• Bilirim ki aşkın bahçesinden bir gül koklayan, şeyda bülbül olurmuş. Bilirim ki aşkın pınarından bir damla içen, ömrünce sarhoş gezermiş. Bilirim ki kavuşmak olmasa sevdalılar, ağlayı ağlayı kör olurmuş.

    Biliyor musun, iki gözüm; bugün ayın kaçı? Hangi mevsimdeyiz? Bahar mı, kış mı, sonbahar mı, yaz mı; inan farkında değilim. Sıla ne yana düşer, gurbet ne yanda? Nerdeyim, nasılım? Bilmiyorum.

    Derdim, kederim ne ? Biliyor musun yanıtını?… Neşemi, sevimcimi, yaşama gücümü yitirdim. O coşkulu, mutlu, umutlu günlerimi ne de çok özlüyorum. Öylesine bir özlem ki bu; ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Sevdiklerim, özlediklerim ve bana dost olanların her biri başka bir yerde; hiç birine kavuşamıyorum.

    Dalları fırtınada kopmuş bir ağaç gibiyiz iki gözüm. Her dalımız bir sınır boyunda, her yaprağımız bir ülkeye savrulmuş. Bir yanımız vizeli, bir yanımız kaçak. Çocukluğumu, ilk gençliğimi, geçmişimi, memleketimi velhasıl eskiye ait herşeyimi nasıl özlüyorum biliyor musun? Özümü özlüyorum, özümü…..Kendim olabilmeyi, sözümde durmak için verdiğim çabayı, kendime dürüst olmak için kendimle olan mücadelemi, özümle barışık yaşamayı özlüyorum. En iyi sen bilirsin, bir huyumu terk etmek için sarf ettiğim gayreti. Doğaya, insanlara, hayvanlara, çocuklara olan sevgimi, tutkumu ve yüreğimdeki ateşi, dimağımdaki tadı da en iyi sen bilirsin.

    Zaman geçiyor, hayat geçiyor, ömrümde akşam çanları çalmaya başladı bile. İnsanın mutlulukları, heyecanları, hayatı, yaşadıkları geride kalıyor iki gözüm. Bizim gibileri yıllar geçtikçe daha bir duygusallaşıyor. Toplumların gittikçe bencilleştiği, duyarsızlaştığı dünyamızda olup bitenler beni hüzünlendiriyor. Acaba bu durumun bilincinde ve farkında olan çevremizde kaç insan var ? Binbir düşünce üşüşüyor beynime. Anılarla, özlemlerle boğuşmak beni yıpratıyor. İç acısıyla dolu, yaralı, bin yerinden vurgun yemiş bir gönülle acılara karşı umarsız olmaya çalışıyorum ama olmuyor. Belki bir gün son bulacak ufuklarda solar hüznümüz. Hala bir şeyler bekleyerek bulutsu bir sise gömülüyor her şey.

    Şimdi ise, gülmek-ağlamak arası monoton bir hayatın girdabında kaldım. Üzerime ölü toprağı serpilmiş gibi. Silkinip çıkamıyorum. Gün ışığına, suya hasret bitkiler gibi tatsız ve tuzsuzum. İşte şimdi böyle bir insan oldum iki gözüm. Gayesiz ve huysuz . Evden sokağa her çıkışımda, penceremden dışarı her bakışımda, karabasan gibi çöken sis ve karanlık dokunuyor bana. Oysa ışık umut, umutsa hayat demektir. Ben mi o ışığı yitirdim, yoksa o ışık mı beni; bilmiyorum.

    Nedense hep geçmişe bir özlem duygusu büyüyor içimde… İşte böyle iki gözüm. Hangi gündeyiz? Bugün ayın kaçı? Hangi mevsimdeyiz ? Bilmiyorum. Bilsem de, benim için artık hiç bir önemi yok……….

    Uzun yıllar önce sevdamı yüreğime yükleyip geldiğim bu yabancı ülkede, koynunda volkanları taşıyan bir dağ gibi sustum. Suskunluğumu delicesine haykırmak isterken, içime ağuları akıttım ve öylece sustum. Kara bir diken gibi yuttum ve içime yığılıp öğlece kalakaldım. İçimdeki yangını, yüreğimdeki yarayı, gözlerimdeki damlayı sorma. Hasretlere dayayıp başımı, hüzünle geçip giden günlere, gecelere döndüm sırtımı iki gözüm. Yorgun, yetim ve yaralı. Gönlümün duvarına kocaman bir sevda resmi çizdim, bir de ateş yaktım ocağıma dağ gibi.Ki, okyanuslar söndüremez.

    İnsanlar, var olalı beri kabullenmiş sevdayı. Herkes kendi sevdasının Mecnunu; kendi hasretinin delisi olmuş. Kendi hikayesini, kendi sevdasını en büyük sanmış ve saymış; büyütmüş yüreğinde dağ dağ. Sabır sabır beyninin gergefine işlemiş. Benim sevdam da benim için dünyanın en büyük, en kutsal sevdası….

    Ben ki, sevdanın çöllerinde ayrılıkların en büyük hasretini çektim Leyla ‘mın. Ferhat oldum dağları deldim. Kerem oldum yaktım kendimi. Pir Sultan oldum asıldım, Nesimi oldum yüzüldüm. Kavuşmak için gönlümü yollara düşürdüm. Horlandım, ezildim, hakaretlere, işkencelere maruz kaldım.

    Yüreğimdeki yangını, gözlerimdeki hicranı sorma iki gözüm. Acılarımı kimsesizliğime yükleyip, uzayıp giden yollara düştüm. Yorgun, yetim ve yaralı. Aşık oldum, yaktım kendimi. İçimde bin yangınla çıktım yola. Sevgilime şiirler yazmak, şarkılar bestelemek, türküler yakmak en büyük ibadetimdi. Kavuşmak ise en inanılmaz hayalim.

    Bilirim ki aşkın bahçesinden bir gül koklayan, şeyda bülbül olurmuş. Bilirim ki aşkın pınarından bir damla içen, ömrünce sarhoş gezermiş. Bilirim ki kavuşmak olmasa sevdalılar, ağlayı ağlayı kör olurmuş.

    Aşk olmasa iki gözüm, içimde biriktirdiğim bu yangın olmasa, dolmasa iliklerime aşkın hasreti, bu yangın yüreğimi sarmasa, avuçlarımı yakmasa bu ateş, akar mı damarlarımdaki kan! Bir gün kavuşmak hayali olmasa, nasıl dayanılır bu yaşama, bu kimsesizliğe, bu gurbete, bu hasrete iki gözüm, nasıl?

    sorma
    ben kimim, adım ne, nereden geldim
    kim açtı bu kahrolası çukuru yüreğimde
    kimi sevdim, kime özlemim
    kaç yıl sevda doldu iliklerime
    kaç yıl eksildim.

    tut ki, bir pınarım suyu kesik
    akamadım nazlı nehirlere tut ki
    susturulmuş binlerce türkü
    bastırılmış binlerce acıyım
    baştanbaşa aşk ve ateş

    tut ki, incinmiş bir gülüşüm
    gecikmiş bir düş
    bir ateşin çemberinde
    yarım kalmış sevinçler kanayan

    tut ki, kar altında sevincim
    bütün mevsimlere küsmüşüm

    kanadı kırık bir serçeyim tut ki
    dağlarda koparılmış kınalı bir çiçek

    ateşin zulmünü gördüm
    suyun ihanetini
    baştanbaşa aşk
    baştanbaşa hasret
    susturulmuş
    milyonlarca türküyüm

    bir sarı çiçek
    bir sarmaşık belki
    çözer dilini yüreğimin

    ihanetlerin kilitlediği

    Nuri CAN

  • İlk ve son yaazdiğim mektup bu saadece saanaa.Hiç mektup yaazmaadim ben hiç bole de aasik olmaadim.Sensiz hiç kaalmaadim soğuk geceler geçirmedim sensiz, aağlaamaadim gidenlerin aardindaan yaanmaadi yureğim aalev aalev ben hiç olmek istemedim aask için.su haalime baak baanaa bunu senmi yaaptin beni bu haale senmi getirdin.Saanaa saatir saatir aağlaadim goz yaaslaarimdaan mektuplaar bile yaazdim yaa aartik vaarmi bundaan sonraa benim için yaasaam vaarmi haayaatin guzelliği.Sen gittin yaa ben hiç aaçmaadim perdeleri baakmaadim gunese gulen gozlerimle kumsaaldaa yurumedim denizin kokusunu içime doyaa doyaa çekmedim sen gittin yaa ben hiç kendime gelemedim.Bu saatirlaar saanaa beni aanlaatsin benim saanaa aanlaataamaadiklaarimi soylesin.simdi ne yaapiyorsun nerdesin kimlesin aacaabaa sende beni dusunuyormusun ben hep seni dusunuyorum hep saanaa aağliyorum ben senin aaçini yureğime resmini baastirip aavunuyorum.Bu gidis oyle bir gidis ki aartik ben yaasaayaamiyorum nefes aalaamiyorum yokluğun çok zor be sevdiğim aartik daayaanaamiyorum.Dongel demeyi çok istedim gitme demeyide aamaa dilimi baağlaadilaar saanki, aardindaan sustum gozyaaslaarim bile aanlaataamaadi saanaa gitme diyemedi.Haatirlaarmisin son gecemizi doneceğim birgun dedin bekle geleceğim yaaninaa dedin.Sen gideli çok zaamaan geçti ben haalaa aayni yerde bekliyorum ne gelen vaar ne bir haaber,ve ben haalen umutlaa seni aaniyorum biliyorum gelmeyeceksin aamaa kendimi aavutuyorum.Çok sey oğrettin baanaa sevmeyi aağlaamaayi aamaa beklemeyi ve unutmaayi oğretmedin.aamaa ben senden sonraa birseyi oğrendim aayriliğin zaaten olumun ilk aadi olduğunu mezaar taasinin yaazdiğimiz son mektup olduğunu kefenin giydiğim son gelinlik olduğunu ve topraağin kaapaanaan son saayfaa olduğunu.
     

  • Yine kaaraanlıklaar icindeyim sevgilim sensizliğin dibine vurmuşş bu haayaatın sonunaa gelmişşim. Gunun en aaydınlık saaaatleri şşu aan aamaa ben gecenin en kaaraanlık saaaatlerini yaaşşıyor gibiyim doğru yaa sen gittin gideli benim hic aaydınlığım olmaadı ki. Haani derdin yaa baanaa guluşşune aaşşığım gözlerine haastaayım diye biliyormusun sevgilim senden sonraa gözlerimdeki ışşıltı gitti kimseye baakaamaadım saadece senin icinmişş onlaar sen gittikten sonraa hic gulmedim kimse görmedi senin o aaşşık olduğun guluşşumu. Kaac gece saabaahlaadım sensiz saayısını bende bilmiyorum aartık kaac kere yaalvaardım seni baanaa geri versinler diye kaac gece aağlaadım aadın dilimde hesaabaa kaatmaadım kimbilir kaac kere sensizliğe isyaan ettim aamaa duymaadın sevgilim ne aadın dilimde yaalvaardığım geceleri ne seni istediğim gunleri saaaatleri bilmedin sen. Yoksun sevgilim. şşimdi saanaa kokunaa ellerine guluşşune gözlerine meleğim demene o kaadaar muhtaacım ki aamaa senin bunlaardaan haaberin yok. Ben yine eskisi gibi her gece saanaa saarılıp uyuyorum sevdaam ben yine her saabaahaa gözlerimi seninle aacıyorum saanaa . daa dediğim gibi her saabaahaa senin icin uyaanıcaam her yeni gune senin icin baaşşlıyıcaam her gune seni bir kere daahaa görmek icin kokunu bir kere daahaa duymaak icin gözlerine son bir kez de olsaa baakmaak icin aacıcaam gözlerimi her gune seninle baaşşlaayıp her geceyi yine seninle bitiricem. Hic değişşmiyecek gerceğimsin demişştim yaa saanaa hic değişşmedin bende sevgin haalaa aaynı bende haalaa sevdiğim tek aadaamsın haalaa benim uğurum haalaa beni haayaataa baağlaayaan mucizemsin. Sevdim seni be uğurum senin beni sevdiğin gibi delicesine sevdim seni. Gözlerime baakıp meleğim diyeceğin gunu bekliyorum yine sevgilim seni cok özluyorum uğurum …

  • Hikaye : sevmeyen – sevilmeyen kız

    ben, erkek arkadaşımla arkadaşlarım vasıtasıyla tanışmıştım,aslında tam istediğim gibi bir insandı.arkadaşlarla her gittiğim yere o da geliyordu, mevkiside vardı, bu ilşkiye ben sevmeden istemeden başladım,ilk iki hafta iiyi güzeldi o çalışıyordu akşamdan akşama görüyoduk birbirimizi baen hiç görüşmüyoduk , görüştüğümüzdede hep yanımızda arkadaşlar oluyordu,ben bu ilşkiyi akadaşlarının yanında değil tek başımıza yaşamak istiyodum,onu tanımak, inanmak,güvenmek istiyodum ama olmadı soğudum,çok iyi bir insandı kimsyi incitmeyen bir insan ama olmayınca olmuyor işte,bende onu istemediğimi anladım ama ayrılmak isteyen ben olmak istemedim onun benden ayrılmasını sağladım ve ayrıldık ama ondan sonra onun gibiisni bulamadım o yüzden ben gerçek aşkın var olduğuna inamıyorum gerçek mutluluk gerçek aşk bence karşılıklı güven ve saygı içinde olur size dğer verene sizde değer o zaman gerçekten mutlu olacaksınız;ona dönmek istiyorum ama dönemiyorum, siz siz olun size değer verenin kıymetini bilin yaşadığınız günlerin kıymetini bilin

  • Fransız şair ve yazar Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de dünyaya geldi. Napolyon ordusunda general olan babası, imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrid’te valilik yaptı. Hugo, anne ve babası arasındaki geçimsizlikler nedeniyle genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı.

    Hugo ilkokula İspanya’da başladı ancak İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk ünvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir.

    Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Paris Hukuk Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimine maddi sıkıntılar yüzünden devam edemedi ve ayrıldı. Ayrıldıktan sonra kendini kitaplara veren Hugo, ilk şiirlerini de bu yıllarda yazdı. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen genç yazarı bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından bin frank aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.

    1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te. 1830 yılında Victor Hugo’nun Hernani piyesinin oynanmasından sonra romantiklerle klasik edebiyat taraftarları arasında “Hernani Savaşı” denilen tartışma basladı. Bu tartışma romantiklerin “klasizm” karşısında kesin zaferiyle sonuçlandı.

    Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, Fransa’da bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır.

    1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazan Hugo, 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1848 İhtilali’nden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1885’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.

    19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller”

    “Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.

    Hayata ahlâk ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlâkı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.

    Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı -namusuyla kazanılmış- paralarını alır, eski bir fahişe olan Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.

    Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar….

    Romanda Gerçekcilik

    19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, hiç şüphe yok ki, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır. Gerçekten de, 19.yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren Romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, romanlarında Fransız tarihini ve toplumsal hayatının bütün renkleri ve ayrıntılarıyla “resmetmiştir”. Bu resme dikkatle bakıldığında, yaşam biçimlerinin farklılığının mekanda ve eşyalarda simgeleştiği fark edilecektir; mahalleler arasındaki ayrım, katı kurallarla düzenlenmiş toplumsal kastlar gibidir.

    Balzac’tan yaklaşık yirmi beş yıl kadar sonra, 1861 de yazdığı “Sefiller” romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris’in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. “Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir(…) Paris’in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (…) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris’in kaldırımlarına atılmak denir”. Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiç bir “nesnel” incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.
    “Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir. Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille…

    Bütün bu övgülere rağmen, “Sefiller”in aksayan pek çok yanı da var. Mesela, Goethe’ye göre, Hugo’nun yarattığı sahneler ve olayları dikkatle izleyip aktarışı, okuyucuyu hemen etkiler, “fakat karakterler doğal canlılığın izini taşımazlar hiç. İplerinden öteye beriye çekilen yaşamsız, sıradan kişiler zekice bir araya getirilmişler, fakat tahtadan ve çelikten iskeletler, yazarın en garip durumlara sokarak, eğip bükerek, işkence ederek, kırbaçlayarak, vücutlarını ve ruhlarını kesip biçerek çok zalimce uğraştığı içi doldurulmuş bebekleri ayakta tutuyor, ancak bu oyuncak bebeklerin eti ve kanı olmadığı için, yazarın yapabildiği tel şey, yapıldıkları paçavraları yırtmaktan başka bir şey olmuyor; bütün bunlar, önemli derecede tarihsel ve retorik bir yetenek ve canlı bir hayal gücüyle yapılıyor”….

  • bir sevdanın gülünü sisli ufukların yağmurların da bırakarak; gözlerden uzak, gönülden ırak kalmıştım. kalıp\’ta
    donan ruhum erimiş, satırlar da duran hasret kalbime inmişti. günümüzün tozlu kirpiklerinde anılar canlanmış, ruhumdaki yarada kanamaya başlamıştı.
    kalbimin baskısının ve ruhumun sancısının okları muhakememi açmış, izan muhasebesiyle aşmıştı. benliğimin solduğu, irademin dolduğu ve yüreğimin hicranla yoğrulduğu taşkınlıklar da boğuluyordum.
    kah… tabiatın yeşil boyasında bedenimi kapatarak,
    kah… sahiller boyu ufukların çizğisine doğru ayaklarımı sürüklüyerek,
    kah… İstanbul\’un geniş ensesinde kaldırımları çiğniyerek:
    vakitlerimin damlasında akan sen, hayallerimin aynasında sen, gözlerimin boğultusun da sen…
    düşüncelerime yığılan, duygularıma çarpan kelimelerin önüne geçemiyerek sellerin taşkınlığında süreklenerek
    haykırıyorum.
    selamlar sana: kelamlar seninle buluşsun. canım ay. k…
    buhramla tütsülenen duygu atmosferinin çilesi ile: yosun tutmuş zamanın koyu boşluğuna; zihnimi yapıştırarak,
    fikrimi yaslıyarak süzülüyorum. anlık kuyulara akan hatıraların perdesini aralıyorum. İzanım durmuş ve ruhum dalmış olarak film şeritleri beyaz sayfalara yayılıyor.
    Çocukluğumun basamaklarında; gül kokulu, şen dokulu sevdanın izlerini takip ediyorum… islerini anlık kuyuların kovalarına batırıyorum…
    sevginin yakınlığından uzaklaşarak, sessizliğe kapanan. gölgenin ve bulanık çehrenin peşinde olan ben..!
    hani… gözlerin gözlerimde eriyordu.
    hani… sesin sesimi arıyordu.
    hani… nefesin nefesimi soruyordu.
    zihnimin odasını altüst eden, fikrimin adasını işğal eden, vicdanımın yarasını işret eden: bir zamanların yanlızlık
    gülünün samimi ve içten sevdası.
    sen izanımın bünyesinde, haliyemin bütünlüğünde gölgeli varlıksın. sürekli zihnimi, fikrimi kemirip duran varlık.
    zamanların çarkında: gölgenin kelepçesinde peşinden sürükleyen darlık.
    sevdanın yanlızlık gülü olan: ay. k…
    karanlığın aynasından sıyrılarak; ruh güzelliğinle, gönül zenğinliğinle, duygu enginliğinle… gözyaşı ve gönül yası ile birikmiş kuyumdan su alırmıydın.
    hatırlarsın; ilkokulun ilk sınıfında senin bana yaptığın ilanı aşkın mührünü. İlan sözle değildi. ne olur gözlerin küçülmesin, gönlün ezilmesin: anlatıyorum… sıra arkadaşlarımla oturup konuşurken, sen aniden iki kolunu; incecik boynuma dolayarak sağ yanağımdan öpmüştün. geriye dönüp baktığımda senin zafer kazanmış edalarla tatlı gülümsemenle karşılaştım.
    eminim ki; şimdiler de bu yaptığın hareketi hatırına geldikçe kendinden utanıyorsundur. Çocukluğun gamsız ve
    idraksiz silselesinin içinden geldiği gibi davranışlar özğürlüğü bunlar.
    hatırlarsın, bazen okul çıkışlarında beni beklerdin. omuzun kollarıma yaslanarak evlerimize dönerdik. ben bir üstte,
    sende bir alttaki sokakta bulunurdun.
    hani… okulumuzun olmadığı günler de sokakğında karşılaşırdık ta nasılda gülümserdin. sanki seni görmeye gelmişim gibi. o anda dünyalar senin olur: için içine sığımaz alak gösterirdin.

    hani okulun en uzun boylusu olduğum için \’ sırık\’ derdin. bunu söylerken tatlı tatlı kırıtırdın. ben de; yüzümü buruşturak, başımı eğerek alınmış röllerine bürünürdüm. sen ise hemen pişmanlık duyar ve kalın sesle \’ Özkaaan\’\’ diyerek sarsardın.
    geride bıraktığın o çocuk şimdide boyu uzun. beni görsen: şakaklarıma hafif kar düştü, yüzüm ince kırıştı, alnım ve ellerim nasır bağladı.
    kıskanırdın, kem gözlerinden sakındırırdın. kız arkadaşların benimle konuşmak istese onları iter, birileri baksa
    önünü keserdin. okulun bahçesinde oyunlar oynardık; mendil kapmaca, çember olup dönme ve daha farklı oyunlar.
    mendili daha çok benim arkama bırakır: farkedince de peşinden koşardım. elele tutuşarak şarkılar söylüyecek olsak yabancı elleri kırar ve ellerime yapışırdın. nasılda mutlu olurdun: benim gözümde eriyecek, ellerim elini tutacak ve sadece benimle konuşacak: sahiplenme isteğin.
    hatırlarsın… İlkokulun dördün cü sınıfına gelmiştik. beni senden kopartan kiralık evimizden, bir kaç kilometrelik
    uzaklıkta ki satın aldığımız eve taşınma olmuştu.
    bir ılık sonbaharın günlerinde, semayı karabulutların ördüğü saatlerin akşamında: okulun koridorlarında yanlız sen ve ben vardık. nasılda bedenin sarsılarak: gönlünün içi yanıyordu. kaybetme korkusundan gözbebeklerimin içine işliyerek oyuyordun. dışarının fırtınalı esintisiyle beraber hafif yağmur yağmaya başlamıştı. senin acı dişli bakışlarından koparak: pencereleri tokatlıyan yağmurları izlemeya başlamıştım. pencerede yansıyan başımda ki yağmurla bir süre öylece kalmıştım. sonra senin ıslak yüzün penceredeki yüzüme değmiş ve şunları söylemiştin.
    \’ Özkan ne olur gelicen değilmi. bekletme beni, ne olur gelirsin değilmi. \’
    islanan yanakların, islenen küçüçük yüreğinin korlarını üflemeye gayret ederek senden kopmuştum. acımasızca döğen yağmura bedenimi bırakarak karanlık sokaklarla dertleşerek yürümüştüm. ertesi günde yeni okuluma merhaba diyecektim.
    \’ Özkan ne olur gelicen değilmi. bekletme beni, ne olur gelirsin değilmi. \’
    ve… bu bizim son görüşmemiz olacaktı.
    ah… başımı taşlarla vursaydım.
    ah… kaşımı iğnelerle batırsaydım.
    ah… yaşımı balyozlara vurarak, çocukluğumda bıraktığım gülüme dönseydim.
    gitmedim. hiç gitmedim: çünkü unutmak, maziden silmek, sevdadan koparmak istiyordum. ama geçen bunca yıldan sonra da unutamadım seni.
    beni beklemiştin, yolumu gözlemiştin. ders sırasın da kapı açılacak; sırığım ve yakışıklım \’ Özkan \’ görünerek hasreti
    donduracak diye. kapılar açılmadı, sokaklar aralanmadı. böylece dudaklarını ısırarak, dişlerini sıkarak boynunu kırdın
    ve mahsunluğun girdabına kapılarak ağlamış, ağlamıştın…
    bunları biliyorum çünkü: aynı sınıfımız da okuyan akrabam \’ murat \’ söylemişti. allah şahidimdir ki bu olanları bana
    okuldan mezun olduktan sonra anlattı da: bir kaç yıl kendisine kırgın ve kırgın kaldım. niye bana bunları zamanın da
    söylemedin diye.
    İnan. daha sonraları seni aradım. sana kavuşma özlemleri ile yanıp tutuşmuştum…
    sevdanın yanlızlık gülü. canım ay. k…
    okuduğun \’… anadulu İmam hatip lisesinin \’ nizamiyesi önünde bazı zananlar seni beklemiştim. en sonunda bekçi ve hocaların sövüp, itmesi sonucu uzaklaştırıldım. hatta bir kaç kere de üç katlı apartmanın en üst katında ki evinizin önüne gelmiştim: kapınızı çalmaya cesaret edemedim. kavuşamadık, buluşamadık seninle.
    Şimdi ise sana;
    ses olsam… sesim kalın duvarlara çarpıyor ve içimde feryat olarak yankılanıyor,
    nefes olsam… nefesim donuyor ve ruhum boğuluyor,
    ellerimi uzatsam… ellerim boşlukta saplanıyor ve idrakim duruyor.
    sevdanın yanlızlık gülü. canım ay. k…
    rabbim bilir. Şimdiler de nereler de ve ne yapıyorsundur.
    belki mutlu bir evlilik ocağında sana bağlı eşin ve şefkatle üzerlerine titrediğin evlatların vardır. allah her daim bahtiyar kılsın: İnşaallah.
    ya da… evet hepimizin dünyada ki imtahandan sonra hesapların düşüleceği; ahırete menzil olan kabirdesindir.
    bedenini toprağın sıkarak sakladığı, gelinlik gibi kefenin içinde ki kabir misafiri.
    belki de bunlar olmamıştır: hayallerin mahsülü olsa da. evlenmemişsin, henüz beğenebileceğin kısmetin kısmetin çıkmamıştır. karşına çıkarak, ailenin de rızasını alarak: \’ beni eşin olarak, kabul ettinmi \’ derdim.
    evet bu tesellli mahsüllerin hayalleri. belki de bana olan derin kırgınlığınla; maziye sünger çekerek, defteri kapatmışsındır.
    ama; ben ise seni hiç unutamadım. canım gülüm ay. k…
    sevdanın yanlızlık gülü: ay k…
    genişleyen vicdanımın ağır tokmakla vurulan feryadı, yaralanan gönlüme akan yaygın kanlardan: bu satırların gölgesi gölgeni bulsun.
    selamlar seninle buluşsun. satırlar senin gözünü öpsün. kelamlarım kırgınlığını dindirerek tutsun. canım: ay. k…
    ne olur bir ses ver: kalbim ferahlansın.
    ne olur bir nefes ver: duygularım sefahatlansın

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat