• Hikaye : sevmeyen – sevilmeyen kız

    ben, erkek arkadaşımla arkadaşlarım vasıtasıyla tanışmıştım,aslında tam istediğim gibi bir insandı.arkadaşlarla her gittiğim yere o da geliyordu, mevkiside vardı, bu ilşkiye ben sevmeden istemeden başladım,ilk iki hafta iiyi güzeldi o çalışıyordu akşamdan akşama görüyoduk birbirimizi baen hiç görüşmüyoduk , görüştüğümüzdede hep yanımızda arkadaşlar oluyordu,ben bu ilşkiyi akadaşlarının yanında değil tek başımıza yaşamak istiyodum,onu tanımak, inanmak,güvenmek istiyodum ama olmadı soğudum,çok iyi bir insandı kimsyi incitmeyen bir insan ama olmayınca olmuyor işte,bende onu istemediğimi anladım ama ayrılmak isteyen ben olmak istemedim onun benden ayrılmasını sağladım ve ayrıldık ama ondan sonra onun gibiisni bulamadım o yüzden ben gerçek aşkın var olduğuna inamıyorum gerçek mutluluk gerçek aşk bence karşılıklı güven ve saygı içinde olur size dğer verene sizde değer o zaman gerçekten mutlu olacaksınız;ona dönmek istiyorum ama dönemiyorum, siz siz olun size değer verenin kıymetini bilin yaşadığınız günlerin kıymetini bilin

  • Öyküler 08.07.2009 No Comments

    Bir adam okyanus sahilinde yuruyus yaparken,denize telasla bir seyler atan birine rastlar.
    Biraz daha yaklasınca bu Kisinin, sahile vurmus deniz yıldızlarını denize attığını fark eder ve
    ‘Niççin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsun ?’ diye sorar.Topladıklarını hızla denize
    atmaya devam eden kisi, ‘Yasamaları İççin’ yanıtını verince, adama saskınlıkla:
    ‘İyi ama burada binlerce deniz yıldızı var.Hepsini atmanıza imkan Yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değistirecek ki ?’ der.
    Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kisi,
    ‘Bak Onun İççin ççok sey Değisti,’ karsılığını verir.

  • Öyküler 08.07.2009 No Comments

                Hüznü sonsuzmus gibi hissettiren bir nağme sürüyor icimde.

                Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu icin hasret ööyle eski, ööyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak göönül bulunmaz.

                O mesafelerde kaybolmayı ben secmemistim. Düze cıkmayı düslerken, sineme asılamayan kalelerin surları öörülüyordu, farkında olamamıstım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine fenerini yakınca seneler, hasretin, bir sevgilinin öölü bedeni gibi kalbimde boylu boyunca uzanan sûretini göördüm. Derindi, keskindi, acımasızdı. Benimle aynı kapılarda, aynı yollarda, aynı hikayedeydi. simdi o kapılar, o yollar cok uzaklarda kaldı; ama hikaye bende hala.

                Hikayede hasretin izini sürüyordum ve bitkindim. Ardımda uzanan yollarda o hikayeden cıkıp cıkamayacağımı bilmiyordum. O hikaye bir gün hangi manayı kazanır ööğrenmek istiyordum. Aynı hikayede annem beni hasretlere hazırlıyordu. Oysa o cok sevdiği türkülerin, gizli göözyaslarının, solgun mektupların ardında o da ööğrenmeye uğrasıyordu hala.

                Unutmaktan korkar gibi sööylemekten usanmadığı hasret türkülerinde, döönüp döönüp okuduğu mektuplarda, kopamadığı gecmis zamanda ne buluyordu annem? Hep dokunaklı hatıralar oluyordu annemi kendine bağlayan; neyin nesiydi bu bağ…

                Bir gün geldi o söözlerin hikayesi benim de kalbime hünkar oldu.

                Hala ben de kalan o hikaye yüreğimi tahtının dibine tasıdı ve ben o hikayenin tahtı öönünde bükülen boynumu kaldıramadım daha.

                Annem ve ben “tayininiz falancayadır” tebliğlerinin pesinden savrulduk durduk babacığımın ardı sıra. Savrulduk diyorum, cünkü her tayin tebliği kalbimizi altüst eden bir karayel olurdu. Annem, “Kendimi bir ada gibi hissediyorum” derdi, “ yaz gelince güzelliği fark edilen ve insanların bu güzelliğin icine girip, zevk edip sonra hatıralarının silüetlerini bırakarak terk ettikleri bir yaz adası…” İlk zamanlar annem derdim ki, “ Hem bööyle sitem ediyorsun hem de o hatıralardan sıyrılıp kendi güzelliğinle ıssızlığında yasamayı denemiyorsun, istemiyorsun bunu.” Solgun bir gülümseme belirirdi dudaklarında, “Sen denersin” derdi bana, “ sen istersin…”

                Annemin, hüzünlerinden, hasretlerinden kopmak istemediği hatıralarını, anneannemden ona yadigar kalan sandıkta sakladığı birkac parca esyaya benzetirdim. Bayramlık saf ipek cuha renkli bir yeldirme, siyah kadife bir fistan, pembe islemeli bir mendil, ahsap bir tespih… Anneannem bu esyaların yasamasını istermis; annem de ööyle, hasretlerinin yasamasını isterdi. Hep ona hüzün veren insanlar ve mekanlar olurdu kalbinde. Usanmadan anardı birkac dostu ve mekanı; arardı… Tasınırken bırakmak zorunda kaldığı ciceği bile öözlerdi annem! “Ne tuhaf “ derdi, “o cicekle aynı odada gecirdiğim vakitlere ihanet ediyormusum gibi geliyor bana.”  “Ah anne” derdim, “senin kalbin bir cicekten daha ayrılmaya dayanamaz, bırak bir dosttan bir sehirden ayrılmayı.” Gülerdim. “Kim bilir Beria, senden nasıl ayrılacak?” derdi. Solardı gülümsemem.

                Ah zaman… acımasız hikayeci, bilge muallim.

                Onun ööğretmesi yaklasanı ulastırmak, kaynastırmaktır yürekte. Hasretleriyle kuruln hikayeye tasıdı, buruk tebessümleriyle kaynastırdı beni.

                Annem, gectiği sehirlerin pecesini indirir benim hic fark etmediğim güzelliklerinden müstesna hatıralar tasırdı yüreğine.

                Yeni mekanlar göörmeye hem arzulu, hem de o mekanlara duyacağı bağlılığın vedalarla incineceğinden mustarip. Hem yeni dostlar, yeni muhabbetlerle hemhal olmaya göönüllü, hem göönlünün ayrılıklarla yaralanmasından gamzede olurdu. Ben vedalardan annem gibi incinmeyi, annem gibi hasretten inlemeyi bilmezdim.

                Derken döört yıl kaldığımız ‘Ağlasun’, öömrümün hüzünlerine hasretlerine acılan bir tünel; kalbimi annemin kalbiyle donatan bir el oldu. O sehre girerken babama demistim ki, “Ayrılırken dile gelse bize ne der bu sehir?” Annemi gööstererek eklemistim, “İlismeyin ‘ağlasun’ der herhalde. Annem buruk bir gülümsemeyle katılmıstı babamla benim kaygısız gülüsümüze. Sonra babam, “Bize ööyle der de, annene ne der acaba?” diyerek annemin cok sevdiği bir türküyü mırıldanmıstı: “Mihrican mı değdi gülün mü soldu- Gel ağlama, garip bülbül ağlama…” Ağlasun’da liseyi bitirmistim. Bir dosta göönül bağlamanın, bir muhabbetten yara almanın, kanayıp da yaranın yerini bulamamanın, bir sehre ait olduğunu hissetmenin ne demek olduğunu Ağlasun’da ööğrenmistim.

                Ağlasun’dan Isparta’ya tasınırken ağlamaktan icimi alıp veremiyordum. Babam biraz sasırmıstı. Annem, basımı omzuna yaslamıs saclarımı oksuyordu, kanayan bir yaraya pansuman yapar gibi. Babam anneme, “İlismeyelim ağlasun” diye hatırlatmıstı gülümseyerek.        Annem yolculuk gecelerinde sessizce ağlarken, babam kulağıma eğilir, “Annen bir melankoli meleği” derdi. Beni gööstermisti anneme, “ikinci melankoli meleği yetisiyor” diyerek.

                Üzüntülerini hic belli etmezdi babam. Hep neseli, hep gamsız göörünürdü. Nesesiyle, bir an parlayıp sonra söönüverin ve silinen ööfkesini tanırdım sadece. Nükteli konusmayı cok severdi, bazen ööfkesinin doruklarındayken bile kendi kızgınlığına nükte uydurur ööfkesini balonunu gülerek sööndürürdü. Pek nadir bir insan olduğunu düsünürdüm. Sonra memleketi olan Artvin’e gittiğimizde, babamın doğduğu kööyde ona benzeyen bir sürü adam tanıdım. Artık babam Artvin’in dısında nadirdi sadece.

                Isparta benim icin güllerin, Mevhibe teyzenin, Canan’ın, aksamüzeri güllere nazır bir balkonda anılan hatıraların, gizlice beliren sızıların, kanı hala akan yaraların cümlelerinden kurulan bir roman oldu. Kim demisti, “Roman dediğin bir uzun yol üzerinde dolastırılan bir aynadır” diye. Gectiğim yollardan benim aynama hic silinmeyen hasretlik aksetti…

                Mevhibe teyze iki yıl kaldığımız Isparta’da annemin göörüstüğü en has dostuydu. Onunla beraber gecirdiği vakitlerden, ondan dinlediği menkıbelerden, mesnevilerden, manilerden doyumsuz bir zevk alırdı.

                Kac sehir gezdi, her sehirde birkac dostu oldu anılacak, bazen o kadar bile olmazdı. İce döönüktü annem. Mahcup bir tabiatı vardı. Gündelik konusmaların icinde uzun uzadıya bulunmaktan hoslanmazdı. Az konustuğu icin kulağa siir gibi gelirdi uzun cümleleri. Bazen babam, “Beni bu siir gibi söözleriniz mahvetti Lale Hanım” derdi sesine icli bir yapmacıklık takıstırarak, “Bööyle söözlerinizden sonra abayı yaktım size, bööyle söözlerinizden sonra uykusuzluklarım basladı…” Bazı sabahlar evden cıkarken bu söözleri sen sakrak sıralardı anneme. O gidince, annem bana dööner, “Sen de olmasaydın ben ne yapardım simdi?” derdi. Evin tek cocuğuydum ben. Benden sonra annem birkac düsük yapmıs. Doktorlar her sey normal diyorlarmıs ama gebeliğin ücüncü döördüncü aylarında bebek öölüyormus annemin karnında. cok zor hallerdi diye anlatırdı annem. “Peri karısmıstır sana, ilk cocuğun kız ise demek ki erkek cocuklarını boğuyor; kız cocuğuna gebe kalsan o yasar” diyerek muska tarif edenler, ilac levazımı yazdırmaya kalkısanlar, babama yeniden evlen diyen akrabalar…

                Bu tür seylere üzülmezdi annem. İnsanları pek umursamazdı. Kimin ne dediğiyle ilgilenmezdi. ööyle kendi icinde, ööyle kendi halindeydi ki. Ondan nasıl ayrıldım, hala göösterdiğim tahammüle sasıyorum. İnsanoğlu yasarken ister istemez katlanıyor, sonra katlandığına inanamıyor…

                Isparta’dan ayrılacağımıza yakın annem vakitlerini coğunu Mevhibe teyzeyle gecirmeye basladı. Aralarında cok kuvvetli bir muhabbet bağı, bir göönül birliği vardı. simdi hatırlıyorum da o günleri, ayrılıktan ürperen göözlerle bakıyorlardı birbirlerine. Annemin göözlerinde gizli bir caresizlik; Mevhibe teyze annemin sevdiği bir maniyi ezgileyerek katılıyor o caresizliğe: “Yara yeri, Sızıldar yara yeri. Kervan gööctü, Yol etti, Yalvararam yara yeri, Ne sende od tükendi, Ne bende yara yeri…”

                Isparta’daki biricik arkadasım Canan’la ben, Mevhibe teyzeden Gülcü Kızlar’ın hikayelerini dinlemeye doyamazdık. Mevhibe teyzenin sanki yüzlerce serceyi yüklenmis gibi tatlı, sevimli sesi hala kulaklarımda: “Güller ya gün doğmadan ya da aksam serinliğinde toplanır, amma kızıl gül bağında hava daima leylak rengi, tatlı bir aksamdır. Gülleri yalnız gülcü kızlar devsirir; nazlı gülün tabiatından onların narin parmakları anlar ancak. Güllere ülfetini derinlestirdikce gülcü kızlar, güller muhabbetin terini gülcü kızların ellerine bırakır. Gül camuru derler o terre.

                Oysa hakikatte camur değil, muhabbet nisanıdır o. Gülcü kızlar gül camurunu zar gibi bezlere sarıp koyunlarında saklarlar, tenleri gül gibi koktukca gülün esrarına karısmıs gibi bahtiyar olurlar…” Canan not alırdı Mevhibe teyzenin her anlattığını.

                ööyle benziyorduk ki onunla birbirimize; bir siirin dizeleri gibi… kader bu beraberliğin öörgüsünü dağıtmadı uzun zaman; Canan’la ben İstanbul Edebiyatı kazanıp Isparta’dan ayrıldık.

                Yeni tayin haberi annemle babamı Kütahya’ya uğurladıktan sonra, biz de Canan’la İstanbul’a gittik. ööyle cekilmez acıların günleriydi ki o günler, kalbim nasıl dayandı, bilmem.

                Annem hicbir vedaya dayanamaz. Bööyleyken Kütahya’ya gideceği vakit ne kadar metin göörünüyordu. Yalandı. Benden ayrılır ayrılmaz yıldırım gibi kalbine düsecek acıyı gizleyen bir buluttu.

                Vedanın kollarında ben, kaybolmaktan korkan kücük bir kız cocuğuydum. Bööyle hissetmistim, annem bunu sezmis, sonunda birbirimizin kollarında kaybolur gibi ağlamıstık. Demistim ki ona, “öölüm nedir biraz ööğreneyim diye, senden ayrılıyorum.” Elini ağzıma kapamıstı, ağlarken gülümsemeye calısarak. Hicbir yüz ağlarken gülümseyen annemin yüzü kadar güzel, hicbir yürek onun hafif yüreği kadar asık olunmaya layık olamazdı.

                Sonunda gitti, öölerek ve ööldürerek beni.

                Canan bütün gün bana gül yağı aramıs. Ben o vedanın ardından gamlı bir hazan gibi icime göömülürken, o, bir teselli bulmak adına belki de, benim en sevdiğim renk olan koyu buhurumeryem tonunda gülyağı aramıs. Gül seklinde bir sisede buhurumeryem renginde gülyağı… Bir dost tarafından teselli edilmekten, ictenlikle verilen sevgiden daha büyük hediye ne olsun? ööyle sıkı kucaklamıstım ki onu, annemin kollarında kaybolur gibi, ağlarken, o da benim icin benim gibi nasıl da ağlamıstı.

                Derken Isparta’ya veda vakti de geliverdi. İstanbul’u ilk defa göörecektim. Ama İstanbul’a dair ne merak, ne hayret, ne de yaranlık tasıyacak takati yoktu kalbimin. Bir öömre bedel askların toprağı olan İstanbul’a karsı beslenecek bööyle bir gaflet olamazdı; ama ben mazurdum; ailemden ayrılmıstım, simdi Mevhibe teyzeden ve bütün sevgili hatıraların sehrinden ayrılıyordum.

                Son kez döönüp ardıma baktığımda, annemin siir defterinden ezberlediğim, Ahmet Gazali’ye ait o unutulmaz döörtlüğü fısıldamıstım gectiğim sehirlerin (varsa) kalbine: “Senin göönlün daima meshur ve musahhardır mazursun- gamın ne olduğunu asla bilemedin mazursun.”

                Yolculuk boyunca Canan kendi halime bırakmıstı beni. Hicbir seyin bana ilismemesini istediğimi sezmisti. ööylece susuyor, ama kalbimizin icinde sööylenen nice hüzünlü cümleyi bir fotoğraf karesi olup canlanan hatıralar esliğinde tekrarlayıp duruyorduk.

                O yolculukta bir kırılan aynaydı zaman elimde. Zamanın kırılan, dağılıp uzaklasan halini ilk defa bööyle derinden fark ediyordum. Kırılan aynanın bana verdiği hüzünden baska bir sey gööremiyor, duyamıyorum; bir romandaki hayal gibiyim, ööyle hissediyordum. Otobüsün teybinde Gülden Karabööcek’in incecik mızraklar gibi insanın kalbine saplanıveren, hüzne müptela o esrik sesi, bir yarayı acımasızca genisleten rüzgar gibi dokunuyordu bana. Yolculuk boyunca suskun, nasıl da beliriyor belirecek olan ve nasıl da olgunlasıyor kendinden baska hicbir seyi umursamadan, diye düsünüyordum. Sevgiler, hasretler, kim bilir daha ne serüvenlerden gecirecek beni ve daha ne kadar ağırlasacak…

                Olgunlasmanın durduğu nokta öölüm olmalı. Demek ki beliren, icine aldığı varlık yasadıkca kendi yolunda ilerleyecek gizlice. Ve demek ki diyordum, benim öömrümü ööcööne alan esrar hasret olacak imis…

                Hasretin, hüznün sancılarıyla beliren düsünceler kalbimi ööyle yordu ki göözlerimi yumup bir rehavet düsünde kaybolmak istedim. Annemin, babamın, Mevhibe teyzenin hayali beliriverdi göözlerimin icinde. Her veda kucaklasmasını yeniden yasadım. Mevhibe teyzenin buğulu göözleri daha derinden isledi icime. Sonra titreyen gücsüz elleri ellerime uzandı, kücük bir defter bıraktı avuclarıma: “Dün gece senin icin hazırladım” dedi, titreyen tatlı sesi, “seversin” diye ekledi sonra.

                Defterini cıkardım. “cicekler Arasında.” Anlattığı ve benim tekrar tekrar dinlemekten usanmadığım ciceklerin hikayelerini kendi el yazısıyla bir araya getirmis… Mor menekse ciceklerin seyhi olan gülün dergahına varır, boynun eğer, derman umar. Gül, “Rengini gamlı kılan, yapraklarını perdeleyen dert nedir ki?” diye sorar. Menekse, muhabbet bağından hicran dağına nasıl atıldığını, ona muhabbet bağını hatırlatan nağmelerini isittikce göömleğinin yakasını nasıl yırttığını anlatır… Gül meneksenin derdini dinlerken kimselere fas etmediği gizli derdi sahlanır icinde. O dert ööyle üstüne varır ki gülün, caresizlikten titrer incecik göövdesi ve hüznün göözyasları beliriverir yapraklarında. Derdinin, caresizliğinin fark edilmesinden korkar da “Dermanını derdinde ara, git artık” der menekseye. Menekse ayrılırken cüret edip güle yapraklarında beliren damlaların ne olduğun sorar. Gizler derdini gül, “O ciy damlaları benim tacımdır” der. O günden sonra dert gülün tacı olur.

                O defteri okudukca geri döönmek isterdim, Mevhibe teyzeye döönmek; bir pervane gibi cırpındı durdu icimde bu arzu.

                Derken İstanbul, cicekleri bir bir kabul edip dertlerini dinlerken kendi derdini gizlemek icin ter dööken gül gibi, derdimi icine alan bir fanus oldu.

                İstanbul… sairlerin müstesna cümlelerinde Leyla gibi bir masuk sehir. Ne ki acılarıma, hasretlerime metelik vermeyen umursamaz bir cehreyle karsıladı beni. İstanbul’u kendime benzettim; bir kalbi varsa o da kırıktı. Onun da hasretini cektiği sevgilileri, uzaklasan güzellikleri, bir aynada kırılan vakitleri vardı. ööyle ya, esenliğinden calınmıs bir sehir ne kadar teselli edebilir icinde baska sehirlerin hatıralarını tasıyan kırık bir kalbi?

                Pecesi indirilmis, sonra da, uğrunda öölüme yürüyen asıkların hatıralarını tasıyan güzelliğinden yüzcevirilmis müstesna bir dilberin hüznü vardı İstanbul’un cehresinde. Derken, benim hasretlerim, kalbimin melûl ezgileri onun buruk aksamlarına karıstı; hem ööyle bir karıstı ki bir daha cıkamadım icinden.

                Konakladığım son sehir oldu İstanbul.

                Sonra, öömrümün geri kalan hasretlerini, ayrılıklarını iyice derinlestirerek icimdeki yerlerini sağlamlastıran gamsız bir el oldu. Canan fakülteyi bitirip Isparta’ya dööndü. Her mektubuyla yaramı derinlestiren sevgili oldu.

                Mevhibe teyze öölümsüzlükten göönlümde baki kalan essiz bir kusa döönüstü, süzüldü durdu icimde.

                Annem birkac sehir daha gezdi babacığımın ardı sıra. Sonunda onun da yolculukları İstanbul’da ikmal oldu. Oysa biliyorum, o yollar kesilmedi icimizde. Gecmiste yasanan tatlı bir huzurun odaları gibi icinde sakladı bizi. Ne hasretin hüznünden, ne hüznün göözyaslarından kopamadık bir daha. öömrümüz, mektupları, gecip giden zamanları bir kutsal metin gibi bağrına bastı. Biliyorum, annem, gectiği sehirlerde kendi ruhunun yankısını bulduğu her seye; bir sokağa, bir vaktin hatırasına dahi mektuplar yazdı gizlice. Bir anlık huzurlu hatırayı dahi öözlemekten vazgecmedi… biliyorum, kendi kalbimden biliyorum.

                Ve iste saclarımda berrak bir yaz gecesinin yıldızları gibi beliren senelerin ucunda ben, annemden yadigar sandığın kıyısında, kalbimin üstünde cicek bercesteleri, o hikayenin basındayım hala… Günes ufkun eteklerinde hüzünlerden bir aksam bahcesi kurmayı sürüdüyor. O bahcede daha kac aksam dayanır benim gülüm, bilemiyorum

  • Öyküler 07.03.2009 No Comments

    Eylül
    sonlarıydı, berrak bir gece; kuvvetli ayın altında heybetli bir genç
    adım adım ilerliyordu. Yuvarlak ayın ışığı sarmış toprağın rengini. Sol
    ayağı sekiyordu. Sanki adımları atmaya mecburdu. Gözlerinde uykuya
    hasret bir hal vardı. Belli ki direniyordu. Uzaklarda bir ışık gördü.
    adımlarını biraz daha hızlandırdı, sanki ayağındaki acıyı unutmuştu.
    Meşe ağacları sarmış köyü; kırmızı damlar olağanca rengiyle çarpıyordu.
    Yol boyunca uzanan fundalar vardı.
    Fundaların arasında tok bir
    çakal ince ve bembeyaz dişleriyle devrini tamamlamakta olan aya bakarak
    uluyordu. Birden köyün köpekleri çakala ayak uydurur gibi hırlaşmaya
    başlamışlardı. Her evin avlusunda inceli kalınlı köpek sesleri vardı.
    Genç
    adam köye yaklaştı. Yüzünde durgun bir tavır vardı bembeyaz yüzü
    gecenin karanlığında beliriyordu. Dere yolundan köye girmişti,
    gözlerinde bir canlılık yoktu; yorgundu besbelli. Köyün diğer ucuna
    doğru ilerlemeye başladı. Köyün çıkışında bir eve uzunca baktı. Mum
    ışığı yanıyordu, perde hafif aralıydı, alnında ter bulgur bulgur
    bulgurdu. Ay bütünüyle kaybolmuştu köyün üzerine zifir bir karanlık
    düşmüş; köy halkı, gündüz, tarladaki yorgunluğa yenik düşmüş erkenden
    uyumuşlardı. Çakalın uluması kesilmiş; köyün köpekleri hala
    havlıyorlardı. Belki de köye giren bu yabanciyaydi havlamaları..
    Köy
    40-45 haneden oluşuyor, iki tepenin ortasında doğaya bir başka güzellik
    katıyordu. genç adam uzun süre izlediği eve adım adım yaklaşmaya
    başladı. Kapıya kadar gelmişti. Kapıyı çalıp çalmamak arasında tereddüt
    içerisindeydi; başını yere eğdi; derin bir nefes aldı ve meşeden
    yapılmış tahta kapıya vurdu.. Kapıyı yuvarlak pembe suratlı, yaşlı bir
    adam açtı. Yaşlı adam gençi gördüğünde şaşırdı. Uykudan uyanmıştı, genç
    adamın kim olduğunu ve ne istediğini sordu. Adam isminin Deniz
    olduğunu, alageyik avlamak icin yakın ovalara geldiğini, kayalardan
    yuvarlandığını sol bacağında kırık olabileceğini anlatmaya başlamıştı.
    Aslında
    bu genç adam devlet tarafından aranan bir devrimciydi, yalan söylemek
    mecburiyetindeydi. Açtı yaralıydı ve yorgundu. Yaşlı adam inandı ve
    içeri davet etti. Bir pencere kenarına oturtu ve hemen yarasına bakmaya
    başladı. Bir yandan nereli oldugunu soruyordu Deniz’e. Deniz, Malatyalı
    olduğunu , babasıyla birlikte bir nalburiye dükkanı çalıştırdığını
    söylemişti. Yalan söylüyordu ve söylediği her yalanda yüzünde utanç
    duygusu beliriyordu.
    Deniz, yaşlı adama; ismini sordu ve sorunun
    cevabını almandan “galiba buralısınız” dedi. Yaşlı adam kafasını
    kaldırdı. Deniz’in, diz kapağının iki parmak altında kırık oldugunu
    söyledi ve sözlerine devam etti. adının Malik olduğunu, aslında buralı
    olmadıgını,Bosna Hersek göçmeni olduğunu, savaşta karısını ve oğlunu
    kaybettikten sonra kızıyla birlikte Türkiye’ye yerleştiğini anlattı.
    Deniz; üzgün olduğunu ifade etmişti yaşlı Malik’e, ardından ayağındaki
    kırık yeri biraz ovaladı. Yaşlı adam bir süre misafiri olabilceğini
    söyledi. Deniz, bu duruma sevinmişti adam onu misafir olarak
    kabullenmiş ve yardımını esirgememiyecekti.
    Birden odanın kapısı
    aralandı, odaya uzun boylu, lüle saçlı, yeşil gözlü bir kız girdi.
    Babasına Boşnakça birşeyler sordu. Genç kız genç adama üzgün bir
    ifadeyle baktı, kafasını salladı ve odadan çıktı. Kazandan kaynar su
    alıp geldi. Mutfak Deniz’in oturduğu odayla hemen hemen içiçeydi; sonra
    yiycek bişiler hazırladı. Deniz’in oturduğu sedire hazırladıklarını
    koydu; yaşlı Malik kızına dönerek “Setenay sen uyuyabilirsin bundan
    sonrasını ben hallederim.” Kız babasına “tamam papilo” diyerek odasına
    gitti. O gece Malik ile Deniz uzun uzun sohbet etti.
    Setenay o
    gece doğru düzgün uyuyamamıştı. Babasıyla Deniz’in ne konuştuklarını
    dinlemişti. Çünkü o genç adam kimdi, nereden çıkıp, neden kapılarını
    çaldıgını anlamaya çalışmıştı. Düşüncelerle sorularla gece bitmişti.
    Deniz
    her gece rüyasında ölen dava yoldaşlarını görüyor, kan ter içerisinde
    uyanıyordu. Her an jandarmaların izini bulacağını, ya da köylülerden
    birisinden “bu aranan devrimcilerden birisi” cümlesini işitmekten
    tedirgindi.
    Deniz, akşamları yaşlı Malik’le köy kahvehanesine
    gider köylülerle sohbet etmeye başlamıştı. Köylü Deniz’i sevmişti. Bazı
    akşamlar Deniz’le sohbet etmek için, Malik’in evine ziyaretler
    yapılırdı. Köy halkı aslında çok gerici bir zihniyete sahipti. Bazı
    akşamlar kahvede siyasi tartışmalar yapılıyor, Deniz halkın
    bütünlüğünü, köylünün hakkını savunucu konuşmalar yapıyordu. Deniz’in
    konuşmalarını bölmemek adına çaylar bile karıştırılmadan içiliyordu.
    Gerçekten köylü Deniz’i sevmişti.
    Artık kış yaklaşıyordu. Kasım
    ortalarıydı. Bir gece Deniz yatağına, gittiğinde bir kağıt gördü.
    Mektup gibiydi. Deniz merakla okumaya başladı. Tebessümle okuyordu.
    Deniz’in okuduğu kelimeleri yazan Setenay’dı. Deniz’i sevdiğini anlatan
    sözler vardı o kağıtta. Deniz zaten sezinlemişti. Bazen yaşlı Malik
    uyukladığında Deniz’le uzun uzun bakışır ve gözleri konuşurdu.
    Deniz’in
    yüreğinde devrim ateşi vardı ve bir ateş daha yanmaya başlamıştı. Deniz
    de seviyordu yeşil gözlü Setenay’ı. Bir gece Deniz mektup yazıyor,
    diğer gece setenay deniz’in sözlerine ve yüreğinde biriken kelimeleri
    döküyordu beyaz sayfalara. Malik uyudugu vakit Deniz dışarı cıkardı,
    Setenay da uyuyamaz Deniz’le dışarda uzun uzun konuşurdu. Deniz bazen
    şiirler okurdu, aralarındaki sevda köprüsü git gite birbirlerine
    bağlamıştı. Korku vardı yüreklerinde; ya köprüleri koparsa…
    Artık Deniz’in gitme zamanı da yaklaşmıştı, Filistin’e kaçacaktı. Orada mücadelesine devam edecekti.
    Muhtar
    Deniz’den pek hoşlanmamıştı. Hep burnunun ucuyla bakıyordu. Deniz de
    bunun farkındaydı. Çayocağında muhtarın gözleri bir gazeteye çarpti.
    Denizin resmi vardı. Deniz aranıyordu. Deniz’in idam hükmüyle
    yargılanan bir devrimci olduğunu öğrenmişti. Affalamıştı. Emin
    olabilmek icin gazeteyi aldı, köy kahvehanesinde, köylüye gösterecekti.

    Deniz’in çok sevdiği 17 yaşındaki Umut, köyün lisede okuyan tek
    çocuğuydu. Umut da Denizi sevmişti. Merak ettiklerini Deniz’e sorar
    Deniz de yardımcı olurdu. Aslında o da biliyordu Deniz’in bir devrimci
    olduğunu.
    Hava kararmıştı bir kaç güne kalmaz yola çıkacağını
    söyledi yaşlı Malik’e. Köylünün ve Malik’in şüphelenmemesi için, arada
    iyi olduguna dair ailesine, mektup yazıyordu. Aslında Deniz’in ailesi
    Sinop’ta kalıyordu, iki tepenin ortasındaki o kücük köyde. Deniz köy
    halkını cok sevmişti, güzel bir anı bırakacak ve doğrularını anlattığı
    için gönlü ferah yolla koyulacaktı. Setenay Deniz’ine o kadar alışmıştı
    ki; bir o kadar da sevmişti. Bir keresinde Deniz’e yün çorap örmüştü,
    babasından gizli, yine Denizin yatağına bırakmıştı. Deniz o çorapları
    giymedi. Göğsüsün üzerindeydi, kıyamıyordu onları giymeye. Deniz
    Malik’e herşeyi anlatmak istemişti ama yapamamıştı. Deniz kötü birisi
    değildi halkı için; kürt ve türk kardeşliğini savunan bir devrimciydi.
    Saat
    22:30 civarı muhtar köye geldi. Evine bile uğramadan direkt kahvehaneye
    gitti. “Eyyy!!! bu Malik’in evinde kalan kimdir biliyor musunuz” dedi.
    Köylü şaşkın şaşkın baktı. “Bir anarşisti besliyoruz köyümüzde.
    Bereketimiz kalmayacak, devlet arkasındaymış; bakın hele bakın bu
    resimdeki o değil mi?” diyerek köylüye avazı çıktığınca bağırdı. “Ben
    şimdi jandarmayı arayacağım o Deniz buradadır diyeceğim. Siz cabuk
    gidin evi kuşatın” diyerek köylüyü galeyana getirdi.
    Umut da o
    sırada kahvehanedeydi duyduklarına o kadar şaşırmamıstı. Aslında
    Deniz’i sevmiş ve o halkı için savaşıyordu bunu biliyordu. Umut
    köylüden önce giderek Denize haber etmesi gerekti. Eve koşan Umut kapı
    açılır açılmaz odaya girdi.
    Deniz pencerenin kenarında hazırlanmış
    ertesi sabah gidecekti. Dışarıda hafif kar sepeliyordu. Umut olan
    biteni anlattı. Malik bunları duyunca şaşırmıştı. Deniz başını yere
    eğdi; “ben kötü olan hic birşey yapmadım Malik amca; ben halkın
    özgürlüğü icin mücadelemi yürütüyorum” Setenay Umut’un dediklerini
    işitince duvara yaslandı ve gözlerini yere dikerek düşünü yordu. Çünkü
    sevdigi idam hükmüyle yargılanan bir devrimciydi. Malik Deniz’e “çabuk
    hazırlan” dedi “ben köylüyü oyalayacağım köy meydanına gelmeden
    yanlarında olmalıyım” dedi. Muhtar jandarmaya haber vermiş, siren
    sesleri kasabada yankılanmaya başlamıştı.
    Deniz yaşlı Malik’e
    yaklaştı sarıldı. Bütün yaptıkları icin teşekür etti. Malik Deniz’i
    oğlu gibi görmüştü, gözleri doldu. Cebinden 17.500 lira para çıkarttı.
    “bunu al sana lazım olacaktır” dedi ve Malik hızla köy meydanına doğru
    gitti. Köylü ne bulduysa almış eline köy meydanına doğru
    ilerlemekteydi. Umut da Deniz’le vedalaşmış yaşlı Malik’in arkasından
    gitmişti.
    Deniz Setenay’a yaklaştı, “biliyorum bana kızgınsın, ama
    ben suçlu değilim”; Deniz adım adım kapıya yaklaştı. Setenay suskundu,
    birden paltosuyla bir kac eşya aldı “ben de seninle geliyorum Deniz”.
    Setenay kararlıydı. Ne kadar Deniz hayır dese de Deniz’i takip
    edecekti. Deniz elini uzattı ve dere yolundan kaçmaya başladılar.
    Malik
    köylüyü görünce “nereye gidiyorsunuz ahali” diyerek seslendi. Sanki
    olan olaylardan bilgisi yoktu. Köylülerden birisi; “senin evinde kalan
    azılı kominstmiş muhtar söyledi ve gazetelerde resmi var” diyerek
    Malik’i çiğnercesine, yollarına devam ettiler. Malik köylüye “o iki
    saat evvel gitti”. Köylü inanmamişti ve Malik’in evine doğru
    ilerlediler. Malik de onlarla birlikte gitti.
    Deniz gitmişti
    Setenay da yanında. Malik kızını odalarda ararken, göz bebeğinden
    sakındıgı kızı ortalarda yoktu. O da çılgına döndü. Bir anda Deniz’in
    kaçırdıgını düşündü.; Deniz’e cephe almış, kudurmuştu. Kar gitgide
    etkisini artırmış, tipi vuruyordu toprağın tenine.
    Aradan 5 saat
    geçmişti. Jandarmalar köye girmişlerdi, saat gece 03:45’ti. Muhtar o
    saatte konaklama evinde karşıladı “pis anarşist kaçtı galiba dere
    yolundan” diyerek ajanlık yaptı jandarmaya. Özel birimler harekete
    geçmiş İncirli Köyü’ne doğru ilerlemekteydi.
    Deniz ile Setenay
    köydem 20 km kadar uzaklaşmış, Köşmür dağlarına doğru ilerliyorlardı.
    dışarısı soğuk dışarıda kar vardı. Karın beyazlığı Bingöl dağlarını
    sarmış, beyaza bürümüştü. Donmak üzerelerdi soğuk iliklerine kadar
    işlemişti. Jandarma kardaki ayak izlerini kaybetmeden peşlerine
    düşmüşlerdi..
    Deniz Setenay’a başaracaklarını söylüyor, onu
    uyutmamak icin düşlerini anlatıyordu, zaman geçiyor yaşlı Malik
    jandarmaların arkasından ilerliyordu. Gözlerinin akından sakındıgı
    kızının yokluğu gitgide onu patlamaya hazır mayına çevirmişti. Adım
    atacak dermanları kalmamıştı. Deniz alışkındı aslında yürümeye ama
    yanında diğer yarısı sevdası vardı adımlarını ona göre atıyordu. Köşmür
    dağlarında bir mağaraya girmek zorunda kaldırlar. Kar hafif hafif
    sepeliyordu ateş yakmak için hiç birşey yoktu. Setenay’ın yanına
    aldığı, birkaç eşya vardı. onu ateşe verdiler biraz olsun ısındılar.
    Deniz
    bunu pekçok yoldaşıyla yaşamıştı. Uyumamaları gerekti; Setenay’ı
    kollarının arasına alıyor, ona türlü türlü şiirler okuyordu.. Saat
    06:30 sessizlik bürünmüş beyaz cografyaya jandarmalar adım adım
    ilerliyorlardı. Askerlerde takat kalmamıştı. Sanki savaşa gidiyorlardı,
    karşılarında eşitlikten yana düzen isteyen bir genç.. henüz 24
    yaşında.. gökyüzü maviliğe, teslim olmuştu. Şafak sökmüş, sabah olmuş,
    kar durmuştu, ayak izlerini takip ettikçe sanki Deniz’e
    yaklaşıyorlardı. Kar tam durmuştu ayak izleri belirgindi. Yüzbaşı
    askerlere bağırıyor biraz daha hızlı olmaları icin arkalarından
    ilerliyordu.
    Deniz’in sığınmak için girdiği mağaraya
    yaklaşmışlardı. Komutan durmalarını emretti askerlerine; içerde
    birilerinin olduğunu sezinledi ve Denizlerin o mağarada olduğunu
    söylüyordu. Komutan bir kac kez “teslim ol Deniz” diye bağırdı. Sesi
    Şeytan Dağları’na kadar gidip geri geliyordu. El bombası atmak için
    askerlere geri çekilin emri verdi. Yaşlı Malik kızının da yanında
    olduğunu onun bir sucu olmadıgını söyledi. Zaten yol boyunca kaç kez
    söylemişti bunları komutana.
    Yavaş yavaş yaklaştılar mağaraya
    doğru. İçerden ses gelmiyordu kıpırtı yoktu, askerlerden birisi içeri
    ilk adımı attı. Gözleri direkt bir noktaya takıldı, Deniz ordaydı
    kollarının arasında Setanay vardı. Birbirlerine sarılmışlardı. Askerin
    ardından komutan girdi mağaraya ve sonrasında bir kac asker daha.
    Deniz
    diyerek bağırdı yüzbaşı ama ses yoktu yanlarına yaklaşti. Deniz’i
    yokladı ses yoktu. Deniz ve Setenay derin bir uykuya dalmışlardı.
    Dayanamamışlardı ve donarak ölmüşlerdi; birbirlerini o kadar sıkı
    sarmışlardıki sanki ölüme birlikte gülerek gitmişlerdi. Yüzlerinde
    hafif tebesüm. O anki sesizligi bozan tek bir şey vardı o da askerlerin
    hıçkırıkları……”

  • Öyküler 18.02.2009 No Comments

    Saat bilmem kaç, bilmediğim bir yerde, bilmediğim benliğimi arıyorum. Sigaram bitti. Kulağımın arkasına sıkıştırdığım acil durum sigarasını yakıyorum. Gecenin içersinde dolaşan ateş böcekleri gibi yanıyor. Dumanını çekiyorum içime, son anına kadar zevkini çıkarıyorum işte. Utancından gazete kâğıdına sarılmış şişeyi tutuyorum, içinde şarap var. Aşk Şarabı.

    Yudum yudum tadıyorum onu, damarlarımda dolaşmasını hissediyorum. Ayıklıktan kurtarıldığımı hissediyorum, bu hayattan, bildiklerimden, gerçeklerden… Ayaklarım sesleniyor bana;
    —Otur artık. Kaç saat oldu.

    Gözlerim bir yer arıyor, ilkbahar yağmurunda ıslanmış parke taşlarında. Her yer ıslak, bu ıslaklık birini hatırlatıyor, korkuyorum. Bir yudum daha alıyorum aşk şarabından. Şimdi daha iyiyim. Sokak lambaları çarpıyor gözüme, sağlı sollu dizilmişler karşımda. Arkama bakıyorum birden, önemli biri mi var, diye. Yok, sonsuz karanlık bırakmışım arkamda ama önüm aydınlık. Yalvarıyorum ayaklarıma;

    —Hadi birkaç metre daha, lütfen!

    Kızıyorlar bana, her adımımda canımı yakıyorlar ve her adımda bir yudum daha alıyorum. Kalbi kırık bank var ilerde. Kafası bozuk sokak lambasının dibine sinmiş.

    —Bana da yer var mı acaba?

    Ses yok, evet diye kabul ediyorum, oturuyorum yanlarına. Ben onlara, onlar bana bakıyor öylece. Utanıyorum! Alışık değilim bana bakılmasına. Kafamı, iki bacağımın arasına sıkıştırıyorum. O da ne! Biri var orada, yerde. Kafası bozuk sokak lambasına sesleniyorum;

    —Hadi be… Yeter artık. Sakinleş sen de, katıl arkadaşlarının arasına.

    Dinliyor beni, başımı yere çeviriyorum. Evet, doğru, görmüşüm, suda biri var.

    Şaşkın şaşkın bakıyor bana, gözlerini ovuşturarak. Alnı ve yanakları kırışıklık içinde, saçlarında beyazlar var ama gözleri canlı, daha genç galiba? Aniden dudakları oynamaya başlıyor, bir şeyler fısıldıyor bana.

    -…

    Duyamıyorum, biraz daha eğiliyorum. Hah, şimdi oldu.

    —Tanımadın mı beni?

    Şaşkınlık sırası bende ama olsun ilacım var benim, hooop!

    —Sus, sus ve beni dinle. Ne yapıyorsun burada? Birini arıyorsun, değil mi? Hep aradın onu, usanmadan yılmadan aradın. Kim bilir kaç şehir kaç ülke gezdin bulmak için. Aradın, insanlardan kaçtın, insanlığından oldun. Yoruldun ama aradın. Yanlış yerlerde yanlış kişilerde aradın. Bulamadın, bulamadın çünkü aradığın şeyi unuttun. Kendini unuttun. Mecnun misali dolaşıp, denizleri çöle çevirdin. Öyle bir duruma geldin ki, bildiklerinin esiri onların kulu oldun. Aşk şarabıyla tanıştın; buram buram, yudum yudum tattın onu. Maddiyattan uzaklaşıp, duygulara kapıldın. Evet, söyle bakalım, hatırladın mı beni?

    Gözlerimden yaşlar damlıyor, kalbim hızla atıyor, yerdeki ben kayboluyor.

    —Dur gitme, hatırladım seni, hatırladım senin ben olduğumu, hatırladım benim yaratanın aynası olduğumu, hatırladım O’nun kulu olduğumu. Yalvarırım gitme, bırakma beni böyle.

    —Demek hatırladın beni, tattın sonunda; Mecnun’un, Yunus Emre’nin, Mevlana’nın tattığı aşk şarabını. Hatırladın demek ki, gerçek sevdanı. Değer miydi onca yıla onca acıya, bir kula bağlanıp kulluğunu unutmaya. Bırakmam seni, bulmuşum bir kere, bırakmam seni basmışım yüreğime. Hem ben seni değil, sen beni unuttun. Unutma beni bir daha.

    Gece bir başka bugün; yıldızlar yeryüzünde, ay bana gülümsüyor ben de ona. Kalbi kırık bank bakıyor bana, utanmıyorum. Lambalar selam veriyor, korkmuyorum. Kalabalık sokağı bomboş yapan ben artık UNUTMUYORUM.

    Kubilay Özer

    Tags:

  • Öyküler 18.02.2009 No Comments

    Siyah örtü tekrar çekilmişti, bulutlar siyahın büyüsüne kapılıp kaybolmuş, yıldızlar ise her zamankinden parlaktı. Gökyüzünün gerçek yıldızı ise; geceye bekçilik eden samimi ve ağırbaşlı aydı. Gökyüzünün bu sessiz mükemmelliğini sadece biri görüyordu. Gönlündeki derinlikte kaybolmuş, elinde gazete kağıdına sarılmış bir şişe, üstünde yeni sahibine alışmaya çalışan bir ceket, cekete karşı gelen hayatın izleri ile yamanmış bir pantolon. Bunlara sahip olduğunu sanan, gecenin kardeşi bu adam

    Gözleri ay ışığına takılmıştı, bugün onun tek arkadaşı gece ve de masum aydı. Aklında ise düşünceleri, düşüncelerinin içinde ise çapulcu hesaplar. Birden sessizlik bozulmuştu, adam durdu ve ağzından tek kelime çıktı:

    —Evet.

    Bu tek kelime, yaşlı adamın bütün hayatını anlatıyordu, bir şeyleri yaşamış, dertler havuzunda yüzmüş ve karar vermişti. Koca altmış yıllık çınarın altında gölgelenen bir düşüncenin hayata kazandırılmasıydı bu tek söz. Birden ayağa kalktı, yürümeye başladı, ilerlediğini sansa da olduğu yerde duruyordu, gölgesi kızgın denizde sallanırcasına yalpalıyordu. Mantığı yine duygularına yenilmişti. İlerledi, sadece ilerledi. Biliyordu; ne yapacağını ne diyeceğini biliyordu artık. Onu tutan ise hiçbir şey yoktu, içmiş olduğu alkol ve uzun zamandan beri kullandığı ayakları hariç hiçbir şey. Zaten bütün yaşamı boyunca kendini durdurmamış mıydı? Yine adım atmaya başladı, yürüyordu ama aklı ile ayakları, üstündeki pantolon ve ceket kadar düşmandı. Birkaç adımdan sonra durdu, yere baktı. Önce kendini gördü, tıpkı aklı ve suratı gibi bulanıktı görüntüsü. Kızdı, elindeki şişeyi yere doğru fırlattı, görüntüsü bir anda kayboldu, gelecekten haber verir gibiydi. Kalbindeki hislerle birlikte kaybolmuştu yansıması. Suratındaki isyanla yukarı baktı, yıldızlara kızıyordu, lanet olası siyahı sevmiyordu; O bulutları görmek, onlara sarılıp yaşamak istiyordu. Ay’a doğru mahcup, yalvaran gözlerle baktı. Bulutları göstermesi için yalvarıyordu fakat istediği olmadı. Suratı hiddetle yere çöktü, yerde yine kendisini gördü, gökyüzünde görmediğini yerde görüyordu. Dikkatlice baktı kendisine, sadece kendisi yoktu orada, çok istediği bulutları da oradaydı. Onlara ulaşmak için çabaladı belki de hayatında uğraşmadığı kadar onlara ulaşmaya çalışıyordu. Ömründeki ilk adımı attı; duyguları, kalbi ve mantığı boşluğa düşmüştü ama bedeni bulutların onu okşamasıyla mutluluk doluydu. Büyük bir şeyi unutmuştu yine; ufak bir mutluluk için arkasına tekrar bakmaya fırsat vermeden dünyanın kapısını kapamıştı, suratındaki mutluluk gözlerindeki ışıkla ve gönlünden kopan bir sözle:

    Elveda, elveda…

    Tags: ,

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat