• Öyküler 08.07.2009

                Hüznü sonsuzmus gibi hissettiren bir nağme sürüyor icimde.

                Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu icin hasret ööyle eski, ööyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak göönül bulunmaz.

                O mesafelerde kaybolmayı ben secmemistim. Düze cıkmayı düslerken, sineme asılamayan kalelerin surları öörülüyordu, farkında olamamıstım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine fenerini yakınca seneler, hasretin, bir sevgilinin öölü bedeni gibi kalbimde boylu boyunca uzanan sûretini göördüm. Derindi, keskindi, acımasızdı. Benimle aynı kapılarda, aynı yollarda, aynı hikayedeydi. simdi o kapılar, o yollar cok uzaklarda kaldı; ama hikaye bende hala.

                Hikayede hasretin izini sürüyordum ve bitkindim. Ardımda uzanan yollarda o hikayeden cıkıp cıkamayacağımı bilmiyordum. O hikaye bir gün hangi manayı kazanır ööğrenmek istiyordum. Aynı hikayede annem beni hasretlere hazırlıyordu. Oysa o cok sevdiği türkülerin, gizli göözyaslarının, solgun mektupların ardında o da ööğrenmeye uğrasıyordu hala.

                Unutmaktan korkar gibi sööylemekten usanmadığı hasret türkülerinde, döönüp döönüp okuduğu mektuplarda, kopamadığı gecmis zamanda ne buluyordu annem? Hep dokunaklı hatıralar oluyordu annemi kendine bağlayan; neyin nesiydi bu bağ…

                Bir gün geldi o söözlerin hikayesi benim de kalbime hünkar oldu.

                Hala ben de kalan o hikaye yüreğimi tahtının dibine tasıdı ve ben o hikayenin tahtı öönünde bükülen boynumu kaldıramadım daha.

                Annem ve ben “tayininiz falancayadır” tebliğlerinin pesinden savrulduk durduk babacığımın ardı sıra. Savrulduk diyorum, cünkü her tayin tebliği kalbimizi altüst eden bir karayel olurdu. Annem, “Kendimi bir ada gibi hissediyorum” derdi, “ yaz gelince güzelliği fark edilen ve insanların bu güzelliğin icine girip, zevk edip sonra hatıralarının silüetlerini bırakarak terk ettikleri bir yaz adası…” İlk zamanlar annem derdim ki, “ Hem bööyle sitem ediyorsun hem de o hatıralardan sıyrılıp kendi güzelliğinle ıssızlığında yasamayı denemiyorsun, istemiyorsun bunu.” Solgun bir gülümseme belirirdi dudaklarında, “Sen denersin” derdi bana, “ sen istersin…”

                Annemin, hüzünlerinden, hasretlerinden kopmak istemediği hatıralarını, anneannemden ona yadigar kalan sandıkta sakladığı birkac parca esyaya benzetirdim. Bayramlık saf ipek cuha renkli bir yeldirme, siyah kadife bir fistan, pembe islemeli bir mendil, ahsap bir tespih… Anneannem bu esyaların yasamasını istermis; annem de ööyle, hasretlerinin yasamasını isterdi. Hep ona hüzün veren insanlar ve mekanlar olurdu kalbinde. Usanmadan anardı birkac dostu ve mekanı; arardı… Tasınırken bırakmak zorunda kaldığı ciceği bile öözlerdi annem! “Ne tuhaf “ derdi, “o cicekle aynı odada gecirdiğim vakitlere ihanet ediyormusum gibi geliyor bana.”  “Ah anne” derdim, “senin kalbin bir cicekten daha ayrılmaya dayanamaz, bırak bir dosttan bir sehirden ayrılmayı.” Gülerdim. “Kim bilir Beria, senden nasıl ayrılacak?” derdi. Solardı gülümsemem.

                Ah zaman… acımasız hikayeci, bilge muallim.

                Onun ööğretmesi yaklasanı ulastırmak, kaynastırmaktır yürekte. Hasretleriyle kuruln hikayeye tasıdı, buruk tebessümleriyle kaynastırdı beni.

                Annem, gectiği sehirlerin pecesini indirir benim hic fark etmediğim güzelliklerinden müstesna hatıralar tasırdı yüreğine.

                Yeni mekanlar göörmeye hem arzulu, hem de o mekanlara duyacağı bağlılığın vedalarla incineceğinden mustarip. Hem yeni dostlar, yeni muhabbetlerle hemhal olmaya göönüllü, hem göönlünün ayrılıklarla yaralanmasından gamzede olurdu. Ben vedalardan annem gibi incinmeyi, annem gibi hasretten inlemeyi bilmezdim.

                Derken döört yıl kaldığımız ‘Ağlasun’, öömrümün hüzünlerine hasretlerine acılan bir tünel; kalbimi annemin kalbiyle donatan bir el oldu. O sehre girerken babama demistim ki, “Ayrılırken dile gelse bize ne der bu sehir?” Annemi gööstererek eklemistim, “İlismeyin ‘ağlasun’ der herhalde. Annem buruk bir gülümsemeyle katılmıstı babamla benim kaygısız gülüsümüze. Sonra babam, “Bize ööyle der de, annene ne der acaba?” diyerek annemin cok sevdiği bir türküyü mırıldanmıstı: “Mihrican mı değdi gülün mü soldu- Gel ağlama, garip bülbül ağlama…” Ağlasun’da liseyi bitirmistim. Bir dosta göönül bağlamanın, bir muhabbetten yara almanın, kanayıp da yaranın yerini bulamamanın, bir sehre ait olduğunu hissetmenin ne demek olduğunu Ağlasun’da ööğrenmistim.

                Ağlasun’dan Isparta’ya tasınırken ağlamaktan icimi alıp veremiyordum. Babam biraz sasırmıstı. Annem, basımı omzuna yaslamıs saclarımı oksuyordu, kanayan bir yaraya pansuman yapar gibi. Babam anneme, “İlismeyelim ağlasun” diye hatırlatmıstı gülümseyerek.        Annem yolculuk gecelerinde sessizce ağlarken, babam kulağıma eğilir, “Annen bir melankoli meleği” derdi. Beni gööstermisti anneme, “ikinci melankoli meleği yetisiyor” diyerek.

                Üzüntülerini hic belli etmezdi babam. Hep neseli, hep gamsız göörünürdü. Nesesiyle, bir an parlayıp sonra söönüverin ve silinen ööfkesini tanırdım sadece. Nükteli konusmayı cok severdi, bazen ööfkesinin doruklarındayken bile kendi kızgınlığına nükte uydurur ööfkesini balonunu gülerek sööndürürdü. Pek nadir bir insan olduğunu düsünürdüm. Sonra memleketi olan Artvin’e gittiğimizde, babamın doğduğu kööyde ona benzeyen bir sürü adam tanıdım. Artık babam Artvin’in dısında nadirdi sadece.

                Isparta benim icin güllerin, Mevhibe teyzenin, Canan’ın, aksamüzeri güllere nazır bir balkonda anılan hatıraların, gizlice beliren sızıların, kanı hala akan yaraların cümlelerinden kurulan bir roman oldu. Kim demisti, “Roman dediğin bir uzun yol üzerinde dolastırılan bir aynadır” diye. Gectiğim yollardan benim aynama hic silinmeyen hasretlik aksetti…

                Mevhibe teyze iki yıl kaldığımız Isparta’da annemin göörüstüğü en has dostuydu. Onunla beraber gecirdiği vakitlerden, ondan dinlediği menkıbelerden, mesnevilerden, manilerden doyumsuz bir zevk alırdı.

                Kac sehir gezdi, her sehirde birkac dostu oldu anılacak, bazen o kadar bile olmazdı. İce döönüktü annem. Mahcup bir tabiatı vardı. Gündelik konusmaların icinde uzun uzadıya bulunmaktan hoslanmazdı. Az konustuğu icin kulağa siir gibi gelirdi uzun cümleleri. Bazen babam, “Beni bu siir gibi söözleriniz mahvetti Lale Hanım” derdi sesine icli bir yapmacıklık takıstırarak, “Bööyle söözlerinizden sonra abayı yaktım size, bööyle söözlerinizden sonra uykusuzluklarım basladı…” Bazı sabahlar evden cıkarken bu söözleri sen sakrak sıralardı anneme. O gidince, annem bana dööner, “Sen de olmasaydın ben ne yapardım simdi?” derdi. Evin tek cocuğuydum ben. Benden sonra annem birkac düsük yapmıs. Doktorlar her sey normal diyorlarmıs ama gebeliğin ücüncü döördüncü aylarında bebek öölüyormus annemin karnında. cok zor hallerdi diye anlatırdı annem. “Peri karısmıstır sana, ilk cocuğun kız ise demek ki erkek cocuklarını boğuyor; kız cocuğuna gebe kalsan o yasar” diyerek muska tarif edenler, ilac levazımı yazdırmaya kalkısanlar, babama yeniden evlen diyen akrabalar…

                Bu tür seylere üzülmezdi annem. İnsanları pek umursamazdı. Kimin ne dediğiyle ilgilenmezdi. ööyle kendi icinde, ööyle kendi halindeydi ki. Ondan nasıl ayrıldım, hala göösterdiğim tahammüle sasıyorum. İnsanoğlu yasarken ister istemez katlanıyor, sonra katlandığına inanamıyor…

                Isparta’dan ayrılacağımıza yakın annem vakitlerini coğunu Mevhibe teyzeyle gecirmeye basladı. Aralarında cok kuvvetli bir muhabbet bağı, bir göönül birliği vardı. simdi hatırlıyorum da o günleri, ayrılıktan ürperen göözlerle bakıyorlardı birbirlerine. Annemin göözlerinde gizli bir caresizlik; Mevhibe teyze annemin sevdiği bir maniyi ezgileyerek katılıyor o caresizliğe: “Yara yeri, Sızıldar yara yeri. Kervan gööctü, Yol etti, Yalvararam yara yeri, Ne sende od tükendi, Ne bende yara yeri…”

                Isparta’daki biricik arkadasım Canan’la ben, Mevhibe teyzeden Gülcü Kızlar’ın hikayelerini dinlemeye doyamazdık. Mevhibe teyzenin sanki yüzlerce serceyi yüklenmis gibi tatlı, sevimli sesi hala kulaklarımda: “Güller ya gün doğmadan ya da aksam serinliğinde toplanır, amma kızıl gül bağında hava daima leylak rengi, tatlı bir aksamdır. Gülleri yalnız gülcü kızlar devsirir; nazlı gülün tabiatından onların narin parmakları anlar ancak. Güllere ülfetini derinlestirdikce gülcü kızlar, güller muhabbetin terini gülcü kızların ellerine bırakır. Gül camuru derler o terre.

                Oysa hakikatte camur değil, muhabbet nisanıdır o. Gülcü kızlar gül camurunu zar gibi bezlere sarıp koyunlarında saklarlar, tenleri gül gibi koktukca gülün esrarına karısmıs gibi bahtiyar olurlar…” Canan not alırdı Mevhibe teyzenin her anlattığını.

                ööyle benziyorduk ki onunla birbirimize; bir siirin dizeleri gibi… kader bu beraberliğin öörgüsünü dağıtmadı uzun zaman; Canan’la ben İstanbul Edebiyatı kazanıp Isparta’dan ayrıldık.

                Yeni tayin haberi annemle babamı Kütahya’ya uğurladıktan sonra, biz de Canan’la İstanbul’a gittik. ööyle cekilmez acıların günleriydi ki o günler, kalbim nasıl dayandı, bilmem.

                Annem hicbir vedaya dayanamaz. Bööyleyken Kütahya’ya gideceği vakit ne kadar metin göörünüyordu. Yalandı. Benden ayrılır ayrılmaz yıldırım gibi kalbine düsecek acıyı gizleyen bir buluttu.

                Vedanın kollarında ben, kaybolmaktan korkan kücük bir kız cocuğuydum. Bööyle hissetmistim, annem bunu sezmis, sonunda birbirimizin kollarında kaybolur gibi ağlamıstık. Demistim ki ona, “öölüm nedir biraz ööğreneyim diye, senden ayrılıyorum.” Elini ağzıma kapamıstı, ağlarken gülümsemeye calısarak. Hicbir yüz ağlarken gülümseyen annemin yüzü kadar güzel, hicbir yürek onun hafif yüreği kadar asık olunmaya layık olamazdı.

                Sonunda gitti, öölerek ve ööldürerek beni.

                Canan bütün gün bana gül yağı aramıs. Ben o vedanın ardından gamlı bir hazan gibi icime göömülürken, o, bir teselli bulmak adına belki de, benim en sevdiğim renk olan koyu buhurumeryem tonunda gülyağı aramıs. Gül seklinde bir sisede buhurumeryem renginde gülyağı… Bir dost tarafından teselli edilmekten, ictenlikle verilen sevgiden daha büyük hediye ne olsun? ööyle sıkı kucaklamıstım ki onu, annemin kollarında kaybolur gibi, ağlarken, o da benim icin benim gibi nasıl da ağlamıstı.

                Derken Isparta’ya veda vakti de geliverdi. İstanbul’u ilk defa göörecektim. Ama İstanbul’a dair ne merak, ne hayret, ne de yaranlık tasıyacak takati yoktu kalbimin. Bir öömre bedel askların toprağı olan İstanbul’a karsı beslenecek bööyle bir gaflet olamazdı; ama ben mazurdum; ailemden ayrılmıstım, simdi Mevhibe teyzeden ve bütün sevgili hatıraların sehrinden ayrılıyordum.

                Son kez döönüp ardıma baktığımda, annemin siir defterinden ezberlediğim, Ahmet Gazali’ye ait o unutulmaz döörtlüğü fısıldamıstım gectiğim sehirlerin (varsa) kalbine: “Senin göönlün daima meshur ve musahhardır mazursun- gamın ne olduğunu asla bilemedin mazursun.”

                Yolculuk boyunca Canan kendi halime bırakmıstı beni. Hicbir seyin bana ilismemesini istediğimi sezmisti. ööylece susuyor, ama kalbimizin icinde sööylenen nice hüzünlü cümleyi bir fotoğraf karesi olup canlanan hatıralar esliğinde tekrarlayıp duruyorduk.

                O yolculukta bir kırılan aynaydı zaman elimde. Zamanın kırılan, dağılıp uzaklasan halini ilk defa bööyle derinden fark ediyordum. Kırılan aynanın bana verdiği hüzünden baska bir sey gööremiyor, duyamıyorum; bir romandaki hayal gibiyim, ööyle hissediyordum. Otobüsün teybinde Gülden Karabööcek’in incecik mızraklar gibi insanın kalbine saplanıveren, hüzne müptela o esrik sesi, bir yarayı acımasızca genisleten rüzgar gibi dokunuyordu bana. Yolculuk boyunca suskun, nasıl da beliriyor belirecek olan ve nasıl da olgunlasıyor kendinden baska hicbir seyi umursamadan, diye düsünüyordum. Sevgiler, hasretler, kim bilir daha ne serüvenlerden gecirecek beni ve daha ne kadar ağırlasacak…

                Olgunlasmanın durduğu nokta öölüm olmalı. Demek ki beliren, icine aldığı varlık yasadıkca kendi yolunda ilerleyecek gizlice. Ve demek ki diyordum, benim öömrümü ööcööne alan esrar hasret olacak imis…

                Hasretin, hüznün sancılarıyla beliren düsünceler kalbimi ööyle yordu ki göözlerimi yumup bir rehavet düsünde kaybolmak istedim. Annemin, babamın, Mevhibe teyzenin hayali beliriverdi göözlerimin icinde. Her veda kucaklasmasını yeniden yasadım. Mevhibe teyzenin buğulu göözleri daha derinden isledi icime. Sonra titreyen gücsüz elleri ellerime uzandı, kücük bir defter bıraktı avuclarıma: “Dün gece senin icin hazırladım” dedi, titreyen tatlı sesi, “seversin” diye ekledi sonra.

                Defterini cıkardım. “cicekler Arasında.” Anlattığı ve benim tekrar tekrar dinlemekten usanmadığım ciceklerin hikayelerini kendi el yazısıyla bir araya getirmis… Mor menekse ciceklerin seyhi olan gülün dergahına varır, boynun eğer, derman umar. Gül, “Rengini gamlı kılan, yapraklarını perdeleyen dert nedir ki?” diye sorar. Menekse, muhabbet bağından hicran dağına nasıl atıldığını, ona muhabbet bağını hatırlatan nağmelerini isittikce göömleğinin yakasını nasıl yırttığını anlatır… Gül meneksenin derdini dinlerken kimselere fas etmediği gizli derdi sahlanır icinde. O dert ööyle üstüne varır ki gülün, caresizlikten titrer incecik göövdesi ve hüznün göözyasları beliriverir yapraklarında. Derdinin, caresizliğinin fark edilmesinden korkar da “Dermanını derdinde ara, git artık” der menekseye. Menekse ayrılırken cüret edip güle yapraklarında beliren damlaların ne olduğun sorar. Gizler derdini gül, “O ciy damlaları benim tacımdır” der. O günden sonra dert gülün tacı olur.

                O defteri okudukca geri döönmek isterdim, Mevhibe teyzeye döönmek; bir pervane gibi cırpındı durdu icimde bu arzu.

                Derken İstanbul, cicekleri bir bir kabul edip dertlerini dinlerken kendi derdini gizlemek icin ter dööken gül gibi, derdimi icine alan bir fanus oldu.

                İstanbul… sairlerin müstesna cümlelerinde Leyla gibi bir masuk sehir. Ne ki acılarıma, hasretlerime metelik vermeyen umursamaz bir cehreyle karsıladı beni. İstanbul’u kendime benzettim; bir kalbi varsa o da kırıktı. Onun da hasretini cektiği sevgilileri, uzaklasan güzellikleri, bir aynada kırılan vakitleri vardı. ööyle ya, esenliğinden calınmıs bir sehir ne kadar teselli edebilir icinde baska sehirlerin hatıralarını tasıyan kırık bir kalbi?

                Pecesi indirilmis, sonra da, uğrunda öölüme yürüyen asıkların hatıralarını tasıyan güzelliğinden yüzcevirilmis müstesna bir dilberin hüznü vardı İstanbul’un cehresinde. Derken, benim hasretlerim, kalbimin melûl ezgileri onun buruk aksamlarına karıstı; hem ööyle bir karıstı ki bir daha cıkamadım icinden.

                Konakladığım son sehir oldu İstanbul.

                Sonra, öömrümün geri kalan hasretlerini, ayrılıklarını iyice derinlestirerek icimdeki yerlerini sağlamlastıran gamsız bir el oldu. Canan fakülteyi bitirip Isparta’ya dööndü. Her mektubuyla yaramı derinlestiren sevgili oldu.

                Mevhibe teyze öölümsüzlükten göönlümde baki kalan essiz bir kusa döönüstü, süzüldü durdu icimde.

                Annem birkac sehir daha gezdi babacığımın ardı sıra. Sonunda onun da yolculukları İstanbul’da ikmal oldu. Oysa biliyorum, o yollar kesilmedi icimizde. Gecmiste yasanan tatlı bir huzurun odaları gibi icinde sakladı bizi. Ne hasretin hüznünden, ne hüznün göözyaslarından kopamadık bir daha. öömrümüz, mektupları, gecip giden zamanları bir kutsal metin gibi bağrına bastı. Biliyorum, annem, gectiği sehirlerde kendi ruhunun yankısını bulduğu her seye; bir sokağa, bir vaktin hatırasına dahi mektuplar yazdı gizlice. Bir anlık huzurlu hatırayı dahi öözlemekten vazgecmedi… biliyorum, kendi kalbimden biliyorum.

                Ve iste saclarımda berrak bir yaz gecesinin yıldızları gibi beliren senelerin ucunda ben, annemden yadigar sandığın kıyısında, kalbimin üstünde cicek bercesteleri, o hikayenin basındayım hala… Günes ufkun eteklerinde hüzünlerden bir aksam bahcesi kurmayı sürüdüyor. O bahcede daha kac aksam dayanır benim gülüm, bilemiyorum

    Posted by admin @ 17:14

  • Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat