş.
    Adamlar tespihi almışlar. Çeşitli ülkelere gitmişler. Gezmişler, dolaşmışlar ama kimse o tespihi çekememiş. En sonunda bu elmaları çalan oğlanın ülkesine gelmişler. Tam o kalaycının önünden geçerlerken, oğlan ustasına;
    -Usta, ben başıma gelenleri anlatırken bu tespihi çekerim, demiş.
    Ustası adamlara haber vermiş. Onlar da tespihi getirmişler:
    -Haydi bakalım, hem anlat hem de çek demişler.
    Oğlan o zaman;
    -Ben bunu çekerim ama buranın padişahının yanında çekerim demiş.
    Oradan oğlanı alıp padişahın yanına getirmişler. Olan biteni padişaha anlatmışlar.
    Oğlan oturmuş, başına gelenleri bir bir anlatmış. Bu arada tespihi çekmeye de başlamış. Tam kardeşlerinin onu kuyuya attıklarını söylediği sırada tespih bitmiş.
    Padişah da bu oğlanın kendi küçük oğlu olduğunu anlayıp, hemen kalkmış onun boynuna sarılmış.
    —Vah oğulcuğum, senin başına bunca işler gelmiş de benim haberim olmamış diyerek ağlamaya başlamış.
    Adamlar oğlanı alıp öteki padişaha götürmek istemişler. Ama önce elmaları alan iki büyük oğlanın cellât elinde cezaları verilmiş. Sonra da küçük oğlanı elmalarla beraber öteki padişahın ülkesine göndermişler.
    Az gitmişler, uz gitmişler… Gide gide bir gün gene, elmaların çalındığı ülkeye ulaşıp, bu oğlanı padişahın yanına götürmüşler. Padişah oğlanı görür görmez ona kanı kaynamış. O tespihi bir de kendi önünde çekmesini istemiş.
    Oğlan gene tespihi alıp başına gelenleri baştan sona kadar anlatmış ve tespihi de çekmiş.
    Padişah;
    -Oğlum, sen bu elmaları âşık olduğun için çaldın.
    Ama benim kızım da bunlara âşıktır. Gel, kızımı sana vereyim, ikiniz de bu elmalardan ayrılmayın demiş.
    Oğlan da:
    -Baş üstüne deyip padişahın söylediğini kabul etmiş.
    Küçük oğlanla kız evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Adam sabah erken uyanmış. Daha karısı uyuyormuş. “Kalkıp hazırlanayım, işe gitmem gerek” demiş.

    Yorganı sıyırıp yataktan çıkarken çarşafın üzerinde, yastığa yakın bir yerde, bir altın para görmüş. Bu kocaman parayı eline alıp incelemiş.

    “Oyuncak para” olabilir diye düşünmüş. Ama elindeki her haliyle gerçek paraya benziyormuş. Karısını uyandırmadan parayı avcuna almış ve yataktan çıkmış. Düşünceli bir biçimde hazırlanmış. Paranın nereden geldiğini ve gerçek olup olmadığını çok merak ediyormuş.

    Sabah ilk işi şehirdeki kuyumcuya parayı göstermek olmuş. Kuyumcu parayı inceledikten sonra :

    – Nereden buldun bunu ?

    – Ormanda yürürken bir ağaçın altında gördüm. Önce sahtedir diye düşündüm. Ama alıp sana göstermek istedim.

    – Bu para antika. Onu oraya kimse düşürmüş olamaz. Orada bir gömü falan olmalı.

    – Sanmıyorum. Öyle olsa para toprağa gömülü olurdu. Toprağın üzerinde düşürülmüş gibi duruyordu.

    Parayı kuyumcuya satmış. Parayı nerede bulduğunu tarif etmiş. Kuyumcu hem aldığı adres için, hem de altın paranın karşılığı olarak yüklüce bir para ödemiş O”na. Adam sevinçle işine gitmiş. Kuyumcu da hemen dükkanı kapatmış ve ormanın yolunu tutmuş.

    Kuyumcunun sabahın köründe dükkanı kapatıp gitmesine işkillenen komşusu da peşine takılmış.

    Adam, kuyumcudan aldığı para ile aşkam evine dönerken kendisine ve karısına elbise, ayakkabı gibi hediyeler almış. Eli kolu dolu gelince, kendisini kapıda karşılayan karısı çok sevinmiş. Merak etmesin diye karısına o gün çok para kazandığını söylemiş. Altın paradan hiç söz etmemiş. Mutluluk içinde akşam yemeklerini yemişler. Karısı ona bir de kahve yapıp getirmiş. Çünkü süpriz hediye onu çok mutlu etmiş. Pek sevinmiş. Birlikte biraz televizyon izlemişler. Sonra, mutluluk içinde yataklarına yatmışlar.

    Kuyumcunun komşusu, onu ormana kadar izlemiş. Kuyumcunun bir ağacın altında hemen toprağı kazdığını görünce komşusu olayı anlamış. Kuyumcuya görünmeden kente geri dönmüş ve adamın gömü bulduğu dedikodusunu yaymış. Tüm kent gömü sötlentisiyle çalkalanıyormuş.

    Adam, ışığı söndürüp karısına iyi geceler dedikten sonra onun gibi uyumaya çalışmış. Ama gözüne uyku girmemiş. Tüm kent söylentiyle çalkalanırken, o paranın yastığın altına nasıl girdiğini düşünüyormuş. Bir türlü anlayamamış nedenini. Sabaha karşı, yorgunluktan uyuyabilmiş ancak. Uykusunda bir rüya görmüş. Bir melek kendisine paranın nasıl yatağın altına girdiğini anlatıyormuş:

    – İyilik yaptığın için ödüllendirildin. Ama bir kural var. Parayı nasıl bulduğunu herhangi birine söylersen, tılsım bozulur. Bir daha ödül alamazsın. Başın da dertten kurtulmaz.

    Bu sözler üzerine adam ter içinde rüyasından uyanmış. Hemen elini yastığın altına götürmüş. Orada hiçbir şey yokmuş. Olmaması da çok doğalmış, çünkü gündüz iyilik yapmayı unuttuğunu anımsamış.

    Yatağın içine oturmuş, düşünmeye başlamış.

    – Kime yaptımğım iyilik ödüllendiriliyor acaba? diye.

    Adam aslında hemen herkese iyilik yapmaya çalışır, kimseyi kırmamaya özen gösterirmiş.

    – Ama biri çok özel olmalı ki beni ödüllendirdiler. demiş kendi kendine.

    Sabah erkenden uyanmış. Biraz düşünceliymiş, dalıp gidiyormuş kahvaltısını ederken. İşine giderken alkına gelmiş. Her hafta kent dışında yalnız başına yaşıyan yoksul kadına bu hafta uğramadığını anımsamış. “İş dönüşü uğrarım” demiş.

    İş dönüşü yoksul kadına gitmiş. Yoldaki satıcılardan kadına yiyecek ve meyva almış. Bir de hırka. Soğukta üşümesin diye. Yoksul kadın güler yüzle açmış kapıyı :

    – Hoş geldin. Meraklandım. Bugün her zamankinden biraz daha geç kaldın.

    – Alışveriş yaptım. Onun için geciktim.

    – Ne zahmet ettin. Ben kendi olanaklarımla yaşıyorum. Merak etme sen beni. Benim dosta, konuşacak insana gereksinimim var. Sen bana bunu sağlıyorsun. Bu da benim mutlu olmama yetiyor. demiş. O zaman adam neden ödüllendirildiğini anlamış. Elindeki paketleri bırakıp sevgi ile kucaklamış kadını. Yıllardır onunla konuşur, dertlerini dinler. Çayını içermiş. Başka bir yardımı olmazmış. Kadın hırkayı görünce hıçkırarak ağlamış. Yıllardır bu kadar güzel hediye almamış olduğunu yinelemiş gözleri yaşlı. Adam yoksul kadınla vedalaşıp evine dönerken köşe başında kendisini izleyenleri görmemiş. Başkasını mutlu etmenin verdiği huzurla evinin yolunu tutmuş.

    Ertesi sabah uyandığında yastığının altında bir altın para daha bulmuş. O zaman anlamış ki bu paralar, yoksul kadına gösterdiği saygı ve sevgiye karşılık ödül olarak veriliyormuş kendisine. Bu parayı harcamamak, saklamak istemiş. Bu kez kuyumcuya yalan söylemek istemiyormuş. Parayı odunlukta bir yere saklamış.

    Zaman böyle akıp gitmiş. Bir daha altın para bulduğunda odunluktaki gizli yere koyuyormuş. Bulduğu altınları ne karısına ne de başkalarına söylemiş. Bir daha kuyumcuya para bozdurmadığı için yaşamında bir abartı da olmamış. Gömü söylentisi de bir süre sonra unutulmuş. Adam, her hafta yoksul kadını ziyaret etmeye devam etmiş. Karşılık beklemeden. Gönülden isteyerek…

    Bir gün evinin kapısı çalınmış. Çok yakın bir akrabası kapıda duruyormuş.

    Başka bir kentten geliyormuş. Hemen içeri buyur etmişler. Akraba bu kentte çalışmak istediğini söylemiş. İş bulup kendi evine taşınıncaya kadar onlarda kalmak istemiş. Adam ve karısı sevinerek kabul etmişler. “Ne de olsa çok yakın bir akraba, yardım eder çabuk iş buluruz, sonra da kendi evine taşınır.” demişler.

    Günler eskisi gibi mutluluk içinde geçmemeye başlamış. Akraba, çalışmadığı halde sürekli para harcıyormuş. Parası tükenince de karı kocanın geçimleri için kullandıkları paralardan bir kısmını kendisine vermelerini istiyormuş. Onlar da akrabalarını kırmamak için isteğini yerine getiriyormuşlar. Ama geçim sıkıntısı geçmeye başlamışlar. Arkabalarıysa aldığı parayla gönlünü eğlendiriyormuş. Adam işinden sağladığı geliri yetiştiremeyince zorunlu olarak sakladığı altın paralardan bozdurmaya kalkışmış. Yine kuyumcuya para bozdurmak için gidince, kuyumcu :

    – Bu gömünün yerini bana söylemezsen seni Devlet”e bildiririm. Bu antika paralara Devlet el koyar. diye korkutmuş adamı.

    Adam, çaresizlik içinde ormanda başka bir bölgeyi tarif etmiş. Paraları orada gömülü olan bir sandıkta bulduğunu söylemiş sıkılarak.

    Eve gelinceye kadar tüm kente gömü söylentisi yayılmış yine. Akrabaları o sırada bir kahvede oturmuş dedikodu yapıyormuş. Gömü bulunduğunu duyunca kendi payını almak için hemen eve koşmuş. Adama gömüden kendi payını vermesini istemiş. Adam :

    – Böyle bir gömü falan yok. Eskiden kalma iki üç parça altın para. Birine iyilik yapmıştım o verdi bana. Başka da yok. Hepsini bozdurdum. Sana para vermek için, eve yiyecek almak için. Elimde başka para kalmadı. dediyse de pek inandıramamış akrabasını. Artık karısı da kuşku ile bakıyormuş adama. O da paraları almak, kendisi için harcamak istiyormuş. Akraba ile paylaşmayı hiç düşünmüyormuş.

    Adam evde huzursuz, sokakta huzursuz, işte huzursuz bir yaşamla karşı karşıya kalmış. Anlatamamış derdini. Söylerse tılsım bozulacak ve başı hiç dertten kurtulmayacakmış. Böylesine sıkıntılı bir durumdayken, kent dışındaki yoksul kadına gitmiş. “Onunla konuşup açılırım” diye düşünmüş. Kadın her zamanki güler yüzle açmış kapıyı. Yine çay vermiş konuğuna ve konuşmaya başlamışlar :

    – Benim hakkımda bir dedikodu dolaşıyor, sen duydun mu?

    – Ben kimseyle konuşmam. Yalnız sen gelirsin bana. Kimse beni aramaz. Bilmiyorum dedikoduyu.

    – Söylentiye göre bir gömü bulmuşum. Kuyumcu yaymış. Herkes para istiyor benden. Evde karım, akrabam. Çevremdeki insanlar. Herkes bir gereksinimini söylüyor, ne kadar parayla çözeceğini anlatıyor.

    – Kısacası herkes payını istiyor senden. Az ya da çok.

    – Evet. Devlet”e söylermişler. Devlet el koyarmış paraya.

    – Para çok mu?

    – Hayır. Kimseye yetmez. Ancak yeteri kadar para oluyor. Arkası yok. En azından ben yerini bilmiyorum. Gereksinimim olduğunda bir de bakıyorum bir altın param var.

    – Bu öyküyü bilirim.

    – Ne öyküsü?

    – Sen iyilik yapmışsın.

    – Evet

    – Ödülün bu senin.

    – Nasıl anlatırım diğer insanlara.

    – Anlatamazsın.

    – Ne yapacağım peki.

    – Bir sandık bul ve tavan arasına sakla.

    – Sonra.

    – Tavanda bir kapak yap, ipini de perdenin arkasına sakla. Paranın yerini sorduklarında ipi çekmelerini söyle. Kapak açılsın.

    – Orada para olmadığını görünce ne derler bana?

    – Birşey demezler, Sen korkma. Öykünün gerisi kendiliğinden gelir. Sonunda kötüler kaybederler.

    Adam, yoksul kadınla vedalaşıp evin yolunu tutmuş. Karısı evde yokken odanın köşesinden tavanı delmiş. Oraya güzel bir kapak yapmış. Kapağı açacak mandalın ipini de perdenin arkasına gizlemiş. Tavana bakınca ne kapak, ne de mandal görünüyormuş. Sonra tavan arasına küçük bir sandık çıkartmış ve kapağını kapatmış.

    Karısı ve akrabası eve geldiklerinde adam sıradan ev işleri ile uğraşıyormuş. Bir ara odun kesmek için odunluğa gitmiş. Biraz sonra evden çığlık sesleri duymuş. İşini bırakıp koşarak eve gitmiş. Odaya girdiğinde ne görsün? Akrabası karısını sandalyeye bağlamış, elinde bıçak bağırıyor:

    – Ya paraların yerini söylersin, ya da karını öldürürüm.

    Karısı çığlık atarak ağlıyor:

    – Ne olur söyle kocacığın, beni öldürecek bu deli adam. Kurtar beni onun elinden. diye feryat ediyormuş. Adam sakin bir sesle:

    – Yorma kendini, paraları vereceğim sana. Karımı bırak, sonra da elinden o bıçağı at. demiş. Gözü dönmüş akraba karısının koluna bir çizik atmış, kanayan kolu göstererek:

    – Bu daha başlangıç. Hemen paraları ver bana. demiş. Adam:

    – Para tavan arasında, kapağı açmak için perdenin arkasındaki ipi çek demiş üzülerek.

    Akraba perdenin arkasındaki ipi çekince tavandaki kapak açılmış.

    Birden bir gürültü kopmuş. Çağlayan suyun sesi gibi. Adam kafasını kaldırıp tavana bakınca ne görsün. Tavandaki kapaktan oluk gibi altın para akıyor. Çağlayan su gibi.

    Akrabası bıçağı fırlatmış elinden, akan altınların altına geçip gömleğini tutmuş iki eliyle. Akan altınları doldurmak istemiş gömleğine. Elleri bağlı duran karısı da sandalyeden fırlamış. Meğer elleri bağlı falan değilmiş. Oyun yapıyormuşlar adama. O da eteğini açmış akan altın pınarına. Doldurmuşlar kucaklarını altınla. Sevinç çığlıkları, altının yükü ile dizlerinin dermanı kesilinceye kadar sürmüş.

    Dizlerinin üzerine çökmüşler. Artık sesleri çıkmıyormuş yorgunluktan. Tavandan oluk gibi altın akarken adam karısına ve akrabasına bakıyormuş yaşlı gözlerle…

    – Seni çok sevdim. Evlendim seninle. Sen de benim en yakın akrabamsın. Kardeşim gibi sevdim seni. Bir altın uğruna bana ne yaptınız. Olsa verirdim size. Bunlar benim değil. Kimin onu da bilmiyorum. diyebilmiş.

    Odadan çıkarken bir daha bakmamış arkasına. Odanın döşemesi altınla dolunca, iki kafadar, yüzü koyun düşmüşler altınların üzerine. Bu sırada tavanın her yerinden hızla altın akmaya başlamış. Sağanak biçimde yağan altın yağmuru. Yağan altın yağmuru, iki kafadarın üstünü örtmüş. Altın yağmuru, kafadarlar altın gölü içinde hareketsiz kalıncaya kadar sürmüş.

    Adam evden çıktıktan sonra bir gürültü kopmuş. Toprak yarılmış. Ev de altınlar da yarılan toprağın altına girip yok olmuşlar. Gözlerinden yaş akarak adam evinden hızla uzaklaşmış. Kentte bir daha onu kimse görmemiş.

    Kent halkı, zaman zaman ormanda gömü aramaya devam etmiş. Ama ağaçlar arasında ıslık çalarak dolaşan rüzgarın sesinden başka hiçbir şey bulamamışlar.

    O günden sonra gönülden iyilik yapanlar, karşılık beklemeden sevenler, yastıklarının altında altın para bulmuşlar. Altın para bulduğunu söyleyenler türlü felaketlerle boğuşmuşlar, kötülükler yakalarını bırakmamış. Para bulduğunu söylemeyenler parayı kullanamamışlar. Ama yaptıkları iyiliğin ödüllendirildiğini bilerek mutluluk içinde yaşamışlar.

    Gönülden iyilik yapanlar hiçbir zaman karşılık beklemezler. İyiliği yaptıktan sonra unutur giderler. İyiliğin eninde sonunda ödüllendirileceğini düşünüyorum. Ama, iyilik yapan herhangi bir karşılık beklememeli…

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    İstanbul Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinde zürafalar için oldukça geniş bir yer ayrılmıştı. Burada anne ve baba zürafa ile iki yavru zürafa kalıyordu. Onlar gün boyu salına salına geziyorlar, ziyaretçiler de onları seyrediyordu. Anne ve baba zürafa yıllardır burada bulundukları için durumu kabullenmişler, bu hayata alışmışlardı. Fakat yavru zürafaların canı çok sıkılıyordu. Devamlı olarak babalarına:

    “Babacığım, bizler burada daha ne kadar zaman kalacağız? Bizleri masallarda anlattığın o güzel yerlere ne zaman götüreceksin?“ diye sitem ediyorlardı.

    Bir gün yavru zürafalardan biri baba zürafaya şöyle bir soru sordu:

    “Babacığım, bizler buralara nasıl geldik, kimler getirdiler? “

    Bunun üzerine baba zürafa:

    “Bundan yıllar önce, buralardan çok uzaklarda yaşamış dedeniz bücür zürafayı anlatacağım sizlere“ dedi.

    “O zaman anlayacaksınız buralara nasıl geldiğimizi. Zürafalar hep uzun boylu, boyunlu olurlar, fakat dedeniz doğduğunda da küçükmüş. Yıllar geçmiş, yaşı büyümüş, boyu büyümemiş. Yaşının büyümesiyle birlikte onun kalbindeki özlem daha da büyümüş. Çünkü o, bir sirk yıldızı olmak istiyormuş. Yaşadığı çevrede tıkılıp kalmak, dar bir kısır döngü içinde ömür törpülemek ona göre değilmiş. Bücür zürafa bu büyük hedefine ulaşabilmek için yaşadığı ormanda gösteriler düzenlemeye başlamış. Orman hayvanları bücür zürafanın gösterilerini ilgiyle karşılamışlar, onun yaptığı hayvan taklitlerini zevkle seyretmişler.

    Günlerden bir gün ormana avcılar gelmiş. Bu avcılar yakaladıkları hayvanları hayvanat bahçesine götüreceklermiş. Bir tepenin üzerine çıkıp dürbünle çevreyi gözleyen avcılar karşıdaki düzlükte bücür zürafayı gösteri yaparken görmüşler. Bücür zürafanın hayranlık uyandıran hareketlerini, enfes dönüşlerini seyreden avcılar, onun tam bir hokkabaz olduğunda karar kılmışlar. Gösteri bittikten sonra bücür zürafayı yakalamak için iz sürmeye başlamışlar. Bücür zürafa hemen anlamış takip altında olduğunu. Bu durum onu hiç şaşırtmamış. Çünkü zirveye giden yolda önüne bir takım yol ayırımlarının çıkacağını biliyormuş. Olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar düşünüp planını yapmış. Eğer plansız, programsız hareket ederse istenmeyen, üzücü olaylar ortaya çıkabilirmiş. Avcıların niyetini kesin olarak bilmek olanaksızmış.

    Sonunda, avcılar bücür zürafayı bir bataklığın yakınlarında kıstırmışlar. Sazlıkta yarım daire şeklinde ilerleyen avcılar, bücür zürafayı yakalamayı umdukları yerde yeller estiğini görmüşler. Bücür zürafanın ayak izleri bataklığın kenarında yok oluyormuş. Aslında bu durum planın bir bölümünü oluşturuyormuş. Bücür zürafa avcıların takibinden kurtulmak için daha önceden oraya sakladığı bir ağaç kütüğüne binerek uzaklaşmış. Ertesi gün avcıların konuşmalarını saklandığı yerden dinleyen bücür zürafa yakalandığı takdirde hayvanat bahçesine götürüleceğini öğrenmiş. Dört ayağı üstünde hoplaya hoplaya ortaya çıkmış ve avcıların hayret dolu bakışları altında iki perende atmış, daha sonra kurt gibi uluyup aslan gibi kükremiş. Bildiği bütün numaraları birbiri peşi sıra sergilemiş ve alkışlar arasında gösterisini tamamlamış. Bücür zürafa hayvanat bahçesine getirilince bu bölüme konmuş. Fakat o burada da boş durmamış, gösterilerine devam etmiş.

    Bu arada annemle birbirlerine gönül vermişler. Aradan zaman geçmiş, ben doğmuşum. Küçüklüğümü hatırlıyorum da şu demir parmaklıkların arkası bücür zürafayı görmeye gelen insanlarla dolardı. O da gün boyu bıkmadan, usanmadan gösterilerini sürdürürdü. Yavrularım, bu hayvanat bahçesine yılın belli tarihlerinde uluslar arası bir sirk gelir. Sirk kurulurken sirkin sahibi parkta gezmeye çıkmış. Buradaki kalabalığı görünce ne olduğunu merak edip sokulmuş. Bir süre bücür zürafayı seyrettikten sonra onun dünya çapında bir yetenek olduğuna karar vermiş ve yüksek bir ücret karşılığında sirke transfer etmiş. O, ele geçirdiği bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmesini bildi. Bir iki provadan sonra sahneye çıktı. Görülmemiş bir başarı sapladı. Gittiği her yerde on gün kalan ve geceleri bir gösteri sunan sirk, bücür zürafayı kadrosuna almasıyla birlikte seyirci patlamasına uğradı ve günde dört beş gösteri sunar hale geldi.

    Sirkin o yıl bir ay kaldığını unutmadan söyleyeyim. Ertesi yıl sirk geldiğinde babam bücür zürafa buraya uğradı. Beni, annemi ve arkadaşlarını görmeye gelmişti. Çok sevindik. Yanımızda iki saat kadar kaldı. Pek çok ülkede gösteriler sunduklarını, gittikleri her yerde yoğun bir ilgiyle karşılaştıklarını anlattı. Sirk yıldızı olmak istemiş, bunun için yıllarını vermiş, sonsuz gayret göstermiş ve sonunda başarmıştı. Mutluydu. Şimdi anladınız mı yavrularım, buralara nasıl geldiğimizi, kimlerin getirdiğini? “

    Yavru zürafalar sanki ağız birliği etmişlerdi aynı sözü söylemek için:

    “Evet anladık babacığım, hem de çok iyi anladık “ dediler ve birbirlerine bakarak kıkır kıkır güldüler.

    Ortada reddedilmez bir gerçek vardı. Azmin başaramayacağı hiçbir şey olamazdı. Yeter ki gerçekten istenmeliydi. Tutar koparırdın. İdeal kiminin düşüncesinde bir tutku olarak kendiliğinden ortaya çıkardı. Kimi de başarılı birini örnek alarak onun izinden giderdi. İşte yavru zürafalar bücür zürafanın açtığı yoldan yürüdüler, onun izinden gittiler. Akşamları gökyüzüne dikkatle bakarsanız yıllar sonra birer yıldız olacak iki yavru zürafanın göz kırptıklarını görürsünüz.

    Yazan: Serdar Yıldırım

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Ormanların en korkak hayvanı tavşanmış. Yaprak kımıldasa hemen saklanacak yer ararmış. Ona bu kadar korkak olmaması gerektiğini söylüyorlarmış ama bu sözde pek işe yaramıyormuş. Kendisinden çok daha küçük hayvanların ormanda korkusuzca gezdiğini gören tavşan korkaklığına daha bir üzülürmüş.

    Bir gün tavşan ormanda gezintiye çıkmış. Tabii buna gezinti denirse. Korka korka, saklana saklana yüreği ağzına gelerek yürüyormuş ormanda. Tam gölün kıyısına geldiğinde vwırrrakk wırraaakkk diye bağırarak suya atlayan kurbağalar görmüş. Buna çok şaşırmış. Çünkü kurbağalarda kendisinden korktukları için suya atlıyorlarmış. Tavşan o an anlamış ki ormanda kendisinden daha korkak hayvanlarda var.

    O günden sonra tavşan korkusunu az da olsa yenmeyi başarmış.

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Leylek leylek havada,
    Yumurtası tavada,
    Gel bizim hayata,
    Hayat kapısı kilitli,
    Leyleğin başı bitli.

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Masal Dünya”sında, sevimli bir ülke varmış. Burada yaşıyan insanların çoğu
    mutlu ve güler yüzlüymüş. Çoğu zaman birbirleri ile şakalaşır, nükteler üretir, bunlara kahkahalarla gülermişler. Bu neşeli insanların sokaklarda, caddelerde yürümeleri bambaşka bir güzellik sergiliyormuş. Sokaklarda kadınlı, erkekli kümeler halinde uyum içinde yürürmüşler. Erkeklerin etrafa kah caka satarak, kah kaslarını gererek, kah yeni terlemiş kaytan bıyıklarını sıvazlayarak salına, salına yürümeleri görülmeye değermiş. Ya genç kızlar. Onların çıtı pıtı tavırları, sekerek yürümeleri, oyalı mendilleri ve gerdan bükmeleri dillere destanmış. Lokum gibi güzel ve tatlı kızların ünü tüm masal Dünya”sına yayılmış. Sanatçılar onların sevgi dolu bakışlarını çizmişler. Müsizyenler onlar için içli türküler bestelemişler. Su boylarında, sandal gezilerinde onların anısına şiirler söylemişler. Türküler, şarkılar, şiirler yankılanırmış sarp dağların arasında. Hep gezen, yürüyen insanlar için…
    Yalnız bu insanların çok önemli bir sorunu varmış. Söylenceye göre geçmiş zamanlarda bir büyücü bu insanlara iki kişilik vermiş. Büyücü tüm tılsımını üç büyülü söz üzerine kurmuş. Her kim “at, avrat ya da silah” sözcüklerinden birini kullanırsa tavrı değişiyormuş birden.
    Bu insanlar duygusal olmalarına karşın, ata bindiklerinde bir başka kişiliğe bürünüyormuşlar. Bu sevecen, neşeli ve güzel insanlar gidiyor, yerine gözleri yuvalarından fırlamış, asık suratlı, dişlerini göstererek çığlıklar ve savaş naraları atan insana benzer saldırgan yaratıklar geliyormuş.
    Bu sevgi dolu insanlar “avrat” sözcüğünü duyluklarında gözleri dönüyor, ağızları kudurmuş hayvanlar gibi köpükleniyor ve önlerine çıkan kadınlara kim olduklarına bakmaksızın saldırıyormuşlar.
    Karınca bile incitmeyen, hayvanları sevgi ile besleyen bu insanlar ellerine bir “silah” geçti mi, ulu orta kurşun savuruyor, canlı cansız her şeyi yok ediyormuşlar. Hele “silah”, “at” üzerinde ellerine geçerse vay karşısındakilerin hallerine…
    Bu yaratıkların atlarını mahmuzlayarak, ağızlarından köpükler saçarak, hırçınca dolanmaları ürkütücüymüş. At sırtında çılgınlar gibi, önlerine çıkan her canlıya saldırmak, onlara zarar vermek ya da öldürmekmiş emelleri. Bu işten pek çok keyif alıyormuşlar. Bir de karşılarına çıkan canlıya zarar verebilirseler, sevinç çığlıkları komşu ülkelerden bile duyulurmuş.
    Kral, halkı bu büyüden kurtarmak için tüm bilginleri bir araya toplamış ve düşüncelerini sormuş. Bilginler :
    – Bu insanların yürürken bir sorunları yok. Sorun at sırtına bindiklerinde başlıyor. Bir yolunu bulup ata binmelerini önlersek, belki büyü etkili olamaz.
    diye yorum getirmişler. Kral, bilginlerin düşüncesini uygun bulmuş, halkın ata binmemesi için ne yapabileceklerini araştırmalarını istemiş.

    Bilginler bir süre araştırdıktan sonra, yine Kral”ın karşısına gelmişler :
    – Birisi bize, komşu ülkelerde bir araç olduğunu söyledi. Bu araç atsız gidiyormuş ve
    söylentiye göre attan da hızlıymış.
    demişler. Kral, büyük bir umutla bilginlerini görevlendirmiş. Bilginler seçtikleri elçilere komşu ülkedeki atsız aracı inceleme görevi vermişler. Eğer, elçiler atsız aracın sorunu çözeceğine inanırsalar, atların yerine bu araçların kullanılması için Kral emir bile verecekmiş.
    Haberciler köy köy dolaşıp bilginlerin görevini halka duyurmuşlar :
    Ey güzel ülkenin tatlı insanları, bilginlerimiz hepinizin bildiği büyüyü bozmak için Kral tarafından görevlendirildiler. Komşu ülkelerde atsız araçlar varmış. Bu araçları inceleyecekler. Eğer büyüyü bozacağına inanırsalar, bu araçlar ülkemize getirilecek. Halkımız bundan böyle ata binmeyecek. Bu araçları kullanacak. Kral”ımız der ki :
    “Halkımız mutlu olsun. Artık üzüntülü günler geride kalacak…”
    Bu haberi duyan herkes pek sevinmiş. Büyü etkin olduğunda canlılara zarar verirken keyifleniyormuşlar, ama sonra çok üzülüyormuşlar. Kolay değil, bir hiç uğruna tanıdık, tanımadık demeden herkesin canına zarar vermek hoşlarına gitmiyormuş.
    Tarihi görev, günü geldiğinde başlamış. Elçiler, halkın çoşku ve sevgi dolu gösterisi eşliğinde, bir deve kevranı ile komşu ülkeye doğru yolculuğa çıkmışlar. Büyüden uzak kalmak için kervana hiç at almamışlar. Elçiler, derelerden, tepelerden dolana, dolana, deve kervanının hızlıyla aylar sonra komşu ülkeye ulaşmışlar.
    Bilginler bu ülkeyi gezerken, atsız aracı görmüşler. Biraz inceledikten sonra :
    – Bu araç tam bizim Kral”ın istediği gibi. At olmadan yürüyebiliyor. Ata binmeyince, insanlar hırçınlık yapamazlar. Hem ata binenler, bu araçtakine zarar veremez. Baksanıza, bu araç attan çok hızlı…
    diye yorumlarını yapmışlar.
    Elçiler komşu ülkeden bir örnek aracı alıp ülkelerine götürmek istemişler. Amaçları aracı Kral”a göstermek ve kendi kanılarını Kral”a doğrulatmakmış. Komşu ülke, yeni araçlarını satacak bir pazar bulduğu için elçilerin isteğini uygun bulmuş ve yetkili görevli hemen bir örnek araç hazırlatmış.
    Örnek aracın nasıl kullanılacağını öğretecek bir sürücüyle araca binen elçiler, kendi ülkelerine dönmüşler. Elçilerin bu hızlı araçla ülkelerine dönmeleri yalnızca birkaç gün sürmüş.

    Elçiler yeni araçla Kral”ın önüne geldiklerinde, alanda toplanan halk
    merakla gösteriyi bekliyormuş. Sürücü aracı çalıştırmış. Kral araca binmiş ve araç
    hareket etmiş. Atsız aracın yürüdüğünü gören topluluktan bir uğultu kopmuş. Hepsi hayretlerini saklayamamışlar. Gösteriyi izleyenler de inanmış bu aracın atların yerini alacağına. “Artık büyü etkili olamayacak” diye pek sevinmişler.
    Sürücü, Kral”ın görevlilerine aracı nasıl kullanacağını öğretmeye başlamış. Kral komşu ülkeye haber iletmiş. Yeni araçtan satın alacaklarını bildirmiş. Zaman içinde birer ikişer yeni araçlar gelmeye başlamış. Önce Kral, daha sonra yanındaki görevliler bu araçtan edinmişler.
    Atlı canavarlar, bu araçları gördüklerinde onlara sadırmaya çalışmışlar ama, araç çok hızlı olduğu için araca yetişememişler. Aracın üzerindekilerin atlı canavardan zarar görmediği tüm ülkede yankı yaparak duyulmuş. Atlı canavarlardan kurtulmak isteyen herkes, bir an önce bu araçtan edinmek için sıraya girmiş. Halkın tüm emeli kendi kendine yürüyen araçtan satın almakmış. Herkes yememiş, içmemiş tüm gelirini biriktirmiş ve bu pahalı aracı almış. Aracı almaya gücü yetmeyenler hala ata biniyor ve atlı canavar olmaya devam ediyormuş. Kral, atlardan tümüyle kurtulmak için ülkenin büyük girişimcilerine destek olmuş. Fabrikalar kurdurmuş. Artık bu güzel ülkede de kendi başına yürüyen araçlar üretilmeye başlanmış. Halk ülkelerinde yapılan araçları daha kolay ve ucuza alma olanağına kavuşmuş.
    Yıllar hızla akıp gitmiş. Ülkede ata binenler pek kalmamış. Kalanlar da eski etkinliklerini gösterememişler. At olmayınca, büyülü sözcüklerin etkisi azalmış. Artık “avrat” sözcüğünden etkilenenler eskisi kadar çok değilmiş. “Silah” sözcüğü hala ürkütücü oluyormuş ama, büyüden kurtulmak için halkın çoğunluğu silah taşımaz olmuş. Aslında Kral, silah taşıyanı cezalandırmaya başlamış olduğundan, yalnız silahı çok sevenler, eski canavarlıklarını sürdürmek isteyenler, gizliden silah taşımaya devam etmişler.
    Araçlar çoğalınca önceleri tek tük, sonraları sayıca daha çok tuhaf olaylar olmaya başlamış. Büyüye benzemesin diye bu olaylara “kaza” adını vermişler. Araçlar ya birbirleri ile çarpışıyor, ya da bir ağaca, bir direğe çarpıp parçalanıyormuş. Aracın bir başkası ile çarpışması, eskiden atla yapılan saldırıdan daha kötü sonuç veriyormuş. Artık canlılar eskisi gibi birer, birer zarar görmüyor, topluca canlarından oluyormuşlar. Ülke, bazı günler kan gölüne dönüyormuş.
    Bazı günler tüm araçlar yollarda kalıyor saatlerce ilerleyemiyormuşlar. Bir araç yolun ortasında durup yük ya da yolcu indirip bindirirken, arkasındakiler onu beklemek zorunda kalıyormuş. Bazen hızla giden bir araç öndekini nasıl geçmesi gerektiğini bilmediği için, arkadan ona çarpıp, hem öndekine hem de kendisine zarar veriyormuş. Sürücüler bazen araçları öyle zorluyorlarmış ki, hıznı alamayan araç, karşı yönden gelen araçla kafa kafaya girip içindeki tüm canlıların ölmesine neden oluyormuş. Halkın görünüşte bu konuda pek suçu yokmuş. Çünkü daha önce yalnızca ata binmiş olan halk, bu araçları ata biner gibi kullanmaya başlamış.

    Zamanla, araçların üzerindeki gözleri dönmüş sürücüler, yollarda hızla ilerlerken
    önlerine çıkan her şeyi ezmeye, kırmaya başlamışlar. Sanki ata binerken diğer canlılara saldırdıklarında yaptıkları gibi davranmışlar.
    Bilginler hemen bir araya gelmişler. Bu “kazaların” nedenini araştırmışlar. Yoksa “büyü” biçim mi değiştirdi derlerken, komşu ülkeden getirdikleri araçla ilgili, pek önemli bir konuda eksiklik yaptıklarını görmüşler.
    Komşu ülkeden sürücü getirmişler, onun aracı kullanmayı öğretmesini sağlamışlar. Meğer, araçlar kullanılırken uyulması gereken kuralları komşu ülkeden almayı unutmuşlar. Bilginler komşu ülkeden “trafik” adı verilen kuraları almamışlar. Tüm kazalar kuralsızlıktan ya da kural bilmemekten kaynaklanıyormuş.
    Bilginler hemen “trafik” kurallarını kendi dillerine çevirmişler ve halka öğretmeye başlamışlar. Ama çok geç kaldıklarını “kazalar” önlenemez boyuta gelince anlamışlar.
    Getirilen kurallar, eskiden at üzerinde saldırılar düzenleyen bu insanlara pek yaramamış. Halk ata binerken nasıl nara atıp saldırılar düzenliyorsa, araçları da öyle kullandıklarından kurallar etkisiz kalmışlar. Yalnızca bu insanların ünleri değişmiş. Eskiden tüm komşu ülkeler bu güzel ülkenin insanlarına “Barbar” derken, şimdi “Trafik Canavarı” demeye başlamışlar…
    Öyle ya, masal diyarı da olsa, zevk için canlılara zarar verenlere başka ne ad verilir ki.

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Bir varmış bir yokmuş. Hiçler Şehri’nde bir kız vardı. Bir gün eli yaralandı. Yarası iyileşmeye başladıktan birkaç gün sonra, merhem ve ilaç alıp yarasına sürmek için halasına gitti. Halası, “Bende merhem yok” dedi. Onun yerine iki yumurta verdi kıza.
    – Bu yumurtaları pazara götürüp sat ve parasıyla attardan merhem al, dedi.
    Şimdi dinleyin bakın, kızacağız başından geçenleri nasıl anlatıyor: Pazara giderken yolda yumurtalarımı kaybettim. Çok üzüldüm. Elimi keseye soktum. Kesenin dibinde bir kuruş buldum. Sonra yumurtaları bulmak için o bir kuruşu bir adama verdim. Adam bana iğneden bir minare yaptı. Minareye çıktım. Şehrin dört bir yanına baktım.Yumurtalardan birinin tavuk olup bir ihtiyarın elinde dolaştığını gördüm. İkinci yumurta horoz olmuş, bir köyde harman biçmekle meşguldü. Önce “Gidip horozu alayım”, dedim. Minareden aşağıya indim. Köye gittim. Oraya varınca horozumun kendisi için çalıştığı çiftçiye:
    – Horozumu ver. Ayrıca sana çalıştığı kadarının ücretini de ver dedim.


    Uzun tartışmalardan sonra çeltik ekili tarlanın ürününden bana bir öküz dengi hak vermesinde anlaştık. Harman kaldırıldıktan sonra yirmi beş batman pirinç benim payıma düştü. Pirinçleri götürmek istedim. Çuvalım yoktu. Bir pire öldürdüm. Derisinden çuval yaptım. Pirinçleri içine doldurup horozun sırtına yükledim. Yürümeye başladım. Çok pirincim olduğu için pirinç ticareti yapmaya karar verdim. Şehirden çıktım. İki konaklık yol gittim.Bir de baktım, horozun sırtı pirinç yükünden yara bere olmuş. Orada bulunanlara: – Bu yaranın ilacı nedir? diye sordum. – Ceviz içini kavurup horozun sırtına sürersen yarası iyileşir, dediler. Bir ceviz içini kavurdum. Yarası iyileşsin diye sırtına koydum ve yattım. Sabah uyandığımda bir de ne göreyim, horozun sırtında kocaman bir ceviz ağacı bitmiş! Çocuklar ağacın etrafına toplanmışlar, ceviz düşürüp yemek için ağaca taş ve kesek atıyorlar! Ağacın dalına çıktım. Ağaçta yüz eşek yükü taş ve kesek toplandığını gördüm. Bir keser bulup yer dümdüz olana kadar kesekleri parçaladım. Burasının salatalık ve karpuz ekimi için uygun olduğunu gördüm. Bir parça salatalık ve karpuz tohumu ektim. Ertesi sabah pek çok salatalık ve karpuz bitmişti. Bir karpuz koparıp kesmeye başladım. Karpuzu keserken çakım kayboluverdi. Belime bir hamam peştamalı bağlayıp çakımı bulmak için karpuzun içine girdim. Çok büyük ve kalabalık bir şehir gördüm orda. O şehrin çarşısına gittim. Aşçı dükkanında bir dinar verdim, biraz çorba satın aldım ve içmeye başladım. Çorba o kadar lezzetliydi ki kasesini bile yaladım. Kaseyi o kadar yaladım ki inceldi, inceldi neredeyse delinecekti. Bir de baktım ki kasenin dibinde bir kıl belirdi. Kılı alıp dışarı atmak isterken kılın ardından bir deve yuları çıktı. Yuları çektim. Arkasından yedi katar deve geldi. Develerin hepsi tam teçhizatlıydı. Birbiri ardı sıra geldiler. Çakım da en arkadaki devenin kuyruğuna bağlanmıştı. Masalımız burada bitti, ama serçecik daha evine gitmedi.

    Tags: ,

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat