Leylekler Yuvaya Döndü
okuduğu kitabın sayfasını kapattı İbrahim efendi. cama doğru yöneldi ardından. günün en güzel rengiydi karşısında batmak üzere olan güneşin kızıllığı ona göre. yürümek istedi bir an; ama romatizması izin vermeyecekti bu keyfi yaşamasına. Üzülmüyordu buna , kim bilir alışmış mıydı artık; yoksa bu manzarayı seyretmek bile yetiyor muydu ona? İçinden geçirirken bunları telefon çaldı yan odada. aslında kimse ile konuşmak istemiyordu. bu ev ona yabancıydı , arayan sesinde tanıdık olmayacağını düşünüyordu zaten. haklıydı. arayan bir zamanlar mükerrem hanım’la paylaştığı evin bugünkü sahibiydi. hiç uzamadı konuşma; oysa İbrahim efendi ‘nin konuşmaya öyle çok ihtiyacı vardı ki…
- İbrahim bey sanırım dün eşyalarınızı taşırken üst kattaki sandığı unutmuş olmalısınız. göndermemi ister misiniz? yoksa gelip alır mısınız?
devam eden konuşmayı duymadı İbrahim efendi. kalan sandığı unutmuş muydu gerçekten? yoksa bilinçaltı mıydı onu bırakan? açmak ister miydi onu? kaldırabilir miydi bir anda senelerin yükünü yeniden? bilmiyordu.
ertesi gün yeni evinin önüne getirilen bu sandıkla geçmişe döndü İbrahim efendi. aklındaki soruların yanıtını bu sandığı açmadan bulamazdı elbette. açılan tozlu kapağın ardından karşısındaydı mükerrem hanım’ın eski ve içine binlerce kişinin hayatının özetlendiği defteri. 1989 senesinden itibaren günbegün yazılmış her sayfa hala yerli yerindeydi. balkanlar’ın yeşilliğinden anadolu’nun taşlı yollarına kadar uzun ve yorucu bir hikaye şöyle dökülmüştü mükerrem hanım’ın elinden trakya şivesi olmadan.
“ 5 ağutos – nasıl başlamalıyım söze? sesle anlatamıyorum içimdeki coşkuyu. kağıt , kalemi deniyorum ben de. İşlemleri hallettik bugün İbram’la ( yıllar yılı bir kez olsun İbrahim dememişti kocasına). İnanamıyoruz ikimizde , vatan toprakları çok yakın belki de..
6 ağustos – yıllardır uygulanan bu asimilasyon politikasına dayanacak birkaç günüm daha kalmadı. yılların İbram’ını gospodin yordan , babamın adını verdiğimiz oğlumuz mehmet’i İvan , beni ise melinda yapan bu topraklardan uzaklara gitmek istiyorum artık. belki de istediğim bu dili konuşacağım ana vatanım, benim topraklarım.
8 ağustos – türkiye ‘ye yerleşenlerin haberlerini alıyoruz burda. yakın mı bizim haberimiz de? korkuyorum ama İbram’a ve mehmet’e göstermemeliyim. herşeyin güzel olacağına inanmak tek çare. burada kalacakları da düşünüyorum bir yandan. İş yok. hoşgörü ve sevgiye muhtaç oluyor insanlar günden güne. doğru olan, yakın olsun allah’ım.
9 ağustos – yola çıkıyoruz. İbram, oğlumuz ve ben… söyleyecek bir şey yok. daha doğrusu bu durumu anlatacak kelime yok. leylekler yuvaya dönüyor! hoşçakal anamın babamın mezarı! hoşçakal tuna nehri! hoşçakal veliko tırnovo! hoşçakal bulgaristan!
11 ağustos ( kırklareli yeşilay kampı ) – arabadan inişim , nefesimi bu havada alışım , oğlumu bu topraklarda koklayışım… hepsi öyle güzel ki… ve anladım ki her şeye değer yaşadıklarımız. “
İbrahim efendi gözünden süzülen yaşla birlikte o günü canlandırdı zihninde. toprağı öpmüştü karısı arabadan iner inmez dereköy’de. genç yaşına karşın oğlu mehmet de anlamıştı anadolu topraklarının yaptığı ev sahipliğini ve sarılarak annesine, ağlamıştı uzun uzun. akrabaları onlardan önce göç etme imkanı bulmuşlardı; ancak hepsi bulabildiği iş imkanlarıyla dağılmışlardı anadolu’nun dört bir yanına. bursa’da tutunmuşlardı kimileri , kimileri ise İstanbul’da. ne çok şeyi hatrına getirmişti İbrahim efendi. kendisini düşündü sonra birden. yorgunluğunu belli etmemek için verdiği mücadeleyi, erkekliğine yakıştıramadığı gözyaşlarını karısından ve çocuğundan nasıl sakladığını… “fark burada galiba” diye geçirdi içinden. Üzerinden geçen on altı sene gözyaşlarını rahatça süzüyordu şimdi yanaklarından.
yeniden sayfalara gözü takıldı sonra İbrahim efendi’nin. birkaçını atladı ve devam etti.
“ 1 eylül ( göçmen kampı – küçük Çekmece/İstanbul ) – alışıyoruz galiba hepimiz buradaki hayata. zaten öyle çok istemiştik ki alışmak için mücadele verebilmeyi. Çadır yerine barakalar verildi bizlere. herkesin gözleri daha parlak çevremde. İbram iş buldu ankara’da. kurak olduğunu söylüyorlar ankara’nın burdakiler, kışları da soğukmuş. varsın olsun, her yerde yaşamak ayrı güzel eğer türkiye’deysek.
…
17 kasım ( ankara ) – küçük bir evde kalıyoruz duvarları taş olan. kış geliyor, ancak soğuyan havaya karşı sıcacık yuvamız. ”
gözelerini yukarı kaldırdı İbrahim efendi. tavana baktı , baktı. ardından senelerin sığdırılmış olduğu birkaç sayfayı atlayarak 1992 ‘den devam etti okumaya.
“ 12 temmuz – herşey yolunda gidiyor. yorucu ama biz mücadele etmeyi çok sevdik. Üstelik birkaç ay sonra göçmen konutları bitmiş kendi evimiz bizi bekliyor olacak.
8 aralık – kendi evimizde yazıyorum bu sefer. henüz tam yerleşemedik ama herşey çok güzel. “
devam etmedi İbrahim efendi okumaya. aldırmadan romatizmasına, güneş’in batmadan son ışıklarını görmek istedi dışarıda. yürüdü son birkaç gündür devamlı geldiği mezarlığın yanına. kokusunu duyar gibi oldu karısının. yaklaştı mükerrem hanım’ın mezarına ve öptü doyasıya toprağı, bir zamanlar mükerrem hanım‘ın duyduğu vatan aşkıyla aynısını yaptığı gibi. sonuna geldiği kendi hikayesini değerlendirmiş olduğunu düşündü tozlu bir defter sayesinde eve dönerken. Çektikleri acıların , göğüsledikleri zorlukların öyle derin ve iz bırakan tarafları vardı ki… bu ülke, bu halk çok şey anlatmıştı ona ve karısına.
yeni evinin kapısına geldiğinde yabancı değildi artık bu bina. burası onundu, oğlunundu, anadolu’nundu. İçeri girdi , telefona yöneldi. mehmet’in numarasını anımsadı zorlanmadan ve torunlarıyla konuşmak için çevirdi tuşları