Küçücüktüm
küçücüktüm
ellerim,ayaklarım,boyum ve cılız vücudum küçücüktü. büyümek için sabırsızlanıyordum. bıyıklarım yeni terlemişti,babamla boy ölçüşürken “neredeyse bana yetiştin kerata”derdi. ama hayallerim kocamandı. belki kendim küçük olduğum için hayallerimi büyütüyordum. küçük araçlar toplayıp,onlarla deneyler yapan bilim adamıyken,elime aldığım oklavayı bir uzay gemisinin kumanda kolu gibi kullanarak kaptan da oluyordum. sevgilerim de,arkadaşlıklarımda,dostluklarımda,akrabalıklarımda o hayal dünyamın içinde daha bir gerçekti. yaşamak daha bir zevkli ve anlamlıydı.
sabah hızla koşuyordum. daha henüz komşunun yaşlı beyaz köpeği uyanmamışken,güneş gökyüzünde belirmemişken,hoca ezanını okuyup evine yeniden yatmaya gitmemişken koşuyordum. alaca karanlık sokaklarda hiçbir şeyden korkmadan kendimden mi ?,babamın az önce öldüğü gerçeğinden mi ? bilemiyorum,hemşire olan halamın kızının evine doğru koşuyordum.
halamın kızı sevda abla beni ve babamı çok severdi. günlerdir hasta yatan babamın yanından ayrılmaz,ona hastaneden serumlar getirir “canım dayıcım”diyerek moral verirdi. evliydi, kocasıyla evlenmesi biraz sorunlu olmuşsa da babam bütün sorunları aşmasında onlara yardımcı olmuştu. Ölüm düşeyinde ki babamın her an ölebileceğini herkes konuşuyor akrabalarımız her gün evde ağlaşıyordu.
hızla sevda ablama doğru koşarken gözlerimden yaşlar akıyordu. belki de geriye dönüp baksam gözlerimden dökülen her damla, arnavut kaldırımı yollardaki taşlarda acı dolu ağırlıklarıyla izler oluşturmuştur. bana “baban artık öldü,allah rahmet etsin”dediklerinde,hızla ayakkabılarımı giyinip koşmuştum sevda ablama.
sessiz sokaklardan ve caddelerden koşarken kendi ayak seslerim vardı sadece yanımda birde gidip sevda ablama sarılıp bağırarak ağlama isteğim .koşarken hiç nefesim kesilmiyordu giderek hızlanarak koşmuştum evin bahçesine gelinceye kadar. kapıya küçük yumruklarım,büyük acımla vurduğumda sevda ablam kapıyı açacak ona babamın öldüğünü söyleyecek sarılacaktım. İçimde ki tüm acıyı akıtacaktım.
kapıyı kaynanası açtı. İçeriye girdiğimde sabırsızca sevda ablamı sordum,kaynanası soğuk ve uykudan uyanmış haliyle banyoda olduğunu söyledi. Üzülmüştüm ona sarılıp babamın öldüğünü söyleyemediğim için. söylemek istiyordum ki içimden akıp gitsin acılarım,korkularım,kaygılarım. söylersem sanki babam ölürken daha az acı çekmiş olacaktı,söylersem öbür dünyada daha mutlu olacaktı. yoktu ve ben koridorda öylece çaresiz acı bir bekleyiş içinde kalakalmıştım. sıkıntım, içimde hızla yoğunlaşıp katılaşıyor, bilincimin en kuytu ve derin bölgelerine doğru akıyordu.
İçeriden eniştem kaygısız sesiyle bana seslenip yatak odasına çağırdığında bir küçük ümitle koştum. odada eniştem yatağında uzanmış yorganı üzerine çekmiş gevşek- gevşek gülerek “ne oldu sana böyle,söylesene” dedi. sırıtışı aklıma kocaman bir çivi gibi çakıldı o an. o çivi beni de olduğum yerde sabitlemişti. Çünkü sadece çirkin ve kaygısız gülüşü değildi beni donduran. yorganını düzeltirken yatağın kenarında bulunan kan lekesiydi de. hemen arkadaşlarımın anlattıkları geldi aklıma,kadınların adet görmeleri,cinsel ilişkileri. gözümü o korkunç taze kan lekesinden ayıramıyordum. babam gece ölüm döşeğindeyken,onu çok sevdiğini söyleyen sevda ablam başka keyifler peşindeydi. bakışlarımı fark eden eniştem hemen leke olan yerin üstünü yorganla kapatırken “kusura bakma oğlum farkında olamadık” dedi.
hiçbir şey demeden geri döndüm. nereye koşacağımı bilemeden sokaklara attım kendimi. yoruluncaya kadar koşup küçük şehrimin, her zaman gidip -nasıl yapmışlar diye merakla incelediğim demiryolu köprüsüne oturdum. ben köprüden şehrime bakarken, babamın ölümü ve o kocaman hayal dünyam, içimin en derin kuytularında taşlaşmıştı artık.
sevda ablama hiçbir zaman diyemedim babamın öldüğünü.ne sevda ablama ne de kendime