Senin Hikayen
13 Ağu
bir ağustos gecesiydi. tertip köyünde herkes kendisini sabah erken kalkmaya ayarladığı için erkenden uyumuşlardı. dışarısı garip bir şekilde sessizdi. sanki birdenbire çıkacak bir gürültünün habercisi gibi. sadece hamza ağa’nın oğlu ahmet uyanıktı. ferhat bey’in kızı Şermin’e olan aşkı onu bu gecede uyutmamıştı. onu görebilmek için gene evinden çıkmış onların evine doğru yola koyulmuştu. belki Şermin uyumamıştır diye düşünüyordu. Çünkü ona bu gece görüşeceğine söz vermişti. hem uyanmamışsa camına bir iki ufak taş atıp uyandırırdı onu. bu yüzden fazla endişelenmiyordu. onu endişelendiren onu görememek idi. bunu düşünmek bile acı veriyordu ona. hemen kafasından bu düşünceleri attı. haydar emmi’nin ahırının önünden geçerken içeriden hayvanların gürültüsünü duydu. deli gibi tepiniyorlardı. acaba içeri bir yırtıcı hayvan mı girdi diye kontrol etmeye giderken bir köpeğin ulumasıyla irkildi. ahh deli gibi uluyordu mahlukat. belki susar diye biraz bekledi ama hayvanın susacağı yoktu. aksine bu karabaşa birkaç tanesi daha eşlik etmeye başlamıştı. ortalığı velveleye veriyordu bu hayvanlar. Üstüne üstlük millet de bu gürültülerden dolayı uyanmaya başlamıştı. bu durum ahmet’e eve geri dönme isteğini uyandırdı. babası her an bu gürültüden kalkabilir ve kendisini evde göremeyince de küplere binerdi. gerisin geri eve doğru yola koyuldu. yıldızlara baktığında hepsinin bütün gecelerden de parlak olduklarını gördü. “ne kadar da güzel” dedi. ardından başı dönmeye başladı. ya da o öyle sanıyordu. Çünkü yere düştüğü halde her taraf sallanıyordu. ardından bir gürültü duydu. sonra da etrafı aydınlatan bir ışık gördü. gün gibi aydınlamıştı birden etraf. İnsanların çığlıklarını duyunca aklı başına geldi. deprem oluyordu. hem de çok feci oluyordu. evlerin çoğusu harçsız ve sadece taşlardan yapılınca ahmet’in gözü önünde yıkılmaya başlamışlardı. gözlerine inanamıyordu. bütün hayatının geçtiği tertip köyü gözlerinin önünde yokoluyordu. ayağa kalkmaya çalıştı. hemen eve gitmeliydi. evini uzaktan görebiliyordu. bir gayretle eve koşmayı denedi ama iki adım atamadan düştü. ne yazık ki evinin yıkılışını gördü. evin yıkılışıyla o da yıkıldı. bu sırada gürültü ve ışıkta azalıyordu. deprem hızını kaybetmişti. yavaşladı , yavaşladı ve durdu. ahmet hemen eve doğru koştu tekrar. evin yıkıntılarına geldiğinde gözyaşlarından bir şey göremiyordu. hıçkıra hıçkıra taşları kaldırıyor ve ailesini arıyordu. daha sonra omzuna dokunan elle irkildi. kim olduğuna bakmak için döndü. ağlaması iyice şiddetlendi bu sefer. karşısındaki babasıydı. bu sefer de sevinçten ağlıyordu. az ileride de annesini görünce bu sefer de ona gidip sarıldı. İkisi de gürültülerden uyanınca onun evde olmadığını fark etmişler ve onu aramaya çıkmışlar. o sırada da deprem olunca kurtulmuşlardı. ahmet bunları öğrenince evden gizli kaçmasının ilk defa bir işe yaradığını düşünüp az da olsa sevindi. fakat birden Şermin’i hatırladı. gitmeliydi. ya ona bir şey olduysa. anne babasına bir arkadaşına bakması gerektiğini söyleyerek hemen uzaklaştı orada. anne ve babası Şermin’in ailesini sevmiyorlardı. o yüzden de ahmet gizli gizli onunla buluşuyordu. sevmedikleri kız yüzünden ölümden kurtulduklarını bilseler kim bilir neler olurdu. ahmet bunları fazla düşünmeden sadece koşmaya devam etti. doğruca Şermin’in evine doğru gidiyordu. yıkılan evlerden gelen yardım sesleri ve yıkıntıların arasından yardım istemek için çıkan eller onun dikkatini çekmemişe benziyor ve sadece koşuyordu. birden ayağı bir şeye takıldı ve kendisini yerde buldu. yüzü koyun düşmüştü. bu sırada bir şeyi fark etti. Önünde duran dev yarığın. Şermin’in evinin tam olduğu yerdeki dev yarık ahmet’e bu gece yaşadığı sayısız şoktan birisi gibiydi. ev ortada yoktu. yarık hepsini yutmuştu evin. “Şermin” diye defalarca bağırdı. belki depremden kurtulmuştur diye. ses gelmedi , o da bir daha bağırdı. tekrar ağlamaya başladı. lanet olasıca fay hattı tam da buradan mı geçmeliydi diye deli gibi bağırıyordu. manyak gibi tepiniyor eline geçen her şeyi sağa sola fırlatıp güya sinirini boşaltıyordu. ardından bir ses duydu gibi geldi. bekledi ve iyice kulak kabarttı. evet bir ses vardı ama çok az duyuluyordu. Çevredeki deprem telaşı gürültüsü bu sesi iyice örtüyordu. sesin geldiği yeri anlamak çok zordu. ama sanki yarıktan geliyormuş gibiydi ses. ama bu imkansızdı. oraya düşüpte nasıl sağ kurtulabilirdi ki? depremden dolayı oluşan bu yarık devamlı surette açılıp kapanarak zaten içine ne düştüyse tuz buz etmiyor muydu? lakin ses gerçekten de oradan geliyordu. yarıktan aşağıya bakınca bir şey göremedi. az ilerledi oradan da bir şeyler göremedi. ama ses daha da belirmişti. biraz daha ilerleyince görüntüyü gördü. Şermin aşağıdaydı. bir kaya parçasının üzerindeydi. Şaşırıcı bir şeydi ama gerçekten de şaşırtıcı idi. nasıl olmuşsa orada kalmıştı. İşin ilginci sadece 2 metre kadar derinlikteydi. Şermin’i capcanlı görünce sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Şermin’in yardım almak için uzattığı eli ancak fark etti. hemen o da elini uzattı aşağı doğru. onu sıkıca kavradı ve yukarı çekti. İkisi de nefes nefese yere uzandılar. Şermin’de bir şey gözükmüyordu. hafif sıyrklarla kurtulmuş gibiydi. ahmet nasıl olupta o yarıktan sağ çıkığını sordu. “sadece depremden sonra düştüm” dedi. bu onun sağ kurtulmasını açıklıyordu. İkisi de yorgun ikisi de haraptı. bir anda yardım isteyenlerin çığlıklarını fark ettiler ve kendilerinden utanırcasına onlara yardım etmeye gittiler. ahmet yolda giderken Şermin’İn ailesini kaybetmenin acısıyla ağladığını görebiliyordu. kısık sesli de olsa kendi kendisine konuşuyordu Şermin “sizi şimdiden özledim” diye. ahmet iyice hüzünlendi ama belli etmedi. en azından başkalarını kurtabilirlerdi. Öyle de yaptılar
13 Ağu
hint okyanusunda yol alıyordu gemi, uçsuz bucaksız görünen bu denizde. güney dalgaları, büyük tahta gövdesine çarpıp dağılıyordu. acaba fırtınaya rastgelecek miydi, ve sağ salim yoluna devam edebilecek miydi? nereye varacağı belli bile değildi. kaç zamandır tek bir gemi bile görmemişti. doğuya doğru yol almaya devam edecekti.
diğer gemi büyük bir fırtına atlatmıştı. herkes perişan düşmüştü, ama kurtulmuşlardı. gözcü uzakta bir gemi gördü, büyük yelkenleri yalpa yalpa.
karşılaştılar. kaptanlar dürbünle birbirlerine bakakaldılar. tanıdık mıydı, korsan mıydı? şüphe duydular. ellerini salladı sinyalciler. yaklaştılar. doğuya giden geminin kaptanı kızıl eşarbını sallamıştı gelen gemiye. kızıl kaptan derlerdi tayfaları ona. kızıl kaptan dürbünle bakarak bu gelen geminin inşa tarzından tanımadığı sulardan geldiğini farketmişti. insanların simaları, giysileri de farklıydı. tehlikeli gelmemişti gözüne, tehlike hissetmemişti.
halatlar atıldı, bir köprü kuruldu. iki kaptan köprünün ortasında eski dostlar gibi sarıldılar.
nerden geliyorsun dedi kızıl kaptan eski dilde.
\”ına tsız kasu?\”
bu dili bilen insan pek yoktu artık bu günlerde. eski denizci kavimlerin kullandığı, karından gelen sesleri çok olan garip bir dildi bu. bu dile en yakın dil mikronezya yerlileri tarafından kullanılıyordu. ama o yerlilerin çoğu ne asya kıtasını ne avrupa kıtasını bilirdi, ne de hayatları boyunca o uzak ülkelerden birini görmüşlerdi. kendisi de bu dili çok eski bir tacirden öğrenmişti. 10 yıl boyunca o tacirin küçük ayakkabıcı dükkanında çıraklık yapmıştı. onun hikayelerini dinleyerek geçmişti çocukluğu.
karşı geminin kaptanı karşılık verdi:
\”kanai his tasu, kazad hırniya\”
\”güneşin doğduğu yerden geliyoruz. battığı yere gidiyoruz.\” demek oluyordu bu. adını sordu, adı maviydi. mavi anlamına gelen kelimeydi daha doğrusu.
maviyi kendi gemisine davet etti. tayfalar bu garip sesleri, konuşmaları bir süre şaşkın şaşkın dinlediler, hiçbirşey anlamadıkları için de dikkatlari diğer gemidekilere yöneldi. ufak tefek, güler yüzlü ve bir sürü insan…balıkçı değillerdi, ama korsan da değil gibilerdi. onlar da kendi aralarında vücut dili ve gülücüklerle anlaşabilmişlerdi. çok kısa zamanda iki gemi yolcuları kaynaşmışlardı. büyük bir curcuna kopmuştu. iki gemide de erkek, kadın, çocuk, yaşlı her türlü insan vardı. köpekler, tavuklar bile vardı.
karar verilmişti. iki gemi o gece bağlı kalacaktı. kızıl kaptan ve mavi birbirlerine geldikleri yerleri, havayı, denizi, gördükleri insanları anlatacaklardı.
kızıl kaptan çok heyecanlıydı. mavi ona hiç bilmediği halde neden doğuya gittiğini sorduğunda, bunu rüyasında gördüğünü anlatmıştı. hem de defalarca. güneşin doğuşunu görmüştü defalarca. denizden doğmuştu hem de.
mavi şaşırmış ve bir kahkaha patlatmıştı. kızılın omzuna güçlüce bir sille indirdi ki, kızıl oturduğu yerden düşüyordu nerdeyse. mavinin gülünce gözlerinin etrafı derin çizgilerle doluyordu. elmacık kemikleri kocamandı. karga burnu, ve minicik bir çenesi vardı. suratı yıllarca güneşten kavrulmuştu, koyuydu. elmacıkları koyu kızıl hatta mora varan renkteydi. sakalları tek tüktü. gülmekten kendini alamamıştı. biraz sallandı oturduğu yerde, ve anlattı:
kendisi de buna benzer rüyaları görmüştü. ama güneşin batışını görmüştü o. ve batı onun için bir rüya, bir gizemdi. o da hiç bu denizlerden geçmemişti.
\”peki yanındakiler kim?\” diye sordu kızıl.
\”eş, dost, maceraperest, işçiler, deliler… her türlü insan var\” dedi mavi. \”benim rüyam onların çok hoşuna gitmiş olucak ki onlar da takıldılar peşime\” deyip kahkayı bastı. bi yumruk daha attı kızılın omzuna ama bu sefer hazırlıklıydı, dengesi bozulmadı.
\”ama bizim gemide yaşlı bir çift var\” dedi mavi sonra birden ciddileşerek. \”çocuklarıyla beraber geldiler. ama son fırtınada epey yıprandılar. sanmıyorum ki, bu yolculuğun kalanını sağ çıkarsınlar. senden isteğim onları gittiğin yere kadar götür. belki onların toprağını bulamazsın, ama en azından yurtlarından uzakta ölmemiş olurlar\”
\”başım üstüne\” dedi kızıl. kendi gemisinde de, homurdanan, bu yolu çekmek istemeyen tayfalar vardı. bu macera onlara uzun boylu gelmişti. hem isterse mavinin gemisine katılır, hem de biraz olsun rehberlik edebilirlerdi.
bu fikir mavinin aklına yattı.
gemiler 2 gün bağlı kaldılar. çocuklar arkadaş oldu. hatta köpekler karı koca bile olmuştu. tek gecelik aşk onlara güzel gelmişti. ayrılık vakti geldi çattı. yiyeceklerden, giysilerden, araç-gereçlerden değiş tokuş yapanlar çok oldu. bir kaç gün daha kalsalar, aynı dili bile konuşacaklardı neredeyse! kaptanlar akıntıları, rüzgarları, adaları, korsanları birbirlerine anlatmışlardı. halatlar geri atıldı, köprü çekildi. yaşlı çift ağlıyarak vedalaştılar çocuklarıyla. iki günde can ciğer arkadaş olmuş veletler de ağlamaya başlamıştı. köpekler bile bu duygu seline kapılıp ulumaya başlamıştı, garip karmaşık bir ses tufanı oluşmuştu ayrılık esnasında. güneş epey yükselmişti artık. deniz de hafif dalgalıydı, hava rüzgarlıydı. kaptanlar el salladılar, ve o eski dilde vedalaştılar yine.
yolun açık olsun…
kızıl kaptan uzaklaşırken duygulandı. bir daha görecek miydi onları? geri döneceği bile belirsizdi. heyecanlanmıştı ve de, rüyasına herzamankinden daha yakın hissetmişti. gemisinin hem yolcusu hem de yükü değişmişti bu kısa karşılaşmada. şimdi etrafı dolaşmayı, tüm yolcularla bir bir konuşmayı, kendi duymadığı ve onların duyduğu, paylaştığı hikayeleri dinlemeyi çok istiyordu. ne güzel bir buluşma olmuştu!
\”yelkenler fora!\” diye bağırdı