• İtiraflar 22.07.2010 1 Comment

    Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş. Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki “Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.” Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış. O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş. “Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler” diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş. Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses “gel” diye bağırmış. Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses “girsene içeri” demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş. Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek.. Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş “güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz? ” Hayvanlar hep bir ağızdan “bizce uygun” demişler. Yaşlı adam kıza dönerek “burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir” demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra “o kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde? ” Hayvanlar seslenmişler “onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir! Bunun üzerine yaşlı adam “haydi merdivenden yukarı çık. Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım” demiş. Kız yukarı çıkmış. Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş. Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş.

    Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın “benim suçum yok. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti… Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir.” Oduncu güneş doğmadan kalkmış. Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş: “Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz!” Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş. Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış. Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş. “Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?” Hayvanlar aynı yanıtı vermişler “bizce uygun” demişler. Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar “onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerde geçirirsen geçir!” Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş. Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş.

    Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler. Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıp durmayacak!” Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. “En sevgili yavrumu da mı yitireyim?” demiş. Adam da “merak etme, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim. Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolu gösterirler.” Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş. Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş. Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yine hayvanlara sormuş “güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz.?” Onlar da bir ağızdan “bizce uygun” demişler! Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş. Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra “ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim” demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş: “Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim” demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız “artık ben de dinlenmeliyim” demiş. Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış. Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş. Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş. Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış.

    Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyandığı zaman bir de ne görsün? Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlarda yeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fil dişindenmiş. Üstündeki yorgan kırmızı kadifedenmiş. Yanındaki bir sandalyenin üzerinde incilerle işlenmiş bir çift terlik duruyormuş. Kız bunları düşte gördüğünü sanmış. Fakat içeriye çok şık giyinmiş üç uşak girmiş. Ne gibi buyrukları olduğunu sormuşlar. Kız “gidin, şimdi yataktan kalkacağım, yaşlı adama çorba pişireceğim. Güzel tavukla güzel horoza, alacalı güzel ineğe de yem vereceğim.” Kız yaşlı adamın kalktığını sanıyormuş. Onun yatağına bakmış. Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek yatıyormuş. Dikkatle bakınca bu adamın hem genç, hem de güzel olduğunu görmüş. Adam uyanmış. Yatakta doğrulmuş “ben bir prensim demiş, kötü bir cadı beni ak saçlı, ak sakallı bir yaşlı kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı.Bir tavuk, bir horoz ve alacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu. Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyi seven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun. Cadının yaptığı tılsım, bu gece yarısı senin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayıma dönüştü.”

    Yataktan kalkınca prens üç uşağını kızın ana-babasına yollamış. Onları düğüne çağırmış. Bu sırada kız “ama benim öbür kız kardeşlerim nerede?” diye sormuş. Oğlan yanıt vermiş: “Onları mahzene kilitledim. Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallı hayvanları aç bırakmayıncaya kadar bir kömürcüye hizmetçilik edecekler! ”

    Tags: , ,

  • İtiraflar 05.09.2009 No Comments

    Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış…Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

    “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep.

    Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.”Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.” Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş…Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.”Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..” “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.”Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.”O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.” Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…” “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.” Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: “Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

    Tags: , ,

  • İtiraflar 02.09.2009 No Comments

    1. Dünya Savaşı’ndan kalma bir Hikaye.
    Savaşın en kanlı günlerinden biri.
    Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
    Insanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
    Asker teğmene koştu.
    -“Teğmenim, firlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?” -“Delirdin mi ?”der gibi baktı teğmen.
    -“Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş.
    Büyük olasılıkla ölmüştür bile.
    Kendi hayatını da tehlikeye atma” Asker ısrar etti.
    Teğmen: -“Peki.
    Git o zaman.
    ” Inanılması güç bir mucize.
    Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
    Onu sırtına aldı koşa koşa döndü.
    Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
    Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.
    Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü : -“Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim.
    Bak haklı çıktım.
    Bu zaten ölmüş.
    ” -“Değdi teğmenim” dedi asker.
    -“Nasıl değdi ?” dedi teğmen.
    “Bu adam ölmüş görmüyor musun?” -“Gene de değdi komutanım.
    Çünkü yanına ulaştığımda henüz yaşıyordu.
    Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için.
    ” Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı teğmene: -“Jim !.
    Geleceğini biliyordum!.
    ” demişti arkadaşı.

    Tags: ,

  • İtiraflar 31.08.2009 No Comments

    Konfüçyus demiş ki: “Eğitimli insanların dokuz düşüncesi vardır.  

     

    1-Baktıklarında, berrak görmeyi düşünürler. 

    2-Dinlediklerinde, iyi duymayı düşünürler.

    3-Görünüşleri bakımından, sıcak olmayı düşünürler. 

    4-Davranışlarında, saygılı olmayı düşünürler. 

    5-Konuşmalarında, doğru olmayı düşünürler. 

    6-Işlerinde, ciddi olmayı düşünürler.

    7-Kuşkuya düştüklerinde, soruları nasıl soracaklarını düşünürler… 

    8-Öfkelendiklerinde, sorunları düşünürler. 

    9-Kazancı gördüklerinde, adaleti düşünürler.”

    Tags: , ,

  • İtiraflar 31.08.2009 No Comments

    Hayat yolunda birçok manzarayla karşılaşırız.
    Kimimiz karşılaştıklarının değerini bilir, kimimiz ise birçoğunu görmeden geçip gider yanı başından.
    Bu yolun diğer yollardan farkı aynı yoldan, aynı şartlar altında bir daha geçememizdir.
    Gözümüz hedefe o kadar kilitlenir ki karşımıza çıkan diğer fırsatları görmeyiz bile.
    Ve birgün kendimizi hedeflediğimiz noktadan çok farklı bir yerde bulabiliriz.
    Elimizde kalan ise sadece değerlendirilmemiş bir çok fırsat ve koskocaman bir “keşke” olabilir.
    Bahçedeki en güzel gülün peşinde koşarken birgün kendimizi cılız ve yaprakları solmuş bir gülle bulabiliriz.
    Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış.
    Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş.
    Kendisiyle evlenmek nice prensi nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş.
    Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş.
    Ama kız onu da reddetmiş.
    Aradan uzun yıllar geçmiş.
    Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış.
    Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış.
    Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş.
    Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş.
    Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş.
    Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş.
    Birgün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş.
    Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış.
    Üstelik zengin bile değilmiş.
    Çok merak eden adam, kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış.
    Kız kapıyı açınca kendini tanımış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş.
    Kız da ona arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse cevabı vereceğini, bu arada tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş.
    Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış.
    Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.
    Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış.
    Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş.
    Derken bir de bakmış ki bahçenin gülünü getirmesini beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül.sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir gülü koparıp kıza götürmüş.
    Bahçenin en güzel Bunun üzerine adama dönen kız söyle demiş: “Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın.
    Bu yüzden gençlik gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir.”

    Tags: ,

  • İtiraflar 31.08.2009 No Comments

    Arjantin’li ünlü golf oyuncusu Robert de Vincenzo, yine bir turnuvayı kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş ve kulüp binasına gidip oradan ayrılmak üzere hazırlanmıştı.
    Bir sure sonra binadan çıkıp otoparktaki arabasına yürürken yanına bir kadın yaklaştı.
    Kadın başarısını kutladıktan sonra ona çocuğunun çok hasta ve ölmek üzere olduğunu anlattı.
    Zavallı kadının hastane masraflarını ödemesi olanaksızdı.
    Kadının anlattığı öykü De Vincenzo’yu çok etkilemişti, hemen cebinden bir kalem çıkarttı ve turnuvadan kazandığı paranın bir miktarını yazdı çek defterine.
    Çeki kadının eline sıkıştırırken de ona, “Umarım, bebeğinin iyi günleri için harcarsın” dedi.
    Ertesi hafta kulüpte öğle yemeği yerken, Profesyonel Golf Derneği’nin bir görevlisi, Vincenzo’nun yanına geldi: “Otoparkta görevli çocuklar bana geçen hafta turnuvayı kazandıktan sonra yanına bir kadının geldiğini ve senin onunla konuştuğunu söylediler bana” dedi.
    De Vincenzo, evet anlamında başını salladı.
    “Evet” dedi görevli.
    “Sana bir haberim var.
    O kadın bir sahtekardır.
    Üstelik hasta bir çocuğu da yok.
    Seni fena halde kandırmış, arkadaşım.” De Vincenzo, “Yani ortada ölümü bekleyen bir bebek yok mu?” dedi.
    “Hayır, yok ” dedi görevli.
    “İşte bu, bu hafta duyduğum en iyi haber.” diye karşılık verdi De Vincenzo…
    AYNI PENCEREDEN DIŞARI BAKAN İKİ ADAMDAN BİRİ, SOKAKTAKİ ÇAMURU, DİĞERİ İSE GÖKTEKİ YILDIZLARI GÖRÜR.
    Frederick Langbridge

    Tags: , ,

  • İtiraflar 31.08.2009 No Comments

    Bir gülümseme insana hiçbir şeye mal olmaz.

    Fakat çok şey kazandırır.

    Vereni fakirleştirmeden alanı zengin eder.

    Gülümseme sadece bir an sürer, fakat anısı bazen sonsuza dek yaşar.

    Hiç kimse onsuz yaşayabilecek kadar zengin veya güçlü değildir.

    Gülümseme evde mutluluk, işte başarı yaratır.

    Dostluğun ve içtenliğin parolasıdır.

    O, yorguna dinlenme, üzgüne neşe verir.

    Böyle olmakla birlikte, satın alınmaz, rica ve minnetle elde edilmez, ödünç alınmaz veya çalınmaz, zorla sahip olunmaz.

    Çünkü kendiliğinden verilmedikçe kimsenin işine yaramaz.

    Bazı kimseler size gülümseyemeyecek kadar yorgundurlar, onlara siz gülümseyiniz.

    Gülümsemeyenlerin güleryüz görmeye gereksinimleri herkesten çoktur.

    Tags: ,

  • İtiraflar 27.08.2009 No Comments
    İNSANLAR DA ÜLKELERE BENZİYOR;
     
    SINIRLARI VAR, YÜZÖLÇÜMLERİ...
     
    YASALARI VAR, BAYRAKLARI, İLKELERİ...
     
    KİMİ DAĞLIK BİR ARAZİDİR;
     
    KİMİ KIRAÇ,
     
    KİMİ BEREKETLİ...
     
    KİMİ DARDIR, KİMİ ENGİN GÖZ ALABİLDİĞİNE.
     
    KİMİNİN SINIRLARINDAN PASAPORT DENETİMİYLE GİRİLEBİLİR...
     
    ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GEÇEBİLİRSİN KİMİNDEN İÇERİ...
     
    SONUÇTA NE KÜÇÜMSE İNSANLARI DERİM,
     
    NE DE ÖNEMSE GEREĞİNDEN ÇOK...
     
    AMA ANLAMAYA ÇALIŞ;
     
    NEDİR SINIRLARININ VARABİLECEĞİ SON NOKTA,
     
    NEDİR VE NE KADAR GENİŞLEYEBİLİR YÜZÖLÇÜMLERİ

    Tags: , , ,

  • İtiraflar 30.07.2009 No Comments

    O gün çok telaşlıydı. Sabah namazından sonra uyumamış, iftara gelecek olan misafirler için hazırlık yapıyordu.Mükemmel bir masa hazırlamalıydı. Çünkü evine ilk kez gelecek olan insanlardı bunlar.

    Eşi o beldenin sevilen doktorlarındandı. Hastanede ki tüm doktorları, hemşireleri çağırmışlardı iftara. Her şeyin mükemmel olması için uğraşıyor, tüm marifetini sergilemek için kan ter içerisinde çabalıyordu. İki çocuğunu da okula gönderdikten sonra bir taraftan hızla hazırlık yapıyor, bir taraftan da pişen yemekleri kontrol ediyordu. Camların tozunu alırken üçüncü kattan aşağı doğru baktı. Karşı arsadaki gecekondu sobasını yakmış olacak ki, kara dumanlar onun camına kadar yükselmişti.

    – Ne yakıyorlar bunlar böyle.Etrafı kötü koku ve is sardı” diye söylendi. Hışımla kapattı camı. Bu kötü kokunun evini de kaplamasını istemiyordu.

    Geniş salona iki ayrı masa kurdu.Özenle sıralanmış tabaklar, ortada muhteşem süslenmiş salatalar, tepsilerde dilimlenmiş çeşitli börekler, birbirinden farklı bir yığın tatlı çeşitleri, tencereler dolusu etli yemekler ve çeşidi özenle tablo gibi dizdi masaya.Manzara onun bile iştahını kabartmıştı. Her şey çok mükemmel görünüyordu.Masalarda eksik olup olmadığını kontrol ederken ikindi namazını geciktirdiği geldi aklına. Hızla abdest alıp namaza durdu.Nihayet namazını bitirmişti ki, aklına meyva almadığı geldi. Her şey hazırdı. Misafirlerde ezan okunurken geleceklerdi. Hazırlanıp manava gitmek üzere çıktı evden. İnsanlar koşar adımlarla evlerine gidiyorlardı. Oruç tutanlar iftara yakın ne kadar da telaşlı oluyorlar diye geçirdi içinden. Manava geldiğinde gözü birbirinden güzel meyvelere takıldı. Dört-Beş çeşit meyve aldı. Poşetleri zor taşıyordu.

    – Aslında tüm bu yaptıklarım ve aldıklarımla bir tabur asker doyar. Biraz abarttım galiba. Ama olsun mübarek günde gelenlere ikram etmek lazım. Hem beni bir şeyden anlamayan beceriksiz biri olarak görmelerini istemiyorum. Diye avuttu kendini. Elindeki poşetler gittikçe ağırlaşıyordu sanki. Gecekondunun önünde durup poşetleri yere bıraktı. Karşıdaki kendi evinin penceresine baktı sonra. Camları temiz görünüyordu. Sonra gecekondudan çıkan duman geldi aklına. Arkasını döndüğünde ufacık bir camdan içeriye doğru baktı.Bir insanın bile zor sığdığı bu mutfakta nasıl yemek yapıyorlardı?İçeriden gelen seslere ister istemez kulak verdi. Bir çocuk sesiydi bu. Annesine sürekli sorular soruyordu. Annesi de üzgün bir ifade ile sabırla karşılık veriyordu ona.

    – Anne iftara ne kadar kaldı?

    – Yarım saat yavrum

    – Peki iftarda ne yiyeceğiz anne. Sahurdan kalan makarnayı mı?

    Annesi biran duraksadıktan sonra:

    – Evet yavrum. Ne güzel değil mi? Allah’a şükretmemiz lazım onu da bulamayanlar var, dedi.

    – Peki anne babam Almanya’dan dönünce sucukta yer miyiz?

    Annenin sesi titriyordu. Kesik bir ses tonuyla;

    – İnşallah yavrum inşallah.

    – Ama hep inşallah diyorsun. Babam hiç gelmiyor. Neden gelmiyor babam bizi unuttu mu yoksa?

    – Orada çalışıyor ya yavrum.

    – O zaman neden sana para göndermiyor?Sen neden başkalarının evlerini temizlemeye gidiyorsun o sana gönderse ya!..

    – Para biriktiriyor yavrum. Geldiğinde çok parası olsun sana her istediğini alabilsin diye para biriktiriyor. Hadi gel istersen makarnayı ısıtalım. Bak iftara az kaldı. Soframızı bir güzel kuralım seninle. Sonra dua edelim. Allah’ım verdiğin nimetlere hamdolsun diyelim ki nankör bir kul olmayalım değil mi yavrum?

    Annesi elinden tutmuş oğlu ile mutfağa girdiğinde camdan onları dinleyen kadını fark etti. Onları dinlemesine bir anlam verememişti.

    – Buyurun bir şey mi istemiştiniz?

    – Başım döndü biraz içeriye girebilir miyim biraz dinlenip gideceğim.

    – Tabi buyurun.

    Genç kadın içeriye adım attığında ise üzüntüsü daha da arttı. Elindeki poşetleri oturduğu yere bıraktı.Onları dinlediği anlaşıldığı için utangaç ve titrek bir ses tonuyla güçlükle konuşmaya çalıştı.

    – Ben karşıdaki komşunuzum. Kaç senedir burada oturuyoruz ama bir türlü tanışamadık. Karlıda ki apartmanın üçüncü katında oturuyorum adım Mukaddes. Ya sizin?

    – Benim de münevver.

    – Tanışmak bugüne nasipmiş Münevver hanım. Tanıştığımıza memnun oldum, derken çocuğa baktı. O kadar mahzundu ki…

    – Oruç tutuyor musun yavrum?

    – Evet tutuyorum teyzeciğim” Çocuk annesine dönüp:

    – Anne ben dışarıda ezanı dinleyeceğim okununca sana haber veririm. Diyerek dışarı çıktı. İki kadın baş başa kalmışlardı.İkisi de konuşmuyor derin bir sessizlik içerisinde yere eğilmiş, utangaç bir şekilde oturuyorlardı. Sessizliği doktorun eşi bozdu.

    – Eşiniz yok galiba”

    – Eşim… Almanya’ya çalışmaya gitti. Orada ikamet etmesi için Alman bir kadınla evlenmesi gerekiyormuş. Anlaşmalı bir şekilde boşandık. O günden sonra ne aradı ne sordu. Beni de çocuğunu da unutmuş demek ki. Çocuk sürekli onu soruyor. Yalan söylemek zorunda kalıyorum. Küçücük dünyasında kurduğu hayalleri yıkmak istemiyorum.

    Mukaddes hanımın gözleri buğulandı. Çevresinde bu kadar yakınında yardıma muhtaç ve zor durumda olan biri vardı ve o bunu bilmiyordu. Kendini çok kötü hissetti. Onların iftar yemekleri makarna ile, evinde hazırladığı değişik yiyecekleri kıyasladı. Utancı daha da artmıştı. Allah’a nasıl hesap verecekti?

    “Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.” Diyen Resule nasıl ümmet olacaktı?O gün tüm uğraşılarının aslında bu dünyalık olduğunu düşündü.Ezana birkaç dakika kalmıştı ki, kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

    – Komşu ben bugün sizi iftara davet etmek için gelmiştim. Bunu geciktirdiğim için beni affedin. Allah da beni affetsin. Hadi buyurun bize gidiyoruz hep beraber iftar açmaya
    381 kez okundu.

  • İtiraflar 22.07.2009 No Comments

    Dün gece saat 10 civarlarında annem aradı ve hemen yanına gelmemi istedi. Koşarak siteye yaklaşırken, aşağıdaki ışıkları ve kalabalığı farkettim. Karşıdaki inşaat halindeki binanın 6. katında beyaz gömlekli bir beden görünüyordu. Anneme çıktım, telaşlı ve gergindi. Balkondan yaklaşık 1,5 saat izledik delikanlıyı. Ambulanstaki görevliler, itfaiye erleri, onlarca polis, aile, eş dost; kimse ikna edemedi delikanlıyı. Ben önce “Devletin memurunu meşgul ediyor!”diye kızdım. Daha sonra “Eğlence çıktı be, çekirdek de olsa tam izlenirdi bu soytarı.” diye dalga geçtim. “Nasıl olsa birazdan inecek aşağı, bir temiz dövelim de görsün gününü!” bile dedim anneme. Henüz cümlem ağzımdayken delikanlı ellerini iki yana açtı ve “Fatmaaa” diye bağırarak kendini aşağı bıraktı. Aman Yarabbi! Kurtarma balonunun kenarına bile değmeden yere çakıldı. O anda dizlerime vurmaktan şu an neredeyse yürüyemiyorum. Annem kendinden geçti, ben ağlamaktan uyuyamadım. Oysa ben neler düşünmüştüm, kendimden utandım. Hayatımdaki en büyük dersti bu bana. Eğer yaşarsa kapısına gidip af dilemeliyim, yoksa bu vicdan azabı beni içten içe yok edecek.

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat