Hikayeler, Hikayesi

Senin Hikayen

Fantazi Hikayeleri’ Kategorisi

Kapitalizm

bünyamin yıllarca kurduğu zenginlik hayallerini gerçekleştirmişti.artık türki cumhuriyetlere tekstil makineleri satıyor hatırı sayılır paralar kazanıyordu.hiç evlenmemiş hatta buna teşebbüs bile etmemişti.tek bir hayal için tek bir amaç için hayatını para kazanmaya adamıştı.dünyanın en büyük açık hava gösterisi onun eseri olacak bütün dünyayı kendine hayran bırakacaktı.bu gösteri yaklaşık 2 saatte bitecekti.bunu sadece kendisinin seyredecek olması onun bencil ve acımasız ruhunu daha da kamçılıyordu.İstiklal caddesinin tam ortasındaki eski yapının çatısından bacaklarını sallandırmış aşağıyı seyrediyordu.eğer yürüyenler kendisini görmüş olsalardı intihar vakası eğlencesi caddeyi şenlendirirdi.oysa orda yürüyenlerin bambaşka amaçları bambaşka uyuşmuşlukları vardı.bünyamin herkesi tek tek incelemeye çalışıyordu sokaklara dağılan dükkanlara giren kırmızı şapkalı adamları da sadece o farkediyordu tepeden.aşağıda bünyaminin sağa sola sessizce hareket eden tam 800 adamı vardı.

mavi giysili polis memuru taksim meydanında önü bariyerli garip kamyonları gördüğünde önce şaşırdı sonra onlara doğru gidip yasak olan bölgeyi terketmelerini söylemeye karar verdi.ama amiri bunu yapmasına izin vermedi.kamyonlar meydanda yapılacak bir gösteri için özel izinle oradaydılar.gösterinin niteliğinden herkes habersizdi ve aslında ilgilenmiyorlardı da.kamyonlar yavaş yavaş sağa sola dağılmaya başladılar, sayıları giderek azaldı.bu meydandakilerin ilgisini tamamen dağıttı.

gizem o gün hergünkü gibi istiklaldeydi.bişeyler atıştırıp sonra da son çıkan albümlere bakacaktı.ayağındaki beyaz konverslere bakıp kirlendikleri için hayıflandı.İstanbulun heryeri yaşadığı yer gibi tertemiz olsaydı böyle olmazdı diye düşündü.oturduğu sitenin temizliğinden özel bir şirket sorumluydu ve her yer tertemizdi.babasının özelleştirmeyle ilgili söledikleri kulağında çınladı.belediyeleri de özelleştirseler dedi içinden.birkaç gönüllü sivil toplum örgütü caddede gazete satıyordu, onlara küçümseyerek baktı.sonra birkaç adamın onları caddeden çıkarması yüzünü güldürdü.filmler güzeldi,video oyunları güzeldi,kankileriyle sohbet etmek güzeldi,modayı takip etmek güzeldi,babasının ona ilk arabasını hediye etmesi güzeldi.sosyal kavramlar ona boş geliyordu para her hayatı güzelleştirebilir güçteydi.Çok arkadaşı vardı istediğini yapabilir istediği yere gidebilirdi.babasının parası ona mutluluk veriyordu.irakta olanlar ıraklıların sorunuydu.amerikayla iyi geçinselerdi kuveyt`e girmeselerdi bunlar olmayacaktı.amerikanın müttefiki olmak gizemi gururlandırıyordu.İşte bu yüzden kendisi konvers giyebilirken iraktaki yaşıtları bundan mahrum kalıyorlardı.bir mağazaya girmek isterken kapıdaki iri kıyım bir adam tarafından durduruldu.geçici olarak mağazanın kapandığını söleyen adam kapıyı da gizemin yüzüne kapadı.gizem İstiklalin ara sokağında önü çelik düz bariyerli bir kamyonun sokağı kapadığını gördü.artık sokak yoktu düz bir bariyer sokağın giriş yolunu tamamen kapatmıştı.aniden binaların tepelerinden dev spotlar aydınlık İstiklal caddesini ışığa boğdu.dev bir sahneye çevirdi.ve güçlü montagues and capulets resitali dev hoparlörlerden caddeyi inletti.İnsanlar olup biteni anlamaya çalışıyorlardı.
gizem caddenin girişini görebiliyordu.İki dev siyahlik caddeye girmiş ve yolu boydan boya kaplamıştı.dikkatli bakınca bunların iki dev silindir olduğunu anladı.Çığlıklar caddede uğuldadı.ardından makineli tüfek sesleri gelmeye başladı.silindirler resmen çığ gibi insan kütlelerini ezip geçiyorlardı.Çığlıklar, uğultular, inlemeler ve panik caddeyi birbirine katmıştı.gizem kalabalığı yararak tünel tarafına koşmak istedi.bir süre ilerledikten sonra ordan da iki silindirin geldiğini farketti.kapana kısılmışlardı.dükkanların tamamı ve ara sokak girişleri kapalıydı.İnsanlar yer daraldıkça birbirinin üzerine çıkmaya başladı.panikle birbirni ezenlerin aklındaki tek düşünce kurtulabilmekti.binalara tırmanmaya çalışanlar makineli tüfeklerle vuruluyorlardı.1812 overtürü çalmaya başladığında,gizem tam ortada binanın tepesinde birini gördü.bünyamin kahkahalar atarak sigarasını tüttüryordu.gösterinin keyfini tek çıkaran oydu.cadde boyunca yerler ve duvar kanla boyanmıştı.gizem caddede devriye görevi yapan iki polisin silindirlere ateş ettiğini gördü ama silindirler yenilmez canavarlar gibi herşeyi ezip geçiyorlardı.zavallı devriyeler de telef olmuşlardı.bu korkunç gösteri tam 1.5 saat sürdü.binlerce insan çok sevdikleri İstiklal caddesinin taş döşemeleriyle akraba olmuşlardı.gizem de silindirlerden nasibini almış herzaman istediği inceliğe ulaşmıştı.İki silindir caddeyi katedip burun buruna gelince bünyamin derin bir iç geçirdi\”bunu tekrar yapmalıyım\”.Şeytani bir sırıtış yüzünü gerdi…

Arayış

karanlık ve soysuz topraklardan zevkin, eğlencenin, paranın, bolluğun olduğu diyara doğru yola çıkmalarının ikinci günüydü. kimse saymamıştı. böyle büyük bir hayal içlerini doldururken, insan saymak gibi bayağı bir işle uğraşacak kimse de yoktu aralarında; ama köyün birinden geçerken velinin biriyle konuşmuşlar ve liderlik görevini üstlenen adam; çoluk çocuk, kadın erkek, kendilerini umursamadan bekleyen yoldaşlarına bakıp karşısındaki ulu insana otuz kişi kadar olduklarını söylemişti. Üç aşağı beş yukarı ancak o kadar çıkarlardı zaten.

beş erkek atlarının sırtında giderken diğer yoldaşlar sayısı altı olan, her birini iki atın çektiği at arabalarında, kalpleri gidecekleri diyarın aşkıyla iki misli daha hızlı atarken yol alıyorlardı.

konakladıkları yerlerde ya da yollarda karşılaştıkları insanlara, bu yüce yerin varlığından ve oraya gittiklerinde yapacaklarından cömertçe bahsediyorlardı. orada hiçbir şeye para vermek zorunda kalmadan yaşayacakken, içtikleri ucuz şaraba ödedikleri yok denecek kadar az paraya hayıflanıyorlardı. Çalışan insanları görüp onları alaya alıyorlar; kadınlar kadınlarla, erkekler erkeklerle, çocuklar çocuklarla didişiyor; sonundaysa yoldaşların sayısı artıyordu. İlk geçtikleri iki günde adını bile hatırlamadıkları köydeki velinin aklına rağmen o köyün yarısı yolculuğa katılmıştı. İki günden beri de sürekli kalabalıklaşıyorlardı. sayısız insan, bu kadar büyük bir kalabalığın nereye gittiğini sorgulamaya cüret etmeden aralarına katılmıştı. bazıları bu erdemli insanların akıllarına erişemeyeceklerini düşünüp, onları sorgusuz sualsiz dinleyip ilahlaştırıyor; bazılarıysa bu önderlerin yüzlerine bile bakmaktan çekinip tanrının elçileri ve cennetin bekçileri saydıkları üç aşağı beş yukarı sayıları ancak otuzu bulan bu insanların ve bunların ulu liderlerinin yüzlerine bakarlarsa gözlerinden çıkan ateşle, günahları kadar yanacaklarını sanıyorlardı.

yolda büyük yerleşim yerlerine de uğruyorlardı.yeşil kent, turuncu kent, pembe kent, mor kent, sarı kent yolun sonuna doğru geçtikleri yerlerdi. burada yaşayan insanları ikiye bölmüşlerdi. büyük tartışmalar yapılıyor; alimler, düşünürler ve şehirde yaşayan halk birbirilerine giriyorlardı. Şehrin sakinleri şaşkınlık içerisinde; mutlu, davetkar ve yakında gelecek sonsuz sefahate inançlarından har vurup harman savuran bu zengin gönüllü insanların çekiciliğine kapılıyorlardı. böylece büyülenmiş insanlar yanlarına alabildikleri kadar eşyayı alıp yola düşüyorlardı. “İşte nuh’un gemisi, karada gidiyor ahali, tutunabilene ala” diye bağıranların ve ulu liderlerinin yolda halkı etrafında dolanıp yorulmasın diye iki dağı yararak tünel yaptığını ve üç başlı dev ejderhayı nasıl yendiğini anlatanların ve yeni hikayelerin sayısı hızla artıyordu.

Şehirlerde sayıları her gün artan bu yolcuların katılımlarını azaltan tek neden din alimleriyken, düşünürlerin ve diğer tüm bilimlerde çalışan alimlerin dinleyenlerinin olmayışı onları pes ettirmiyordu. “Şeytanın köleleri olacaksınız. İşte şeytan sizi ancak böyle aldatır. ey yaratanın kulları! cennet dünyada olsaydı elbet önce gidecekler bizim önderliğimizdeki sizler olurdunuz.” diye halkına seslenen din alimlerinin sözlerine inananlar, şeytanın ve onun kullarının isyankar yolculuklarına tiksintiyle küfrederken diğer yanda da yükselmişlere yeni katılanların eskilere verdikleri ilham bu topluluğun daha da yükselmesine ve insanı hor görmelerine kadar uzanan bir büyük sınıf hoşgörüsünün oluşmasına neden olmuştu.

bu ruhani yücelmeyle birlikte bahsedilmeye değmeyecek kadar da her şeye ulaştıklarında bu ucuz şeyleri atacakları düşüncesi insan sarrafı bir kimsenin ikiyüzlülük diye yanlış yorumlayacağı bir paylaşımı ve hoşgörüyü beraberinde getirmişti. yoldaşlar erdemli insanlardı. erdemleriyle yolculukları boyunca çevrelerini aydınlatmışlardı. eşyaların paylaşımı, bu erdemleri nedeniyle insanoğlunun o zamana dek görmediği kadar büyük bir boyuta ulaşmıştı. Öyle ki herhangi birinin yolculuğun başında sahip olduğu eşyaların tümü yerlerini başkalarının eşyalarına bırakmıştı. erkekler atlarını bile değiş tokuş etmişlerdi.

en öndeki, kendisine gösterilen saygının nedenini, arkasından gelen insanları sonsuz keyif ve bolluk diyarına götürmesinden kaynaklandığını düşünen tıknaz, esmer, gençliğinin üstüne uzun yıllar eklemeden bilgeliğe ulaşan ve bilge diye tanıdığı insanlardan öğrendiği davranışları taklit eden yoldaşların lideri, arkasındaki binlerce insana kafasını çevirip bakmayalı uzun süre olmuştu.

bilgeliğinin bunu gerektirdiğini anlamıştı. zira mola verdikleri yerlerde en güzel meyveler, yemekler ve içecekler önüne seriliyor, yalnız başına oturup hayatı boyunca yemediği kadar bolca yemekten kendini alamıyordu. daha zevkin, sefanın bitmediği diyara varmadan gelen bu rahatlık ve bolluk onu, kendisinin yüce alçakgönüllülüğünden ötürü anlayamadığı insanların en büyüklerinden biri, hatta en büyüğü olduğu düşüncesinin eşiğinde tutuyordu. bu kadar büyük bir insanken daha önce saygının kırıntısını bile görmemişti. bunu eski yaşadığı yerdeki insanların derin cehaletine bağladı ve bilgeliği gereği onlar için üzüldü.

aslında her şey topraktan çıkan ve ona yaratan tarafından sunulan haritayla başlamıştı. haritada tarif edilen yol dümdüzdü. altında da yolun sonunda bulacağı sonsuzluktan, cennetten, bolluktan ve hiçbir iş yapmadan yaşayacağından bahseden bir yazı vardı. haritayla köyüne inip hazinenin anahtarı diye elindekini göstermiş ve köylüsünü beraberce bu yere gitmeye davet etmişti. köyün bir kısmı onu alaya almıştı; ancak yine de kendisine taraftar bulmayı başarmış ve büyük yolculuk böylece başlamıştı.

haritanın çok değerli bir taş olan samit taşına çizilmiş olmasının yalnız başına yola çıkmasına engel olan en büyük etken olduğu inkar edilemezdi tabi. yolculuğa başlarken taşı bezden bir bohçanın içine yerleştirip bohçayı da neyi var neyi yok satarak aldığı atın eyerine bağlamıştı. sağ ayağının yanında onu rahatsız etmeksizin atın yürüyüş düzenini taklit ederek sallanıyordu. zaman zaman bohçayı yokluyor, taşın yerinde olup olmadığını kontrol ediyordu. sonra taşın yerinde olduğunu görüp bilgeliği gereği en derin bakışlarıyla yolu süzmeye devam ediyordu.

yirmi gündür geceleri az uykuyla sürdürülen yolculuğun sonuna yaklaşırken yoldaşların liderinin arkadaki kalabalığın büyüklüğünü görme merakı içini kemirmeye devam ediyordu. nicedir ardına bakmamıştı ve gürültülü bir yalnızlığın içinde merakının ağır yüküne daha fazla dayanamayacağını anladı. atı en yakın atlının en az yirmi metre önünde gidiyordu. düşünceler içinde kaybolmuştu ve bir anda büyük bir gürültünün kopmasıyla uyandı. mahşeri kalabalık secdeye kapanmıştı. yoldaşların lideri gözlerine inanamadı. atı hızla çevirip kalabalıkla karşı karşıya kaldığı anda edilen secde onu korkutmuştu. sadece secde değil tahmin edemediği kadar büyük kalabalık onun neredeyse bilincini yitirmesine neden olacaktı. yüz elli bin civarında insan ona secde ediyordu. köyde aylak aylak gezen bu adam yirmi günde tapılacak bir ilah olmuştu. Şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. o an bilgeliğinin büyüklüğünü daha da iyi anlamıştı. artık bir aylak değildi ve insanların en büyüğü olduğundan da kuşkusu yoktu.

olanlardan sonra bir daha arkasına dönüp bakamadı.yola devam ediyordu; ama artık içini kaplayan korkunun esiriydi. neler olduğunu anlayamıyordu.tek istediği varmak istediği diyara varıp yine aylak aylak hayallerin içinde yüzmekti.

yoldaşların liderinin bilgeliğinin erdemlerinden midir, yoksa hedefi olan her yolculuğun bir yerlerde sona ulaşmasından mıdır, yoksa insanların düzensizlik ve maceralar içinde sürekli kalmaktan kurtulma isteğinden midir bilinmez bu yolculuk sona ulaştı. dünyanın sonunu gören yoldaşların tümü sevinç ve zafer naraları atıyordu.yoldaşların liderinin heyecanı bu yolculuğun bir sona ulaşmasının özleminden ötürü doruk noktasına ulaşmıştı.

bu sırada diğer tarafta güzel kent’in komutanı sayısı beş bin olan ve hazır bekleyen askerlerine baktı ve hırsla atına bindi. beyaz, soylu bir atın üstündeki oğlunu yanına çağırdı ve askerlerine savaşa hazır olmalarını emrettikten sonra oğluyla beraber yola çıktılar. ulakların getirdiği habere inanamıyordu. ucu bucağı gözükmeyen çekirge sürüsü gibi bir ordunun yaklaştığını haber almıştı. böyle bir ordu nasıl varolabilir düşüncesiyle şaşkınlık içindeydi. büyüklüğü inanılmaz orduyu kendisi görmeye gidiyordu. eğer bu doğru değilse ve askerinin gördüğü bir hayalse düşünmeden kılıcıyla adamın kellesini uçurarak cezalandıracaktı. atının dizginlerine asıldı. dört nala ölüme koştuğunu düşündü. aldığı büyük bir riskti.

güzel kent’in sınırlarını oğluyla beraber aştılar ve bir süre sonra şehrin sınırlarından ülkenin sınırlarına ulaştılar. burası güzel kent’i karşıdan gören yüksekte bir düzlüktü. bu insanlar oğlunu ve kendisini hemencecik öldürebilirdi. kafasındaki her şeyi bir kenara bıraktı ve savaştan başka her şeyi düşünen ve çılgınca sesler çıkaran bu insanların en önlerinde bulunan atlı, askere hiç mi hiç benzemeyen adama yaklaştı. atı da bu gürültücü kalabalıktan ürkmüştü. yeterince yaklaştıktan sonra kibarca adamı selamladı. arkadan da selamı tekrarlayan komutanın oğlunun sesi işitildi. yoldaşların lideri bu iyi giyimli adamlara baktı ve konuşmasının gerekliliğine inandı.
-“biz” dedi. o an bir büyük çığlık boşluğu doldurunca bilgeliğinin ona verdiği güçle ellerini havaya kaldırdı. Üstünde durakladıkları topraklar artık bu insanlar üstünde yokmuşçasına birden bire sessizleşti.
- “sonsuz sefahat, zevk, eğlence ve bolluğun olduğu, asla çalışılmayan ülkeye giden yolcularız. siz o ülkenin insanları mısınız?”
komutan ve oğlu şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
- “bizim bu toprakları mesken tutuşumuz dünyadaki insanların sayılarının bir avucu geçmediği zamana dayanır. ne atalarımızın öğretilerinde, ne de bizim onların bize öğrettiklerini geliştirmemiz esnasında anlattığınız gibi bir yerin varlığına ulaşabilmiş değiliz.” dedi komutan. sonra hem karşısındaki büyük kalabalığı sinirlendirmemek, hem de konuştuğu adamın dehşet içerisindeki yüzünü görünce:
- “ancak bu ulaşamadığımız yerin varlığını budalaca inkar edecek değiliz. sizi böyle bir yerin varlığına inandıran şeyin ne olduğunu bize açıklarsanız memnuniyetle sizi selamlar ve şüphesiz bilgimiz dahilinde sanımızı sizlere bildiririz.” diyerek konuşmasını tamamladı. kalabalık, ürkütücü bir sessizlikle olanları takip etmeye çalışıyordu. güzel kent’in komutanıysa bu kadar insanı bu adamın nasıl bir araya getirdiğini anlamıyor, onun kurnaz bir deli olduğunu düşünerek tetikte bekliyordu. yoldaşların lideri çantasından komutanın o güne dek görmediği büyüklükteki samit taşını çıkartıp uzattı. komutan taşa baktığında gördüğü tek şey ölüme giden bir şairin çılgınca yazmış olduğu dizelerdi.
taşı evirdi; çevirdi; uzaktan ve yakından baktı. Şiirden başka görebildiği çerçeveye benzer yamuk yumuk bir şekil ve şiirin ilk mısrasından tepsi şeklindeki taşın ucuna dek giden anlamsız bir çizgi. harita diye gösterilen şey sadece bundan ibaretti. yutkundu.
- “Şüphesiz bu paha biçilmez bir taş ve üzerinde de çılgın bir şairin ölüme giderken yazdığı mutluluğunu ve umudunu anlatan bir şiir var. Üstelik yazıların çok eski olmadığını sanıyorum. eğer bu taşın değerini hakkıyla ölçebilseydiniz, ölene dek maddi bolluk içinde yaşardınız. bu ülke güzelce Ülke’dir; aşağıda kurulu kent güzel kent’tir. burada da herkes çalışır. söylediklerimden tatmin olmayıp hala bir arayışın içindeyseniz aradığınız yer bulunduğunuz yere yakın bile değildir” dedi. sabır gösterme gayretini sonuna kadar sürdürmüştü ve konuşmasında vurgudan eser yoktu; ama konuşma son derece soğuk bir etki yaratmıştı. kalabalık kulaktan kulağa fısıldaşmaya başlamış, göz açıp kapama süresinden daha kısa sürede herkes her şeyi öğrenmişti. her yanı saran sessizlik korkutucuydu. Üstelik gidecekleri yolun - dünyanın- sonuna ulaşmışlardı.

yoldaşların lideri düşünceler içinde yabancılara teşekkür etti. komutan ise işin nereye varacağını kestiremiyordu. oğluna işaret etti ve atlarını çevirip hızla uzaklaşmaya başladılar. gökyüzünün katlarını aşan uğultunun doğuşunun başlaması da bu ana rastlamaktadır. komutan arkalarından kimsenin gelmediğini anlayınca durup yabancıların yapacaklarını izlemeyi uygun buldu.

büyük ve değerli samit taşı yoldaşların liderinin elinde kalmıştı. Şiire baktı. kendi bilgeliğinden daha öteye geçtiğine inandığı şairin izlediği yolu düşündü. bu değerli taşı bırakıp ölmüş olmalıydı. hem de gerisinde gittiği yerin güzelliğini anlatan bir şiir bırakarak. neredeyse hiç kullanmadığı kılıcını çıkartarak:
- “ burası dünyanın sonu ve size vaad ettiğim yer, dünyanın sonunun ötesinde, dünyanın dışındadır.” diye inanılmaz bir kuvvetle bağırdı. sesi kendisinden emin ve kararlı çıkmıştı ve elindeki kılıcı tüm gücüyle karnına sapladı. hissettiği acıdan yüzündeki ifade değişti. bir inleme sesi işitildi ve attan yere düştükten hemen sonra can verdi.

aniden gelen bu delilik nöbetinin sonucu karşısında izleyenler donup kalmıştı. ancak bu donup kalma hali kısa sürdü. bir grup, dünyanın sonundan liderlerinin davet ettiği yere gitme fikrini onayladı. hızlı hızlı yürüyerek uçurumun kıyısına ulaştılar ve tereddütsüz aşağıya atladılar. Öyleki cesetleri günlerce toplanamadı ve bu işe görevlendirilen güzelce ülkenin askerlerinin büyük bir bölümü bir süre çürük et ve kan kokusunun esaretinde yaşadılar; vahşi hayvanların saldırılarına maruz kaldılar; ama bu kadar insanın nasıl öldüğünü asla anlamadılar.

diğerleriyse hayal kırıklığına uğramışlardı ve eve dönmeleri için ne yeterli yiyeceğe ne de eşyalara sahiptiler. bu halden kurtulmak için eşyalarını birbirlerinden alma uğraşı içine girdiler. bununla beraber eşyalarını geri alabilmek uğruna karşılıklı olarak herkes birbirine zarar vermeye başladı. İçinden çıkmadıkları bu durum onları vahşi bir hayvan gibi hırçınlaştırdı ve bakışları donuklaştı. birbirine düşman binlerce insan birinin tetiklediği olayların başlamasıyla, acımasızca karşısına kim çıkarsa çıksın öldürmeye, dolayısıyla büyük bir vahşetin göbeğine çekiliverdi. toz dumana karışmış, at arabaları ateşler içerisinde kalmış, başı boş atlar nereye kaçacaklarına karar veremeden kendilerini kurtarmak için sürekli koşturuyorlardı.

saatler sonra büyük ateş sönmeye yüz tuttu. sağ kalan bir avuç insan, şaşkın şaşkın çevresine bakıyor, yaşadıkları dehşetin gerçek olduğuna inanamıyorlardı. komutansa bu zavallı insanların sonunda durduklarını anlamıştı. yardım etmeye karar verdi.

yaraları sarılıp tedavi edildikten sonra komutan acıyarak onları şehirlerine kabul etti. böylece hızla artan yoldaşlarla süren yolculuk sona ermiş; yenilerine gebe dünya kısa süreliğine dinlenmeye çekilmişti

Reklamlar

    Sohbet Odaları

  • Chat
  • Sohbet
  • Muhabbet

Son Yorumlar

Dostlar


Etiketler


Meta