Hikayeler, Hikayesi

Senin Hikayen

Fantazi Hikayeleri’ Kategorisi

Kusursuz Katil

leylekler havada kavisler çiziyor, günün monoton havasına az da olsa bir heyecan katmak için çabalıyordu.ağaçların arkasına sinmiş olan İstanbul, kainatta yaşayan her canlının içine huzur dolduruyordu kuşkusuz. 2028 yılındaki 7 şiddetindeki depremde yerle bir olan kızkulesi’nin 20 kat daha büyütülmüş halinin inşaatı devam ediyor, eşsiz manzaranın sakinliğine gölge düşürüyordu.
günü eline geçirmiş olan güneş, yavaş yavaş yerini karanlığa bırakıyor, canlıların suyla sıvılaşmış koltukaltlarını az da olsa rahatlatıyordu. İnsan ahlakının 20. yüzyıldan beri evrim geçirmiş hali, sokakları yavaşça sömürüyor, geride kalanları çaresizliğe sürüklüyordu.
sokakta binlerce gölge yüzercesine hareket ediyordu. gecekonduların taş duvarlarının üzerinde dans ediyormuş gibi görünen binlerce gölge vardı etrafta. kamburu iyice çıkmış binlerce gölge…
kaynaksız gölgelerdi bunlar.Öğle vakti kaldırım taşlarını minik adımlarla geride bırakırken önümüze düşen ufak karaltılardan değillerdi.onlar sadece gölgeydi.kamburu iyice belirmiş, yaşlı gölgeler.zaten çağ ‘gölgeler Çağı’ydı…
geçmişte veya gelcekte.ne zaman olursa olsun İstanbul’un en fiyakalı semtiydi etiler.sosyetenin tanınan yüzleri, ünlü iş adamları vs. hepsi orada yetişmişlerdi.
etiler’in tenha köşelerinden birinde otururdu servet. Öyle çok zengin değildi. Şu kola kapaklarında çıkan şifreler kazandırmıştı ona evini.
süper lüks evinin içindeki, bit pazarından alınmış eşyalar evle büyük bir zıtlık içindeydi. dayalı döşeli evin salonundaki new-mikro-tv’nin yerine siyah beyaz görüntü veren bir kutu yerleştirmişti.tüm bu paçözlüğe rağmen, servet’in içi, şaşılacak derecede rahattı.onun gösteriş merakı falan yoktu.
adam, dairesinin kapısının önüne geldiğinde, çelik kapının yanındaki mini-klavyeye birkaç rakam tuşladı. ekranda çıkan ‘plase wait’ yazısını bir iki saniye izledikten sonra kapı kısık bir ‘çıt’ sesiyle açıldı.
servet, hızla dairesinin içine süzüldü. kapıyı arkasından kapattığında içi oldukça rahatlamıştı.ne de olsa dünya tehlike doluydu.
evinin lüks salonuna doğru hareket ederken gölgesinden çıktı. tekrar ete bürünmüştü.servet, gülümsedi.gölge olmak sıkıcı olduğu gibi bir o kadar da eğlenceliydi.zaten servet, bu eğlenceyi hak etmişti.
2039 yılında dünyaya bir kahraman çıkagelmişti.güçlü bir kahraman değil. zekî bir kahraman. tüm dünyanın kafasını kurcalayan soruları bilimsel yöntemlerle bir bir cevaplamış ve kanıtlamıştı. birçok teknolojik icadın mucidi olan lawrance rusk, aynı zamanda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük başarısının tek aktörüydü.
genç bilim adamı aynı zamanda dünyanın en lüks oteller zincirinin tek varisiydi. tabi bu lüksünü de kullanmayı bilmişti. uzayda yapay gezegenler inşa edip üzerlerine süper-lüks oteller kurdurtmuştu.o zamanlar dünyanın en zengin adamı olan arnold cooper ölmek için star-city’yi seçmişti.
her bakımdan halkın sevgisini kazanmış olan lawrance, 2068 yılında yani altmış beş yaşındayken amerika birleşik devletleri başbakanlığına adaylığını koymuştu. beyazların yanında, siyahların da bir kısmını kendine hayran bırakmayı becermiş olan ünlü dahi, seçimi açık ara farkla kazanmış ve tüm basın mensuplarının önünde ellerindeki tüm nükleer bombaları yok etmişti. hoş, istese daha güçlü bir patlayıcı üretebilirdi ama dünya bunu umursamıyordu.
bu kusursuz insan başkan olmasının tek amacı buymuş gibi, beyaz saray’a çıktığının ikinci haftasında kurula yeni bir fikir sunmuştu:65 yaşını kusursuz bir sicille dolduranlar ödüllendirilmeli!!!
fikir, kurul tarafından hoş karşılanmıştı. ama bir sorun vardı. Ödül ne olacaktı? para mı?hayır. star-city’de yaşama hakkı mı?hayır?e o zaman ne olacaktı?
tüm bu sorular kurul üyelerinin kafasını kurcalarken amerikalı dahi lawrance, bu soruna da bir çözüm bulmuştu:onları gölge yapalım…
lawrance’in fikrine kahkahalarla gülen kurul, bunun bir espri olduğunu sanmıştı. lawrance’in espri anlayışı güzeldi doğrusu.tüm bu kahkahalara ufak bir tebessümle eşlik eden adam, şamata bittiğinde orta parmağını başparmağına sürterek tiz bir ‘şık’ sesi çıkarmıştı.
başkanın parmağına şıklatmasıyla, anında odanın oval ahşap kapısı açılıp, içeri yaklaşık iki metre boyunda büyükçe bir makine getirilmişti. makinenin içine bir insan rahatlıkla sığabilirdi. en iyi kalite çelikten üretilen bu makinenin içinde olup biteni gözlemek imkansızdı.bunu sadece o makinenin içine girenler bilebilirdi.
tüm üyeleri, alayla süzen lawrance, kurulun en yaşlı üyesi olan michael sexton’dan makinenin içine girip gözlerini yummasını istemişti. michael, başını sallayarak makinenin az önce kapalı olan kapısından içeri girmişti. gözlerini yumduktan sonra neler olduğunu bir tek tanrı biliyordu.
yaklaşık on beş dakikalık bir gürültüden sonra makinenin kapağı aralanmıştı. ama içeride michael’den eser yoktu. İçerdekiler yalnızca michael’a çok benzeyen bir karaltıdan ibaretti.
“hey lawrance.dostum çok mutluyum.”lawrance, karaltıyı sıkıca kucaklamıştı. İşte o gün ‘gölgeler Çağı’ başlamıştı.
giderek her ülkeye yayılan bu makine hem suç oranlarını azaltmış, hem de ‘kusursuzları’ ödüllendirerek onları sonsuz bir mutluluğa sürüklemişti.
servet de 66 yaşında bir gölgeydi. onun için gölge olmak çok fazla bir şey ifade etmiyordu aslında. gençliğinde gölge olsaydı olurdu ama 65 yaşına geldikten sonra gölge olsan kaç yazar, gölge olmasan kaç yazardı?
minik adımlarla salona girdi. salonun her santimetre karesi kestane rengi laminant parke döşeliydi. Üzerindeki deri ceketi yine deri koltuğun üzerine fırlattıktan sonra, fısıltı denebilecek kadar küçük bir sesle konuştu. ) bu sözcükler ağzından çıkar çıkmaz salonun öbür ucunda parlak bir nokta belirdi. daha sonra da televizyon açıldı. kutusuz televizyondu bu. fişsizdi de aynı zamanda. sadece havada asılı duran net bir görüntü.
servet, az önce ceketini gelişigüzel attığı koltuğun tam ortasına oturarak televizyon izlemeye koyuldu. ekranda çok genç, bir o kadar da çirkin bir bayan haberleri sunuyordu. uzun bir küresel ısınma haberinin ardından spiker, konuşmaya başladı.) koltuğunu sağ yana doğru döndürerek başka bir kameranın açısına giren kadın, konuşmasına devam etti.( )ardından ekranda dev bir çukur ve çukurun tabanının yarısını dolduran cesetler belirdi. Çekim yapıldığı sırada cesetler asansörlü vinçlerle yukarı doğru çekiliyordu. aynı görüntüler yedi saniye daha sürdükten sonra ekranda tekrar spiker belirmişti. hafif kırmızı ruj sürmüş olan kadın dudaklarını zarifçe oynatarak konuşmaya başladı.(
her şey o kadar bayağı ki… sabah kalkıyorsun işe gidiyorsun, işten geliyorsun yatıyorsun… servet, hem masasında kahvaltı yapıyor, hem de televizyona odaklanmaya çalışıyordu. ekranda her zamanki gibi “sabah haberi” zırvalarından vardı. ekranda, akşamkine göre çok daha toy bir spiker belirdi. “sayın seyirciler şimdi sizinle bir son dakika haberini paylaşacağız. dün ekranlarınıza getirdiğimiz vietnam katliamı’nın bir benzeri ülkemizde yaşandı. İstanbul’un sarıyer şehrinde bulunan cesetler siyaha boyanmış bir halde kanalizasyonda bulundu. İlker erçetin adındaki bir gencin sabah saatinde köpeğini gezdirirken kanalizasyondan dışarı taşan kötü kokudan şüphelenip emniyet amirliğine başvur…” servet’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. hayat ne garipti. Ölüm çok yakındı… o da sarıyer’in bir sakiniydi çünkü…

rahatsız edici… kestirilemiyor. bulanıklık. etrafta dolaşanlar var… dört kişiler… onlar… karanlıklar… gÖlgeler…
biri servet’in başına dikilerek sırıttı.”bunu yapmak zorundayız.” servet, ağlamaklı bir tavırla konuştu.
“neyi? neyi yapmak zorundasınız?”
“seni öldürmek zorundayız.” adam elinde ufak bir hançer tutuyordu. gerildi. hançerin sivri ucu odanın belki de tek ışık kaynağıydı. adam, hançeri havaya kaldırdı. metalin inerken havada çıkardığı ıslık o kadar ürkünçtü ki…
“durun… tamam… beni öldüreceksiniz. ama önce öğrenmek istiyorum. tüm bunlar neden? neden?” adam, alaycı bir tavırla kaşlarını çattı.
“bunu bilmeyi istiyor musun?”
“hiçbir şeyi istemediğim kadar.” adam, dilini damağına sürttükten sonra sakin bir tavırla konuşmaya başladı.
“ aslına bakarsan… bizler de gölgeyiz. hepimiz… ve yine aslına bakarsan biz… hastalikliyiz… gölge olduktan sonra, bir daha asla ete bürünemedik. İlk başta çok eğlenceliydi. fakat gittikçe… her geçen gün insanlığımızı kaybediyorduk. İnsan değildik artık. sadece gölgeydik… ve artık yettiğine karar verdik…dünyada 3 milyona yakın “hastalıklı” vardı. birbirimizi bulduk. Öldürdük. İnsanlık farkı olmaması lazımdı. biz onlar gibi olamadığımız için onlar bizim gibi olmalıydılar.bizim gibi… karanlık… siyah… siyah boya olduğunu söylüyorlar ama değil. o bizim bi parçamız. gölgelerimizin genetik yapısı… aramızda bilim adamları da var tabii… neyse, canını sıkmayayım… İşte hikayemiz böyle… bizi hiçbir zaman yakalayamayacaklar… Şimdi… vakit geldi.” hançer, çığlıklarla servet’in boynuna indi. atardamardan fışkıran kanlar bile, gÖlgeler’in siyah rengini değiştiremiyordu…

erdem, bakırköy akıl hastanesi’nde çalışırdı. her günkü gibi kağıtları inceliyordu. kağıtlardan birinde şöyle yazıyordu:
“servet gencer, ruhsal olarak gözle görülür derecede gelişme göstermiş, tedavilere en hızlı şekilde cevap vermiş ve 6 ocak 2008 tarihinde salıverilmiştir.”
başhekim: serdar yılmaz esen

Ben Melek Gördüm

ben melek gördüm. kimseyi inandıramıyorum. Çok da önemli değil aslında. ben kendi gerçeğimi biliyorum ya, o bana yeter. ailem bana bir garip bakmaya başladı son zamanlarda. aralarında fısıldaşıp duruyorlar. hiç geçinemediğim kız kardeşim bile o kadar iyi davranıyor ki. yemek sofrasında kelimeleri seçerek konuşuyorlar, aman bir pot kırmayalım diye.
onlar nasıl beni takip edip sözlerimden ve tavırlarımdan bir anlam çıkarıyorlarsa. benimde onlarda aynı şeyleri görüp bunlardan bir şeyler sezebileceğimi unutuyorlar. en son tartışmamızda babam kaşlarını çatıp son sözünü söylemişti zaten.
—madem öyle getir bu meleği biz de görelim.
—Şimdilik gelmek istemiyor ama bir gün mutlaka getireceğim.
söyleyemezdim ki onlara, bu meleğin herkese farklı göründüğünü. yüreğinde biriken neyse onu gösterdiğini. denizler büyütüyorsan o güzel yüreğin de, denizkızı gördüğünü. cehennem yaşatıyorsan karanlık dünyan da, ateş zebanisine döndüğünü.
bir tek ayşe`ye dökebiliyordum içimi. bizim ailenin en ufağı. İlkokul üçüncü sınıfa gidiyor. daha dokuz yaşında. Şaşkınlık içindeyim ama gerçek bu. koca, koca insanlara anlatamadığımı bizim ufaklığa anlatabiliyorum. Çok düşündüm, en sonunda bunun nedenini çözdüm. ayşe henüz önyargılı değildi. tanımıyordu bu duyguyu. neyse oydu işte. ayşe gibi ayşe’ydi. \”vay be, yazık bize\” dedim kendi kendime. kirlenmişiz çamura bulanmışız. Üstelik temizlenmesi de mümkün değil.
acı dolu gözlerle baktım ayşe`ye.
—ne oldu ağabey. niye öyle bakıyorsun bana?
—hiç. dedim yalnızca. Önüne geçemezdim ki bu dönencenin oda büyüyecek ve kirlenecekti. sonrada sen, ben, o, olacaktı.
ağustos ayının sıcak bir gecesiydi, diğer geceler gibi. bütün camlar açıktı. ara sıra perdeleri oynatan cılız rüzgâr, yüzümüze kadar ulaştığında kendimizi şanslı sayıyorduk. yalnızca kendi kendine konuşan televizyonun sesini duyuyorduk. nedenini anlayamadığım bir tuhaflık vardı, ortaya çöreklenmiş sessizliğin içersinde. hiç kimse konuşmuyordu. bu sessizliği babam bozdu.
—bak oğlum biz..
tamamlayamadı sözlerini sustu, diğerlerine baktı. annem, büyük kız kardeşim zeliha ve babam aralarında konuşmadan, konuşuyorlardı sanki. ama ben bu dili bilmiyordum. bütün bildiğim fırtına öncesi sessizlik gibiydi bu durum. bir tek ayşe bu sinir bozucu anların farkında değildi. yere uzanmış minik elindeki kurşun kalemiyle resim yapmaya çalışıyordu.
—evet, baba, siz?
—oğlum öncelikle şunu bilmeni isterim. bunu senin iyiliğin için yapıyoruz.
—neden bahsediyorsun baba? anlamadım.
—karar verdik. seni hasta haneye yatıracağız. psikolojik tedavi görmen lazım.
gariptir ama hiç şaşırmadım. tepki göstermedim. ne kızdım nede bağırıp çağırdım. yalnızca sağ yanımda oturan meleğe dönüp gülümsedim.
—sen bilirsin. dedi bana melek.
kararımı vermiştim. bana bu kadar yargılı yanaşıp deli olduğuma inanacak adar yalancılıkla suçlayan ailemin ders almasının zamanı gelmişti.
—peki baba. eğer ben size bu meleği gösterirsem bana inanacak mısınız? madem benim doğru söylediğimi düşünmüyorsunuz.
—evladım bak yine başladın aynı laflara. yalan söylesen zaten sorun kalmayacak. sende bende bileceğiz yalan söylediğini. ama sen kendi yalanına inanıyorsun. İşte bizi bu korkutuyor.
cevap vermedim. uzun, uzun baktım yalnızca yüzlerine. sonu nereye varacaktı bilmiyordum ama artık zamanı gelmişti. gerçeği öğrenmek zorundaydılar. başka çarem yoktu. aksi halde bu mesele katlanarak uzayıp gidecekti.
\”tamam\” dedim sağımdaki meleğe \”zamanıdır\”
melek ortaya çıktığında herkes kendi aynasındakini gördü. babam panik içinde mutfağa koştururken \”bıçak nerede? bıçak verin bana \” diye bağırıyordu.
annem çoktan düşüp bayılmıştı. kız kardeşim o günden sonra hiç bir zaman düzgün konuşamadı.
yalnızca ayşe, gözlerindeki coşkulu bakışlarla ayağa kalktı. meleğe iyice yaklaştı.
—aaa yüzün güneş gibi parlıyor dedi.
melek cevap verdi.
—o benim değil, senin güneşin

Reklamlar

    Sohbet Odaları

  • Chat
  • Sohbet
  • Muhabbet

Son Yorumlar

Dostlar


Etiketler


Meta