• Hikaye : sevmeyen – sevilmeyen kız

    ben, erkek arkadaşımla arkadaşlarım vasıtasıyla tanışmıştım,aslında tam istediğim gibi bir insandı.arkadaşlarla her gittiğim yere o da geliyordu, mevkiside vardı, bu ilşkiye ben sevmeden istemeden başladım,ilk iki hafta iiyi güzeldi o çalışıyordu akşamdan akşama görüyoduk birbirimizi baen hiç görüşmüyoduk , görüştüğümüzdede hep yanımızda arkadaşlar oluyordu,ben bu ilşkiyi akadaşlarının yanında değil tek başımıza yaşamak istiyodum,onu tanımak, inanmak,güvenmek istiyodum ama olmadı soğudum,çok iyi bir insandı kimsyi incitmeyen bir insan ama olmayınca olmuyor işte,bende onu istemediğimi anladım ama ayrılmak isteyen ben olmak istemedim onun benden ayrılmasını sağladım ve ayrıldık ama ondan sonra onun gibiisni bulamadım o yüzden ben gerçek aşkın var olduğuna inamıyorum gerçek mutluluk gerçek aşk bence karşılıklı güven ve saygı içinde olur size dğer verene sizde değer o zaman gerçekten mutlu olacaksınız;ona dönmek istiyorum ama dönemiyorum, siz siz olun size değer verenin kıymetini bilin yaşadığınız günlerin kıymetini bilin

  • bir ağustos gecesiydi. tertip köyünde herkes kendisini sabah erken kalkmaya ayarladığı için erkenden uyumuşlardı. dışarısı garip bir şekilde sessizdi. sanki birdenbire çıkacak bir gürültünün habercisi gibi. sadece hamza ağa’nın oğlu ahmet uyanıktı. ferhat bey’in kızı Şermin’e olan aşkı onu bu gecede uyutmamıştı. onu görebilmek için gene evinden çıkmış onların evine doğru yola koyulmuştu. belki Şermin uyumamıştır diye düşünüyordu. Çünkü ona bu gece görüşeceğine söz vermişti. hem uyanmamışsa camına bir iki ufak taş atıp uyandırırdı onu. bu yüzden fazla endişelenmiyordu. onu endişelendiren onu görememek idi. bunu düşünmek bile acı veriyordu ona. hemen kafasından bu düşünceleri attı. haydar emmi’nin ahırının önünden geçerken içeriden hayvanların gürültüsünü duydu. deli gibi tepiniyorlardı. acaba içeri bir yırtıcı hayvan mı girdi diye kontrol etmeye giderken bir köpeğin ulumasıyla irkildi. ahh deli gibi uluyordu mahlukat. belki susar diye biraz bekledi ama hayvanın susacağı yoktu. aksine bu karabaşa birkaç tanesi daha eşlik etmeye başlamıştı. ortalığı velveleye veriyordu bu hayvanlar. Üstüne üstlük millet de bu gürültülerden dolayı uyanmaya başlamıştı. bu durum ahmet’e eve geri dönme isteğini uyandırdı. babası her an bu gürültüden kalkabilir ve kendisini evde göremeyince de küplere binerdi. gerisin geri eve doğru yola koyuldu. yıldızlara baktığında hepsinin bütün gecelerden de parlak olduklarını gördü. “ne kadar da güzel” dedi. ardından başı dönmeye başladı. ya da o öyle sanıyordu. Çünkü yere düştüğü halde her taraf sallanıyordu. ardından bir gürültü duydu. sonra da etrafı aydınlatan bir ışık gördü. gün gibi aydınlamıştı birden etraf. İnsanların çığlıklarını duyunca aklı başına geldi. deprem oluyordu. hem de çok feci oluyordu. evlerin çoğusu harçsız ve sadece taşlardan yapılınca ahmet’in gözü önünde yıkılmaya başlamışlardı. gözlerine inanamıyordu. bütün hayatının geçtiği tertip köyü gözlerinin önünde yokoluyordu. ayağa kalkmaya çalıştı. hemen eve gitmeliydi. evini uzaktan görebiliyordu. bir gayretle eve koşmayı denedi ama iki adım atamadan düştü. ne yazık ki evinin yıkılışını gördü. evin yıkılışıyla o da yıkıldı. bu sırada gürültü ve ışıkta azalıyordu. deprem hızını kaybetmişti. yavaşladı , yavaşladı ve durdu. ahmet hemen eve doğru koştu tekrar. evin yıkıntılarına geldiğinde gözyaşlarından bir şey göremiyordu. hıçkıra hıçkıra taşları kaldırıyor ve ailesini arıyordu. daha sonra omzuna dokunan elle irkildi. kim olduğuna bakmak için döndü. ağlaması iyice şiddetlendi bu sefer. karşısındaki babasıydı. bu sefer de sevinçten ağlıyordu. az ileride de annesini görünce bu sefer de ona gidip sarıldı. İkisi de gürültülerden uyanınca onun evde olmadığını fark etmişler ve onu aramaya çıkmışlar. o sırada da deprem olunca kurtulmuşlardı. ahmet bunları öğrenince evden gizli kaçmasının ilk defa bir işe yaradığını düşünüp az da olsa sevindi. fakat birden Şermin’i hatırladı. gitmeliydi. ya ona bir şey olduysa. anne babasına bir arkadaşına bakması gerektiğini söyleyerek hemen uzaklaştı orada. anne ve babası Şermin’in ailesini sevmiyorlardı. o yüzden de ahmet gizli gizli onunla buluşuyordu. sevmedikleri kız yüzünden ölümden kurtulduklarını bilseler kim bilir neler olurdu. ahmet bunları fazla düşünmeden sadece koşmaya devam etti. doğruca Şermin’in evine doğru gidiyordu. yıkılan evlerden gelen yardım sesleri ve yıkıntıların arasından yardım istemek için çıkan eller onun dikkatini çekmemişe benziyor ve sadece koşuyordu. birden ayağı bir şeye takıldı ve kendisini yerde buldu. yüzü koyun düşmüştü. bu sırada bir şeyi fark etti. Önünde duran dev yarığın. Şermin’in evinin tam olduğu yerdeki dev yarık ahmet’e bu gece yaşadığı sayısız şoktan birisi gibiydi. ev ortada yoktu. yarık hepsini yutmuştu evin. “Şermin” diye defalarca bağırdı. belki depremden kurtulmuştur diye. ses gelmedi , o da bir daha bağırdı. tekrar ağlamaya başladı. lanet olasıca fay hattı tam da buradan mı geçmeliydi diye deli gibi bağırıyordu. manyak gibi tepiniyor eline geçen her şeyi sağa sola fırlatıp güya sinirini boşaltıyordu. ardından bir ses duydu gibi geldi. bekledi ve iyice kulak kabarttı. evet bir ses vardı ama çok az duyuluyordu. Çevredeki deprem telaşı gürültüsü bu sesi iyice örtüyordu. sesin geldiği yeri anlamak çok zordu. ama sanki yarıktan geliyormuş gibiydi ses. ama bu imkansızdı. oraya düşüpte nasıl sağ kurtulabilirdi ki? depremden dolayı oluşan bu yarık devamlı surette açılıp kapanarak zaten içine ne düştüyse tuz buz etmiyor muydu? lakin ses gerçekten de oradan geliyordu. yarıktan aşağıya bakınca bir şey göremedi. az ilerledi oradan da bir şeyler göremedi. ama ses daha da belirmişti. biraz daha ilerleyince görüntüyü gördü. Şermin aşağıdaydı. bir kaya parçasının üzerindeydi. Şaşırıcı bir şeydi ama gerçekten de şaşırtıcı idi. nasıl olmuşsa orada kalmıştı. İşin ilginci sadece 2 metre kadar derinlikteydi. Şermin’i capcanlı görünce sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Şermin’in yardım almak için uzattığı eli ancak fark etti. hemen o da elini uzattı aşağı doğru. onu sıkıca kavradı ve yukarı çekti. İkisi de nefes nefese yere uzandılar. Şermin’de bir şey gözükmüyordu. hafif sıyrklarla kurtulmuş gibiydi. ahmet nasıl olupta o yarıktan sağ çıkığını sordu. “sadece depremden sonra düştüm” dedi. bu onun sağ kurtulmasını açıklıyordu. İkisi de yorgun ikisi de haraptı. bir anda yardım isteyenlerin çığlıklarını fark ettiler ve kendilerinden utanırcasına onlara yardım etmeye gittiler. ahmet yolda giderken Şermin’İn ailesini kaybetmenin acısıyla ağladığını görebiliyordu. kısık sesli de olsa kendi kendisine konuşuyordu Şermin “sizi şimdiden özledim” diye. ahmet iyice hüzünlendi ama belli etmedi. en azından başkalarını kurtabilirlerdi. Öyle de yaptılar

  • hint okyanusunda yol alıyordu gemi, uçsuz bucaksız görünen bu denizde. güney dalgaları, büyük tahta gövdesine çarpıp dağılıyordu. acaba fırtınaya rastgelecek miydi, ve sağ salim yoluna devam edebilecek miydi? nereye varacağı belli bile değildi. kaç zamandır tek bir gemi bile görmemişti. doğuya doğru yol almaya devam edecekti.

    diğer gemi büyük bir fırtına atlatmıştı. herkes perişan düşmüştü, ama kurtulmuşlardı. gözcü uzakta bir gemi gördü, büyük yelkenleri yalpa yalpa.

    karşılaştılar. kaptanlar dürbünle birbirlerine bakakaldılar. tanıdık mıydı, korsan mıydı? şüphe duydular. ellerini salladı sinyalciler. yaklaştılar. doğuya giden geminin kaptanı kızıl eşarbını sallamıştı gelen gemiye. kızıl kaptan derlerdi tayfaları ona. kızıl kaptan dürbünle bakarak bu gelen geminin inşa tarzından tanımadığı sulardan geldiğini farketmişti. insanların simaları, giysileri de farklıydı. tehlikeli gelmemişti gözüne, tehlike hissetmemişti.

    halatlar atıldı, bir köprü kuruldu. iki kaptan köprünün ortasında eski dostlar gibi sarıldılar.

    nerden geliyorsun dedi kızıl kaptan eski dilde.

    \”ına tsız kasu?\”

    bu dili bilen insan pek yoktu artık bu günlerde. eski denizci kavimlerin kullandığı, karından gelen sesleri çok olan garip bir dildi bu. bu dile en yakın dil mikronezya yerlileri tarafından kullanılıyordu. ama o yerlilerin çoğu ne asya kıtasını ne avrupa kıtasını bilirdi, ne de hayatları boyunca o uzak ülkelerden birini görmüşlerdi. kendisi de bu dili çok eski bir tacirden öğrenmişti. 10 yıl boyunca o tacirin küçük ayakkabıcı dükkanında çıraklık yapmıştı. onun hikayelerini dinleyerek geçmişti çocukluğu.

    karşı geminin kaptanı karşılık verdi:

    \”kanai his tasu, kazad hırniya\”

    \”güneşin doğduğu yerden geliyoruz. battığı yere gidiyoruz.\” demek oluyordu bu. adını sordu, adı maviydi. mavi anlamına gelen kelimeydi daha doğrusu.

    maviyi kendi gemisine davet etti. tayfalar bu garip sesleri, konuşmaları bir süre şaşkın şaşkın dinlediler, hiçbirşey anlamadıkları için de dikkatlari diğer gemidekilere yöneldi. ufak tefek, güler yüzlü ve bir sürü insan…balıkçı değillerdi, ama korsan da değil gibilerdi. onlar da kendi aralarında vücut dili ve gülücüklerle anlaşabilmişlerdi. çok kısa zamanda iki gemi yolcuları kaynaşmışlardı. büyük bir curcuna kopmuştu. iki gemide de erkek, kadın, çocuk, yaşlı her türlü insan vardı. köpekler, tavuklar bile vardı.

    karar verilmişti. iki gemi o gece bağlı kalacaktı. kızıl kaptan ve mavi birbirlerine geldikleri yerleri, havayı, denizi, gördükleri insanları anlatacaklardı.

    kızıl kaptan çok heyecanlıydı. mavi ona hiç bilmediği halde neden doğuya gittiğini sorduğunda, bunu rüyasında gördüğünü anlatmıştı. hem de defalarca. güneşin doğuşunu görmüştü defalarca. denizden doğmuştu hem de.

    mavi şaşırmış ve bir kahkaha patlatmıştı. kızılın omzuna güçlüce bir sille indirdi ki, kızıl oturduğu yerden düşüyordu nerdeyse. mavinin gülünce gözlerinin etrafı derin çizgilerle doluyordu. elmacık kemikleri kocamandı. karga burnu, ve minicik bir çenesi vardı. suratı yıllarca güneşten kavrulmuştu, koyuydu. elmacıkları koyu kızıl hatta mora varan renkteydi. sakalları tek tüktü. gülmekten kendini alamamıştı. biraz sallandı oturduğu yerde, ve anlattı:

    kendisi de buna benzer rüyaları görmüştü. ama güneşin batışını görmüştü o. ve batı onun için bir rüya, bir gizemdi. o da hiç bu denizlerden geçmemişti.

    \”peki yanındakiler kim?\” diye sordu kızıl.

    \”eş, dost, maceraperest, işçiler, deliler… her türlü insan var\” dedi mavi. \”benim rüyam onların çok hoşuna gitmiş olucak ki onlar da takıldılar peşime\” deyip kahkayı bastı. bi yumruk daha attı kızılın omzuna ama bu sefer hazırlıklıydı, dengesi bozulmadı.

    \”ama bizim gemide yaşlı bir çift var\” dedi mavi sonra birden ciddileşerek. \”çocuklarıyla beraber geldiler. ama son fırtınada epey yıprandılar. sanmıyorum ki, bu yolculuğun kalanını sağ çıkarsınlar. senden isteğim onları gittiğin yere kadar götür. belki onların toprağını bulamazsın, ama en azından yurtlarından uzakta ölmemiş olurlar\”

    \”başım üstüne\” dedi kızıl. kendi gemisinde de, homurdanan, bu yolu çekmek istemeyen tayfalar vardı. bu macera onlara uzun boylu gelmişti. hem isterse mavinin gemisine katılır, hem de biraz olsun rehberlik edebilirlerdi.

    bu fikir mavinin aklına yattı.

    gemiler 2 gün bağlı kaldılar. çocuklar arkadaş oldu. hatta köpekler karı koca bile olmuştu. tek gecelik aşk onlara güzel gelmişti. ayrılık vakti geldi çattı. yiyeceklerden, giysilerden, araç-gereçlerden değiş tokuş yapanlar çok oldu. bir kaç gün daha kalsalar, aynı dili bile konuşacaklardı neredeyse! kaptanlar akıntıları, rüzgarları, adaları, korsanları birbirlerine anlatmışlardı. halatlar geri atıldı, köprü çekildi. yaşlı çift ağlıyarak vedalaştılar çocuklarıyla. iki günde can ciğer arkadaş olmuş veletler de ağlamaya başlamıştı. köpekler bile bu duygu seline kapılıp ulumaya başlamıştı, garip karmaşık bir ses tufanı oluşmuştu ayrılık esnasında. güneş epey yükselmişti artık. deniz de hafif dalgalıydı, hava rüzgarlıydı. kaptanlar el salladılar, ve o eski dilde vedalaştılar yine.

    yolun açık olsun…

    kızıl kaptan uzaklaşırken duygulandı. bir daha görecek miydi onları? geri döneceği bile belirsizdi. heyecanlanmıştı ve de, rüyasına herzamankinden daha yakın hissetmişti. gemisinin hem yolcusu hem de yükü değişmişti bu kısa karşılaşmada. şimdi etrafı dolaşmayı, tüm yolcularla bir bir konuşmayı, kendi duymadığı ve onların duyduğu, paylaştığı hikayeleri dinlemeyi çok istiyordu. ne güzel bir buluşma olmuştu!

    \”yelkenler fora!\” diye bağırdı

  • ortalık karışıktı. bütün gözlerde meraklı bir bakış vardı. polisler toplanan kalabalığı biraz açmaya çalışırken, kalabalığın arasında bir feryat yükseliyordu:

    – kızım! yavrum benim! bizi yalnız başımıza koyup nereye gittin? nereye?

    bu acıklı ağıt herkesin yüreğini kabartıyordu. polisler kendi aralarında \”bu kaçıncı\” diye konuşuyordu. Çünkü aynı şehirde aynı şekilde işlenen bu beşinci cinayetti ve bu cinayetlerin failleri bir türlü bulunamıyordu.

    İlk cinayet geceyarısı sahilyolunda işlenmişti. arabasını park etmiş bir genç kız, arabasından bir kaç metre ilerde, bir iple boğularak öldürülmüştü.

    İkinci cinayet ise belgrat ormanı yolu girişinde ve yine gece işlenmişti. bu cinayette ise yine bir genç kız, bu sefer arabasının içinde iken ve muhtemelen arabasını sürerken dışarıdan silahla vurularak öldürülmüştü. Çünkü araba ağaca çarpmıştı. hatta bu çok hızlı bir çarpma olmuştu çünkü kızın boynu kırılmıştı.

    Üçüncü cinayet pek acıklıydı. köpeği ile birlikte koşuya çıkan bir kız, jandarmaya yapılan bir ihbarla ölü olarak bulunmuştu. ama ne ölüm? kız muhtemelen öldürülmeden önce çok işkence görmüştü. Çünkü kız bulunduğunda, ayak kemiklerinin ikisi de kırılmış, sağ kolu kesici bir aletle tamamen kesilmiş, sol kolu ise muhtemelen bir aracın arkasına bağlanıp aniden çekilerek kopartılmıştı. büyük ihtimalle bu koparılan organları kız canlıyken kendisine gösterilmişti.

    kulakları da kesik olan kız, boğazı parçalandıktan sonra bir ağaca asılmıştı. yanındaki köpeğin ise başı sert bir zincirle bir ağaca bağlanmış, arka tarafı ise yine aynı araçla çekilerek hayvan ikiye ayrılmış, iç organları dağıtılarak vahşice öldürülmüştü. hayvancağız kimbilir nasıl da acıalr çekip, nasıl haykırmıştı.

    dördüncü ölüm olayı denizde olmuştu. aynı şehrin bir tatil köyünde haftasonu işlenen bu cinayet, oldukça soğukkanlılıkla işlenmişe benziyordu. Çünkü yerleşim yerinin çok yakınlarında olmuştu.

    gece ateş yakıp bira içen bir grup genç, yine her gece olduğu gibi sahilde ateş başında alkol alarak bir gece geçirmişler ve dağılmışlardı. fakat bir tanesi evlerine ulaşamamıştı: hâle! hâle, arkadaşları gittikten sonra ateşin başında biraz daha oturmayı deneyerek bilmeden hayatına son vermişti.

    bulunamayan katil, bu kızın ağzını sıkıca bağladıktan sonra çırılçıplak soymuş ve o şekilde denize atmıştı. kızın otopsi raporunda çıkan sonuç ise, kızın boğularak değil donarak öldüğüydü. bu, kesinlikle korkunç bir ölüm olmalıydı. saatlerce suyun içinde kalıp kalıp dışarı çıkmak ve böylece yavaş yavaş ölmek. bu dayanılacak şey değildi.

    son ölüm olayı ise işte buydu. hedef hep genç kızlardı ve bunun mutlaka bir sebebi olmalıydı. acaba bu bir seri katil miydi yoksa bu ölümlerin birbiriyle ilgisi var mıydı?

    * * *

    uzun uğraşlar sonucu, bu genç kızları öldüren kişi yakalandı. adliye`ye sevk olunduktan kısa süre sonra mahkemeye çıkarılan bu adam, şimdi hakimin karşısında sorulan soruları cevaplıyordu. hakim sordu:

    – neden işledin bu cinayetleri?

    adam cevap verdi:

    – onları sevmiyorum.

    – kimleri sevmiyorsun?

    – genç kızları.

    – sevmediğin herkesi öldürmek mi gerekir?

    katil bu soruya son derece soğukkanlılıkla cevap verdi:

    – evet.

    hakim bu cevaba karşı sinirlenir gibi olmuştu:

    – yani senin sevmediğin hiç kimsenin yaşamaya hakkı yok öyle mi?

    – aslında bir kaç yıl öncesine kadar öyle değildi. ama benim sevgimi ve duygularımı kullandılar. canımı öyle bir yaktılar ki, artık hayattaki herkesten nefret ediyorum. benim yüreğimden sevgiyi ve merhameti sildiler. sevgi ve merhamet olmayınca ortaya sadece kin ve nefret çıkar. İşte benim de içimden geçen bu kin ve nefret.

    hakim şaşırmıştı:

    – sen bir canisin!

    – evet, sizin söyleyişinizle bir caniyim. hapishaneden çıkarsam da, bu öldürmelere devam edeceğim.

    hakim, yanındaki diğer hakimlere sorduktan sonra kararı açıkladı:

    – sanık tuğrul yÜreklİ hakkında, türk ceza kanunu`nun 82. maddesinin b ve i bendleri uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapsiyle cezalandırılmasına karar verilmiştir.

    …ve tuğrul, iki koluna giren iki jandarma marifetiyle ağır ağır ömrünün sonuna kadar çürüyeceği koğuşuna yürümeye başladı. aklından tek geçen ise bir kızı daha öldürmekti

  • orta boylu, esmerce, güzel görünümlü, hatta karizmatik bir genç delikanlı, oturduğu banktan karşıdaki çifti izliyordu.

    bu, erkeğin uzunca boylu ve açık tenli, kızın da sarışın, bir bayana göre normal boylu bir kızdan ibaret bir çiftti. oturduğu bankta bu çifti izleyen delikanlı, onlarla birlikte onlara fark ettirmeden kalktı. bir taksiye binen bu genç kızı ve erkeği başka bir taksiyle takip etti.

    biraz sonra ıssız bir yere geldiler. anlaşılan bu kız ve erkek burada başbaşa kalmak istiyorlardı. bir an onları izleyen delikanlının aklına eski aşkı geldi. onlar da sık sık gelirlerdi böyle yerlere. hele bu delikanlı, böyle gözden uzak yerlere gelip sevgilisiyle serbest olmayı çok severdi.

    biraz sonra taksiler de gidince ortalıkta bu üç kişiden başkası yoktu. kız ve erkek tam başbaşa kalmanın tadını çıkarmaya hazırlanırken, onları bu zamana kadar dikkatle izleyen delikanlı ortaya çıktı. kız ve erkek tedirgin olmuştu. yiğitliğe soyunmaya hevesli erkek sordu:

    – kimsin? ne istiyorsun?

    kız korkmuştu ama kendisini sevgilisinin yanında güvende hissediyordu. nasıl olsa sevgilisi bir bankada güvenlik görevlisi olduğundan ileri düzeyde savunma eğitimi almıştı.

    delikanlı cevap verdi:

    – konuşmayı sevmem ben genç! konuşmak boşuna zaman harcamadır ve bir insanı oyalaman gerektiğinde işe yarar.

    bu delikanlının niyeti dünden belliydi. kız, onun bu sataşır tavırlarından korkmaya başlamıştı. erkek ise sevgilisini teselli etmeye uğraşıyordu:

    – merak etme canım. sakın korkma. Şimdi gidip ona haddini bildireceğim.

    mesleğinde bir numara olan bu banka güvenlikçisi genç kendinden emin duruşunu gösterip karşısındaki delikanlıyı etkilemeye çalışırken, delikanlı ilk hücumu gerçekleştirdi.

    kız gözlerinden akan yaşa mani olamıyordu. İşte korkunç dövüş başlamıştı. anlaşılan sonradan çıkan bu delikanlı da dövüşçüydü. Çünkü ilk atakta sevgilisine bir yumruk vurabilmişti.

    ardından kıyamet kopmuştu. genç erkek saldırıyor fakat tutturamıyordu. delikanlı ise çok estetik dövüşüyordu. bir süre karşılıklı vuruştuktan sonra delikanlının canı sıkıldı ve sert bir küfürle belinden çıkardığı bıçağını karşısındaki erkeğin sağ dizine sapladı. bu korkunç bir saplamaydı.

    kız çığlıklar atmaya başladı. dizinden yaralanan genç erkek diğer ayağının üzerinde durarak haykırdı:

    – benim bir tane mi ayağım var lan o…. çocuğu. diğeri bile seni haklamama yeter.

    bunu duyan delikanlı havaya zıplayıp genç erkeğin yüzüne öyle bir topuk tekmesi vurdu ki, genç erkek, dizinin yarası da buna eklenince yere yığılmaktan kendini kurtaramadı.

    delikanlı, kızın ağlamaları ve sevgilisini teselli etme seslerinin eşliğinde bir sigara yakıp içmeye başladı. bu sesler onun için eşsiz nağmelerdi.

    sigarası biten delikanlı, kızı kolundan tutup az önce alt ettiği rakibinin yanına geldi. gülümseyerek:

    – bak lan! bu kız şimdi benim! var mı itirazın?

    kız ağlıyordu. erkek, ağzının kenarlarında pıhtılaşmış kanlar olduğu hâlde bağırdı:

    – lan şerefsiz! lan köpek! bırak meral`i. benimle hesaplaş ne derdin varsa.

    delikanlı kahkaha atmaktan kendini alıkoyamadı:

    – ulan yafşak! senin hesaplaşılacak neyin kaldı. bittin zaten.

    bunu söyledikten sonra genç erkeğin sol bacağı gözüne takıldı:

    – doğru ulan. sen tek bacağınla beni yenmeye kalkmıştın. ama şimdi yerinden kalkamıyorsun. gel bakalım o bacağını da alayım.

    kızın çığlıkları artmıştı. delikanlı, kalınca bir odun benzer ibir nesne bulmakta gecikmedi. ve erkeği omzundan tutup kedi yavrusu gibi kaldırdı. erkek yine muhalefet edip karşı koymaya kalktı ama buna delikanlının cevabı yaman oldu. erkeği çenesinden tutup burnunun üstüne öyle bir kafa attı ki, \”çat\” diye çıkan kırılma sesini kız bile duydu. hırsını alamayan delikanlı aynı yere, erkeğin tam burnunun üstüne defalarca yumruk attı. erkek bayılmıştı.

    bayılan erkeği bırakan delikanlı kızın yanına gitti:

    – bu seni bu kadar mı koruyabiliyor güzelim? bak bayıldı. ama sen benim yanımdasın.

    kız \”aşağılık herif\” diyecek oldu ki bu delikanlı kızın yüzüne indirdiği sert yumrukla onu devirdi. kızın bir an gözleri kararmıştı. ağlası arttı. delikanlı bunu sevmiyordu. kıza bağırdı:

    – sus lan!

    kız ağlamasını artırınca tekrar etti:

    – kes sesini or…..

    kız devam edince, delikanlı kızı çenesinden tutup kaldırdı. başının arka tarafına iki sert yumruk vurduktan sonra yere fırlattı. biraz uzaklaşıp geri döndüğünde kız korkudan ölmek üzereydi. bu delikanlı iki tane akrep bulmuş getiriyordu. kızın çığlık atacak takati kalmamıştı. delikanlı kızın yanına geldi:

    – eğer ağlamaya devam edersen elini ayağını bağlayıp bunları vücudunda gezdireceğim. dedi.

    kızın zaten ağlamaya dermanı kalmamıştı. susmaktan başka da çare görünmüyordu. biraz sonra erkek uyanır gibi oldu. delikanlı hemen akrepleri gülerek kızın üstüne atıp erkeğin yanına koştu. kız ise korkusunda buna bile çığlık atamamış, sadece içinden bağırarak akrepleri silkeleyerek yetinmişti.

    erkek uyanır uyanmaz dudağı kanayan sevgilisini görünce ağlamaklı oldu ama yüzüne inen sert yumrukla gözlerini delikanlıya dikti. delikanlı, bu genç erkeği ayakta durur hâlde ağaca bağlamıştı.

    delikanlı eline biraz önce bulduğu odunu aldı:

    – az önce tek bacağınla da benimle dövüşebileceğini söylüyordun. buyur bakalım. diyerek sert bir şekilde odunu ağaca bağladığın gencin sol bacağına vurdu.

    genç büyük bir çığlık attı. kız ise korkudan ağzını açamıyordu. genç küfür edecek oldu, yapamadı. Öfkeli delikanlı bir daha vurdu tam aynı yere. ve sonra yine, ve yine… dört darbeyle sol dizini parçalamıştı erkeğin.

    kız artık dayanamayıp ağlama seslerini duyurmaya başlamıştı. kızın yanına sinirle gelen delikanlı, onu saçından tutup kaldırdı:

    – bu yetmedi mi sana or….? daha fazlasını mı yapmamı istiyorsun ona? peki, yapayım.

    ve delikanlı, kızın sevgilisi olan erkeği ağaçtan çözüp çırılçıplak soydu. erkek, sevgilisinin gözü önünde bu hâlde olmaktan utanç duyuyordu. dayanamayıp boğulmaklı çıkan sesiyle bir küfür savurdu.

    delikanlı buna çok kızdı ve elindeki sopayla kızın korktuğu şeyi bu genç erkeğe yaptı. erkek öyle bir bağırıyordu ki çığlığı bütün düzlüğü kaplamıştı. kız da ağlıyor, elleriyle gözlerini kapatmaya çalışıyor, saçlarını yoluyordu ama olmuyordu. bir türlü kurtulamıyordu şu hâlden.

    tekrar bayılan erkek bir daha uyanacağa benzemiyordu. bu sefer psikopat kızın yanına yöneldi:

    – bu öldü herhalde. dedi gülerek.

    kız artık korkudan ağzını açamaz olmuştu. delikanlı bir sigara daha yaktı. kızın dudaklarından fısıltıya benzer bir kaç cümle döküldü…

    – niye?

    bu sözleri duyan delikanlı sinirlenip bağırmaya başladı. kıza vurmuyordu ama aklına gelen herşeye ve herkese küfür ediyordu. biraz sakinleşir gibi olduğunda yere oturdu. korkudan bir kedi yavrusundan farkı kalmayan kıza döndü:

    – demek niye? Çünkü sevgiden ve aşktan nefret ediyorum. Çünkü seven ve aşık olanlar ile sevilen ve aşık olunan insanlardan nefret ediyorum. Çünkü siz, yani bütün kadınlar aşağılık birer şerefsizsiniz. İnsanın duygularını kullanır, hisleriyle oynarsınız.

    hırsla konuşan delikanlı eliyle yerde öldüğü veya bayıldığı belli olmayan genci işaret ederek:

    – Şu şerefsizden benim ne eksiğim var ki onu sevip mutlu ederken beni diri diri toprağa gömüyorsunuz? hak mı bu? adalet mi? lanet olsun aşkınıza da sevginize de. düşmanım hepsine. aşık olana da, aşık olunana da düşmanım. yeryüzünden sevgiyi silene, seven ve sevilen herkesi yok edene kadar buna devam edeceğim. Öldüreceğim hepinizi. aşkı sileceğim. benim olmayan şey hiç kimsenin olamaz.

    bir müddet dinlenir gibi duran delikanlı atıldı. kızı alıp zorla tecavüz etti. kızın ağlamaları ve bağırmaları hiç kâr etmemişti. kız ağlayarak \”bütün hayallerimi yıktın\” dediğinde ise delikanlı cevabı yapıştırdı:

    – ne hayali be? benim hayallerim gerçekleşti mi? ben mutlu oldum mu? hayır! sen neden mutlu olacakmışsın? bende bulamadığınız mutluluğu başkalarında mı bulacaksınız?

    delikanlı sinirden kudurmuş gibi son sözünü söyledi:

    – bu dünyada ben mutlu değilsem hiç kimsenin mutlu olmaya hakkı yoktur. benim olmayanın başka kimsenin olmaya hakkı yoktur.

    elini oynatır gibi yapan genç erkeğin başına odunla vurmaya başlayan delikanlı, kafatası parçalanıp beyni dağılana kadar buna bağırarak ve küfürler savurarak devam etti.

    Şimdi sıra kızdaydı. kızı zorla ve sertçe tutup yere fırlatan delikanlı, onun bütün vücudunu elindeki bıçakla kesmeye başladı. Çığlıklar içerisinde kalan kız hareketsiz kalıncaya dek buna devam etti.

    sonrasında ise bütün hırsı geçmiş gibi önünde duran iki cansız bedene bakarak bir sigara yaktı. bir de \”iyiler her zaman kazanır derler\” diye geçirdi içinden. sigarası bittikten sonra ağır adımlarla geldiği yöne doğru giden delikanlı, ardında bıraktığı iki cesedi öldürürkenki aldığı hazzı bir süre daha duyacaktı. muhtemelen yarın bu cesetlerin haberini de gazetelerden okuyacaktı.

    İntikam korkunç bir duyguydu ama çok tatlıydı. yaşadığı bütün düş kırıklıklarının, üzüntülerin ve gece boyunca ağlamaktan şişen gözlerin hesabını, birbirine aşık olan herkesten soracaktı.

    bir gün biri de kendisini öldürene kadar

  • bünyamin yıllarca kurduğu zenginlik hayallerini gerçekleştirmişti.artık türki cumhuriyetlere tekstil makineleri satıyor hatırı sayılır paralar kazanıyordu.hiç evlenmemiş hatta buna teşebbüs bile etmemişti.tek bir hayal için tek bir amaç için hayatını para kazanmaya adamıştı.dünyanın en büyük açık hava gösterisi onun eseri olacak bütün dünyayı kendine hayran bırakacaktı.bu gösteri yaklaşık 2 saatte bitecekti.bunu sadece kendisinin seyredecek olması onun bencil ve acımasız ruhunu daha da kamçılıyordu.İstiklal caddesinin tam ortasındaki eski yapının çatısından bacaklarını sallandırmış aşağıyı seyrediyordu.eğer yürüyenler kendisini görmüş olsalardı intihar vakası eğlencesi caddeyi şenlendirirdi.oysa orda yürüyenlerin bambaşka amaçları bambaşka uyuşmuşlukları vardı.bünyamin herkesi tek tek incelemeye çalışıyordu sokaklara dağılan dükkanlara giren kırmızı şapkalı adamları da sadece o farkediyordu tepeden.aşağıda bünyaminin sağa sola sessizce hareket eden tam 800 adamı vardı.

    mavi giysili polis memuru taksim meydanında önü bariyerli garip kamyonları gördüğünde önce şaşırdı sonra onlara doğru gidip yasak olan bölgeyi terketmelerini söylemeye karar verdi.ama amiri bunu yapmasına izin vermedi.kamyonlar meydanda yapılacak bir gösteri için özel izinle oradaydılar.gösterinin niteliğinden herkes habersizdi ve aslında ilgilenmiyorlardı da.kamyonlar yavaş yavaş sağa sola dağılmaya başladılar, sayıları giderek azaldı.bu meydandakilerin ilgisini tamamen dağıttı.

    gizem o gün hergünkü gibi istiklaldeydi.bişeyler atıştırıp sonra da son çıkan albümlere bakacaktı.ayağındaki beyaz konverslere bakıp kirlendikleri için hayıflandı.İstanbulun heryeri yaşadığı yer gibi tertemiz olsaydı böyle olmazdı diye düşündü.oturduğu sitenin temizliğinden özel bir şirket sorumluydu ve her yer tertemizdi.babasının özelleştirmeyle ilgili söledikleri kulağında çınladı.belediyeleri de özelleştirseler dedi içinden.birkaç gönüllü sivil toplum örgütü caddede gazete satıyordu, onlara küçümseyerek baktı.sonra birkaç adamın onları caddeden çıkarması yüzünü güldürdü.filmler güzeldi,video oyunları güzeldi,kankileriyle sohbet etmek güzeldi,modayı takip etmek güzeldi,babasının ona ilk arabasını hediye etmesi güzeldi.sosyal kavramlar ona boş geliyordu para her hayatı güzelleştirebilir güçteydi.Çok arkadaşı vardı istediğini yapabilir istediği yere gidebilirdi.babasının parası ona mutluluk veriyordu.irakta olanlar ıraklıların sorunuydu.amerikayla iyi geçinselerdi kuveyt`e girmeselerdi bunlar olmayacaktı.amerikanın müttefiki olmak gizemi gururlandırıyordu.İşte bu yüzden kendisi konvers giyebilirken iraktaki yaşıtları bundan mahrum kalıyorlardı.bir mağazaya girmek isterken kapıdaki iri kıyım bir adam tarafından durduruldu.geçici olarak mağazanın kapandığını söleyen adam kapıyı da gizemin yüzüne kapadı.gizem İstiklalin ara sokağında önü çelik düz bariyerli bir kamyonun sokağı kapadığını gördü.artık sokak yoktu düz bir bariyer sokağın giriş yolunu tamamen kapatmıştı.aniden binaların tepelerinden dev spotlar aydınlık İstiklal caddesini ışığa boğdu.dev bir sahneye çevirdi.ve güçlü montagues and capulets resitali dev hoparlörlerden caddeyi inletti.İnsanlar olup biteni anlamaya çalışıyorlardı.
    gizem caddenin girişini görebiliyordu.İki dev siyahlik caddeye girmiş ve yolu boydan boya kaplamıştı.dikkatli bakınca bunların iki dev silindir olduğunu anladı.Çığlıklar caddede uğuldadı.ardından makineli tüfek sesleri gelmeye başladı.silindirler resmen çığ gibi insan kütlelerini ezip geçiyorlardı.Çığlıklar, uğultular, inlemeler ve panik caddeyi birbirine katmıştı.gizem kalabalığı yararak tünel tarafına koşmak istedi.bir süre ilerledikten sonra ordan da iki silindirin geldiğini farketti.kapana kısılmışlardı.dükkanların tamamı ve ara sokak girişleri kapalıydı.İnsanlar yer daraldıkça birbirinin üzerine çıkmaya başladı.panikle birbirni ezenlerin aklındaki tek düşünce kurtulabilmekti.binalara tırmanmaya çalışanlar makineli tüfeklerle vuruluyorlardı.1812 overtürü çalmaya başladığında,gizem tam ortada binanın tepesinde birini gördü.bünyamin kahkahalar atarak sigarasını tüttüryordu.gösterinin keyfini tek çıkaran oydu.cadde boyunca yerler ve duvar kanla boyanmıştı.gizem caddede devriye görevi yapan iki polisin silindirlere ateş ettiğini gördü ama silindirler yenilmez canavarlar gibi herşeyi ezip geçiyorlardı.zavallı devriyeler de telef olmuşlardı.bu korkunç gösteri tam 1.5 saat sürdü.binlerce insan çok sevdikleri İstiklal caddesinin taş döşemeleriyle akraba olmuşlardı.gizem de silindirlerden nasibini almış herzaman istediği inceliğe ulaşmıştı.İki silindir caddeyi katedip burun buruna gelince bünyamin derin bir iç geçirdi\”bunu tekrar yapmalıyım\”.Şeytani bir sırıtış yüzünü gerdi…

  • karanlık ve soysuz topraklardan zevkin, eğlencenin, paranın, bolluğun olduğu diyara doğru yola çıkmalarının ikinci günüydü. kimse saymamıştı. böyle büyük bir hayal içlerini doldururken, insan saymak gibi bayağı bir işle uğraşacak kimse de yoktu aralarında; ama köyün birinden geçerken velinin biriyle konuşmuşlar ve liderlik görevini üstlenen adam; çoluk çocuk, kadın erkek, kendilerini umursamadan bekleyen yoldaşlarına bakıp karşısındaki ulu insana otuz kişi kadar olduklarını söylemişti. Üç aşağı beş yukarı ancak o kadar çıkarlardı zaten.

    beş erkek atlarının sırtında giderken diğer yoldaşlar sayısı altı olan, her birini iki atın çektiği at arabalarında, kalpleri gidecekleri diyarın aşkıyla iki misli daha hızlı atarken yol alıyorlardı.

    konakladıkları yerlerde ya da yollarda karşılaştıkları insanlara, bu yüce yerin varlığından ve oraya gittiklerinde yapacaklarından cömertçe bahsediyorlardı. orada hiçbir şeye para vermek zorunda kalmadan yaşayacakken, içtikleri ucuz şaraba ödedikleri yok denecek kadar az paraya hayıflanıyorlardı. Çalışan insanları görüp onları alaya alıyorlar; kadınlar kadınlarla, erkekler erkeklerle, çocuklar çocuklarla didişiyor; sonundaysa yoldaşların sayısı artıyordu. İlk geçtikleri iki günde adını bile hatırlamadıkları köydeki velinin aklına rağmen o köyün yarısı yolculuğa katılmıştı. İki günden beri de sürekli kalabalıklaşıyorlardı. sayısız insan, bu kadar büyük bir kalabalığın nereye gittiğini sorgulamaya cüret etmeden aralarına katılmıştı. bazıları bu erdemli insanların akıllarına erişemeyeceklerini düşünüp, onları sorgusuz sualsiz dinleyip ilahlaştırıyor; bazılarıysa bu önderlerin yüzlerine bile bakmaktan çekinip tanrının elçileri ve cennetin bekçileri saydıkları üç aşağı beş yukarı sayıları ancak otuzu bulan bu insanların ve bunların ulu liderlerinin yüzlerine bakarlarsa gözlerinden çıkan ateşle, günahları kadar yanacaklarını sanıyorlardı.

    yolda büyük yerleşim yerlerine de uğruyorlardı.yeşil kent, turuncu kent, pembe kent, mor kent, sarı kent yolun sonuna doğru geçtikleri yerlerdi. burada yaşayan insanları ikiye bölmüşlerdi. büyük tartışmalar yapılıyor; alimler, düşünürler ve şehirde yaşayan halk birbirilerine giriyorlardı. Şehrin sakinleri şaşkınlık içerisinde; mutlu, davetkar ve yakında gelecek sonsuz sefahate inançlarından har vurup harman savuran bu zengin gönüllü insanların çekiciliğine kapılıyorlardı. böylece büyülenmiş insanlar yanlarına alabildikleri kadar eşyayı alıp yola düşüyorlardı. “İşte nuh’un gemisi, karada gidiyor ahali, tutunabilene ala” diye bağıranların ve ulu liderlerinin yolda halkı etrafında dolanıp yorulmasın diye iki dağı yararak tünel yaptığını ve üç başlı dev ejderhayı nasıl yendiğini anlatanların ve yeni hikayelerin sayısı hızla artıyordu.

    Şehirlerde sayıları her gün artan bu yolcuların katılımlarını azaltan tek neden din alimleriyken, düşünürlerin ve diğer tüm bilimlerde çalışan alimlerin dinleyenlerinin olmayışı onları pes ettirmiyordu. “Şeytanın köleleri olacaksınız. İşte şeytan sizi ancak böyle aldatır. ey yaratanın kulları! cennet dünyada olsaydı elbet önce gidecekler bizim önderliğimizdeki sizler olurdunuz.” diye halkına seslenen din alimlerinin sözlerine inananlar, şeytanın ve onun kullarının isyankar yolculuklarına tiksintiyle küfrederken diğer yanda da yükselmişlere yeni katılanların eskilere verdikleri ilham bu topluluğun daha da yükselmesine ve insanı hor görmelerine kadar uzanan bir büyük sınıf hoşgörüsünün oluşmasına neden olmuştu.

    bu ruhani yücelmeyle birlikte bahsedilmeye değmeyecek kadar da her şeye ulaştıklarında bu ucuz şeyleri atacakları düşüncesi insan sarrafı bir kimsenin ikiyüzlülük diye yanlış yorumlayacağı bir paylaşımı ve hoşgörüyü beraberinde getirmişti. yoldaşlar erdemli insanlardı. erdemleriyle yolculukları boyunca çevrelerini aydınlatmışlardı. eşyaların paylaşımı, bu erdemleri nedeniyle insanoğlunun o zamana dek görmediği kadar büyük bir boyuta ulaşmıştı. Öyle ki herhangi birinin yolculuğun başında sahip olduğu eşyaların tümü yerlerini başkalarının eşyalarına bırakmıştı. erkekler atlarını bile değiş tokuş etmişlerdi.

    en öndeki, kendisine gösterilen saygının nedenini, arkasından gelen insanları sonsuz keyif ve bolluk diyarına götürmesinden kaynaklandığını düşünen tıknaz, esmer, gençliğinin üstüne uzun yıllar eklemeden bilgeliğe ulaşan ve bilge diye tanıdığı insanlardan öğrendiği davranışları taklit eden yoldaşların lideri, arkasındaki binlerce insana kafasını çevirip bakmayalı uzun süre olmuştu.

    bilgeliğinin bunu gerektirdiğini anlamıştı. zira mola verdikleri yerlerde en güzel meyveler, yemekler ve içecekler önüne seriliyor, yalnız başına oturup hayatı boyunca yemediği kadar bolca yemekten kendini alamıyordu. daha zevkin, sefanın bitmediği diyara varmadan gelen bu rahatlık ve bolluk onu, kendisinin yüce alçakgönüllülüğünden ötürü anlayamadığı insanların en büyüklerinden biri, hatta en büyüğü olduğu düşüncesinin eşiğinde tutuyordu. bu kadar büyük bir insanken daha önce saygının kırıntısını bile görmemişti. bunu eski yaşadığı yerdeki insanların derin cehaletine bağladı ve bilgeliği gereği onlar için üzüldü.

    aslında her şey topraktan çıkan ve ona yaratan tarafından sunulan haritayla başlamıştı. haritada tarif edilen yol dümdüzdü. altında da yolun sonunda bulacağı sonsuzluktan, cennetten, bolluktan ve hiçbir iş yapmadan yaşayacağından bahseden bir yazı vardı. haritayla köyüne inip hazinenin anahtarı diye elindekini göstermiş ve köylüsünü beraberce bu yere gitmeye davet etmişti. köyün bir kısmı onu alaya almıştı; ancak yine de kendisine taraftar bulmayı başarmış ve büyük yolculuk böylece başlamıştı.

    haritanın çok değerli bir taş olan samit taşına çizilmiş olmasının yalnız başına yola çıkmasına engel olan en büyük etken olduğu inkar edilemezdi tabi. yolculuğa başlarken taşı bezden bir bohçanın içine yerleştirip bohçayı da neyi var neyi yok satarak aldığı atın eyerine bağlamıştı. sağ ayağının yanında onu rahatsız etmeksizin atın yürüyüş düzenini taklit ederek sallanıyordu. zaman zaman bohçayı yokluyor, taşın yerinde olup olmadığını kontrol ediyordu. sonra taşın yerinde olduğunu görüp bilgeliği gereği en derin bakışlarıyla yolu süzmeye devam ediyordu.

    yirmi gündür geceleri az uykuyla sürdürülen yolculuğun sonuna yaklaşırken yoldaşların liderinin arkadaki kalabalığın büyüklüğünü görme merakı içini kemirmeye devam ediyordu. nicedir ardına bakmamıştı ve gürültülü bir yalnızlığın içinde merakının ağır yüküne daha fazla dayanamayacağını anladı. atı en yakın atlının en az yirmi metre önünde gidiyordu. düşünceler içinde kaybolmuştu ve bir anda büyük bir gürültünün kopmasıyla uyandı. mahşeri kalabalık secdeye kapanmıştı. yoldaşların lideri gözlerine inanamadı. atı hızla çevirip kalabalıkla karşı karşıya kaldığı anda edilen secde onu korkutmuştu. sadece secde değil tahmin edemediği kadar büyük kalabalık onun neredeyse bilincini yitirmesine neden olacaktı. yüz elli bin civarında insan ona secde ediyordu. köyde aylak aylak gezen bu adam yirmi günde tapılacak bir ilah olmuştu. Şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. o an bilgeliğinin büyüklüğünü daha da iyi anlamıştı. artık bir aylak değildi ve insanların en büyüğü olduğundan da kuşkusu yoktu.

    olanlardan sonra bir daha arkasına dönüp bakamadı.yola devam ediyordu; ama artık içini kaplayan korkunun esiriydi. neler olduğunu anlayamıyordu.tek istediği varmak istediği diyara varıp yine aylak aylak hayallerin içinde yüzmekti.

    yoldaşların liderinin bilgeliğinin erdemlerinden midir, yoksa hedefi olan her yolculuğun bir yerlerde sona ulaşmasından mıdır, yoksa insanların düzensizlik ve maceralar içinde sürekli kalmaktan kurtulma isteğinden midir bilinmez bu yolculuk sona ulaştı. dünyanın sonunu gören yoldaşların tümü sevinç ve zafer naraları atıyordu.yoldaşların liderinin heyecanı bu yolculuğun bir sona ulaşmasının özleminden ötürü doruk noktasına ulaşmıştı.

    bu sırada diğer tarafta güzel kent’in komutanı sayısı beş bin olan ve hazır bekleyen askerlerine baktı ve hırsla atına bindi. beyaz, soylu bir atın üstündeki oğlunu yanına çağırdı ve askerlerine savaşa hazır olmalarını emrettikten sonra oğluyla beraber yola çıktılar. ulakların getirdiği habere inanamıyordu. ucu bucağı gözükmeyen çekirge sürüsü gibi bir ordunun yaklaştığını haber almıştı. böyle bir ordu nasıl varolabilir düşüncesiyle şaşkınlık içindeydi. büyüklüğü inanılmaz orduyu kendisi görmeye gidiyordu. eğer bu doğru değilse ve askerinin gördüğü bir hayalse düşünmeden kılıcıyla adamın kellesini uçurarak cezalandıracaktı. atının dizginlerine asıldı. dört nala ölüme koştuğunu düşündü. aldığı büyük bir riskti.

    güzel kent’in sınırlarını oğluyla beraber aştılar ve bir süre sonra şehrin sınırlarından ülkenin sınırlarına ulaştılar. burası güzel kent’i karşıdan gören yüksekte bir düzlüktü. bu insanlar oğlunu ve kendisini hemencecik öldürebilirdi. kafasındaki her şeyi bir kenara bıraktı ve savaştan başka her şeyi düşünen ve çılgınca sesler çıkaran bu insanların en önlerinde bulunan atlı, askere hiç mi hiç benzemeyen adama yaklaştı. atı da bu gürültücü kalabalıktan ürkmüştü. yeterince yaklaştıktan sonra kibarca adamı selamladı. arkadan da selamı tekrarlayan komutanın oğlunun sesi işitildi. yoldaşların lideri bu iyi giyimli adamlara baktı ve konuşmasının gerekliliğine inandı.
    -“biz” dedi. o an bir büyük çığlık boşluğu doldurunca bilgeliğinin ona verdiği güçle ellerini havaya kaldırdı. Üstünde durakladıkları topraklar artık bu insanlar üstünde yokmuşçasına birden bire sessizleşti.
    – “sonsuz sefahat, zevk, eğlence ve bolluğun olduğu, asla çalışılmayan ülkeye giden yolcularız. siz o ülkenin insanları mısınız?”
    komutan ve oğlu şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
    – “bizim bu toprakları mesken tutuşumuz dünyadaki insanların sayılarının bir avucu geçmediği zamana dayanır. ne atalarımızın öğretilerinde, ne de bizim onların bize öğrettiklerini geliştirmemiz esnasında anlattığınız gibi bir yerin varlığına ulaşabilmiş değiliz.” dedi komutan. sonra hem karşısındaki büyük kalabalığı sinirlendirmemek, hem de konuştuğu adamın dehşet içerisindeki yüzünü görünce:
    – “ancak bu ulaşamadığımız yerin varlığını budalaca inkar edecek değiliz. sizi böyle bir yerin varlığına inandıran şeyin ne olduğunu bize açıklarsanız memnuniyetle sizi selamlar ve şüphesiz bilgimiz dahilinde sanımızı sizlere bildiririz.” diyerek konuşmasını tamamladı. kalabalık, ürkütücü bir sessizlikle olanları takip etmeye çalışıyordu. güzel kent’in komutanıysa bu kadar insanı bu adamın nasıl bir araya getirdiğini anlamıyor, onun kurnaz bir deli olduğunu düşünerek tetikte bekliyordu. yoldaşların lideri çantasından komutanın o güne dek görmediği büyüklükteki samit taşını çıkartıp uzattı. komutan taşa baktığında gördüğü tek şey ölüme giden bir şairin çılgınca yazmış olduğu dizelerdi.
    taşı evirdi; çevirdi; uzaktan ve yakından baktı. Şiirden başka görebildiği çerçeveye benzer yamuk yumuk bir şekil ve şiirin ilk mısrasından tepsi şeklindeki taşın ucuna dek giden anlamsız bir çizgi. harita diye gösterilen şey sadece bundan ibaretti. yutkundu.
    – “Şüphesiz bu paha biçilmez bir taş ve üzerinde de çılgın bir şairin ölüme giderken yazdığı mutluluğunu ve umudunu anlatan bir şiir var. Üstelik yazıların çok eski olmadığını sanıyorum. eğer bu taşın değerini hakkıyla ölçebilseydiniz, ölene dek maddi bolluk içinde yaşardınız. bu ülke güzelce Ülke’dir; aşağıda kurulu kent güzel kent’tir. burada da herkes çalışır. söylediklerimden tatmin olmayıp hala bir arayışın içindeyseniz aradığınız yer bulunduğunuz yere yakın bile değildir” dedi. sabır gösterme gayretini sonuna kadar sürdürmüştü ve konuşmasında vurgudan eser yoktu; ama konuşma son derece soğuk bir etki yaratmıştı. kalabalık kulaktan kulağa fısıldaşmaya başlamış, göz açıp kapama süresinden daha kısa sürede herkes her şeyi öğrenmişti. her yanı saran sessizlik korkutucuydu. Üstelik gidecekleri yolun – dünyanın- sonuna ulaşmışlardı.

    yoldaşların lideri düşünceler içinde yabancılara teşekkür etti. komutan ise işin nereye varacağını kestiremiyordu. oğluna işaret etti ve atlarını çevirip hızla uzaklaşmaya başladılar. gökyüzünün katlarını aşan uğultunun doğuşunun başlaması da bu ana rastlamaktadır. komutan arkalarından kimsenin gelmediğini anlayınca durup yabancıların yapacaklarını izlemeyi uygun buldu.

    büyük ve değerli samit taşı yoldaşların liderinin elinde kalmıştı. Şiire baktı. kendi bilgeliğinden daha öteye geçtiğine inandığı şairin izlediği yolu düşündü. bu değerli taşı bırakıp ölmüş olmalıydı. hem de gerisinde gittiği yerin güzelliğini anlatan bir şiir bırakarak. neredeyse hiç kullanmadığı kılıcını çıkartarak:
    – “ burası dünyanın sonu ve size vaad ettiğim yer, dünyanın sonunun ötesinde, dünyanın dışındadır.” diye inanılmaz bir kuvvetle bağırdı. sesi kendisinden emin ve kararlı çıkmıştı ve elindeki kılıcı tüm gücüyle karnına sapladı. hissettiği acıdan yüzündeki ifade değişti. bir inleme sesi işitildi ve attan yere düştükten hemen sonra can verdi.

    aniden gelen bu delilik nöbetinin sonucu karşısında izleyenler donup kalmıştı. ancak bu donup kalma hali kısa sürdü. bir grup, dünyanın sonundan liderlerinin davet ettiği yere gitme fikrini onayladı. hızlı hızlı yürüyerek uçurumun kıyısına ulaştılar ve tereddütsüz aşağıya atladılar. Öyleki cesetleri günlerce toplanamadı ve bu işe görevlendirilen güzelce ülkenin askerlerinin büyük bir bölümü bir süre çürük et ve kan kokusunun esaretinde yaşadılar; vahşi hayvanların saldırılarına maruz kaldılar; ama bu kadar insanın nasıl öldüğünü asla anlamadılar.

    diğerleriyse hayal kırıklığına uğramışlardı ve eve dönmeleri için ne yeterli yiyeceğe ne de eşyalara sahiptiler. bu halden kurtulmak için eşyalarını birbirlerinden alma uğraşı içine girdiler. bununla beraber eşyalarını geri alabilmek uğruna karşılıklı olarak herkes birbirine zarar vermeye başladı. İçinden çıkmadıkları bu durum onları vahşi bir hayvan gibi hırçınlaştırdı ve bakışları donuklaştı. birbirine düşman binlerce insan birinin tetiklediği olayların başlamasıyla, acımasızca karşısına kim çıkarsa çıksın öldürmeye, dolayısıyla büyük bir vahşetin göbeğine çekiliverdi. toz dumana karışmış, at arabaları ateşler içerisinde kalmış, başı boş atlar nereye kaçacaklarına karar veremeden kendilerini kurtarmak için sürekli koşturuyorlardı.

    saatler sonra büyük ateş sönmeye yüz tuttu. sağ kalan bir avuç insan, şaşkın şaşkın çevresine bakıyor, yaşadıkları dehşetin gerçek olduğuna inanamıyorlardı. komutansa bu zavallı insanların sonunda durduklarını anlamıştı. yardım etmeye karar verdi.

    yaraları sarılıp tedavi edildikten sonra komutan acıyarak onları şehirlerine kabul etti. böylece hızla artan yoldaşlarla süren yolculuk sona ermiş; yenilerine gebe dünya kısa süreliğine dinlenmeye çekilmişti

  • leylekler havada kavisler çiziyor, günün monoton havasına az da olsa bir heyecan katmak için çabalıyordu.ağaçların arkasına sinmiş olan İstanbul, kainatta yaşayan her canlının içine huzur dolduruyordu kuşkusuz. 2028 yılındaki 7 şiddetindeki depremde yerle bir olan kızkulesi’nin 20 kat daha büyütülmüş halinin inşaatı devam ediyor, eşsiz manzaranın sakinliğine gölge düşürüyordu.
    günü eline geçirmiş olan güneş, yavaş yavaş yerini karanlığa bırakıyor, canlıların suyla sıvılaşmış koltukaltlarını az da olsa rahatlatıyordu. İnsan ahlakının 20. yüzyıldan beri evrim geçirmiş hali, sokakları yavaşça sömürüyor, geride kalanları çaresizliğe sürüklüyordu.
    sokakta binlerce gölge yüzercesine hareket ediyordu. gecekonduların taş duvarlarının üzerinde dans ediyormuş gibi görünen binlerce gölge vardı etrafta. kamburu iyice çıkmış binlerce gölge…
    kaynaksız gölgelerdi bunlar.Öğle vakti kaldırım taşlarını minik adımlarla geride bırakırken önümüze düşen ufak karaltılardan değillerdi.onlar sadece gölgeydi.kamburu iyice belirmiş, yaşlı gölgeler.zaten çağ ‘gölgeler Çağı’ydı…
    geçmişte veya gelcekte.ne zaman olursa olsun İstanbul’un en fiyakalı semtiydi etiler.sosyetenin tanınan yüzleri, ünlü iş adamları vs. hepsi orada yetişmişlerdi.
    etiler’in tenha köşelerinden birinde otururdu servet. Öyle çok zengin değildi. Şu kola kapaklarında çıkan şifreler kazandırmıştı ona evini.
    süper lüks evinin içindeki, bit pazarından alınmış eşyalar evle büyük bir zıtlık içindeydi. dayalı döşeli evin salonundaki new-mikro-tv’nin yerine siyah beyaz görüntü veren bir kutu yerleştirmişti.tüm bu paçözlüğe rağmen, servet’in içi, şaşılacak derecede rahattı.onun gösteriş merakı falan yoktu.
    adam, dairesinin kapısının önüne geldiğinde, çelik kapının yanındaki mini-klavyeye birkaç rakam tuşladı. ekranda çıkan ‘plase wait’ yazısını bir iki saniye izledikten sonra kapı kısık bir ‘çıt’ sesiyle açıldı.
    servet, hızla dairesinin içine süzüldü. kapıyı arkasından kapattığında içi oldukça rahatlamıştı.ne de olsa dünya tehlike doluydu.
    evinin lüks salonuna doğru hareket ederken gölgesinden çıktı. tekrar ete bürünmüştü.servet, gülümsedi.gölge olmak sıkıcı olduğu gibi bir o kadar da eğlenceliydi.zaten servet, bu eğlenceyi hak etmişti.
    2039 yılında dünyaya bir kahraman çıkagelmişti.güçlü bir kahraman değil. zekî bir kahraman. tüm dünyanın kafasını kurcalayan soruları bilimsel yöntemlerle bir bir cevaplamış ve kanıtlamıştı. birçok teknolojik icadın mucidi olan lawrance rusk, aynı zamanda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük başarısının tek aktörüydü.
    genç bilim adamı aynı zamanda dünyanın en lüks oteller zincirinin tek varisiydi. tabi bu lüksünü de kullanmayı bilmişti. uzayda yapay gezegenler inşa edip üzerlerine süper-lüks oteller kurdurtmuştu.o zamanlar dünyanın en zengin adamı olan arnold cooper ölmek için star-city’yi seçmişti.
    her bakımdan halkın sevgisini kazanmış olan lawrance, 2068 yılında yani altmış beş yaşındayken amerika birleşik devletleri başbakanlığına adaylığını koymuştu. beyazların yanında, siyahların da bir kısmını kendine hayran bırakmayı becermiş olan ünlü dahi, seçimi açık ara farkla kazanmış ve tüm basın mensuplarının önünde ellerindeki tüm nükleer bombaları yok etmişti. hoş, istese daha güçlü bir patlayıcı üretebilirdi ama dünya bunu umursamıyordu.
    bu kusursuz insan başkan olmasının tek amacı buymuş gibi, beyaz saray’a çıktığının ikinci haftasında kurula yeni bir fikir sunmuştu:65 yaşını kusursuz bir sicille dolduranlar ödüllendirilmeli!!!
    fikir, kurul tarafından hoş karşılanmıştı. ama bir sorun vardı. Ödül ne olacaktı? para mı?hayır. star-city’de yaşama hakkı mı?hayır?e o zaman ne olacaktı?
    tüm bu sorular kurul üyelerinin kafasını kurcalarken amerikalı dahi lawrance, bu soruna da bir çözüm bulmuştu:onları gölge yapalım…
    lawrance’in fikrine kahkahalarla gülen kurul, bunun bir espri olduğunu sanmıştı. lawrance’in espri anlayışı güzeldi doğrusu.tüm bu kahkahalara ufak bir tebessümle eşlik eden adam, şamata bittiğinde orta parmağını başparmağına sürterek tiz bir ‘şık’ sesi çıkarmıştı.
    başkanın parmağına şıklatmasıyla, anında odanın oval ahşap kapısı açılıp, içeri yaklaşık iki metre boyunda büyükçe bir makine getirilmişti. makinenin içine bir insan rahatlıkla sığabilirdi. en iyi kalite çelikten üretilen bu makinenin içinde olup biteni gözlemek imkansızdı.bunu sadece o makinenin içine girenler bilebilirdi.
    tüm üyeleri, alayla süzen lawrance, kurulun en yaşlı üyesi olan michael sexton’dan makinenin içine girip gözlerini yummasını istemişti. michael, başını sallayarak makinenin az önce kapalı olan kapısından içeri girmişti. gözlerini yumduktan sonra neler olduğunu bir tek tanrı biliyordu.
    yaklaşık on beş dakikalık bir gürültüden sonra makinenin kapağı aralanmıştı. ama içeride michael’den eser yoktu. İçerdekiler yalnızca michael’a çok benzeyen bir karaltıdan ibaretti.
    “hey lawrance.dostum çok mutluyum.”lawrance, karaltıyı sıkıca kucaklamıştı. İşte o gün ‘gölgeler Çağı’ başlamıştı.
    giderek her ülkeye yayılan bu makine hem suç oranlarını azaltmış, hem de ‘kusursuzları’ ödüllendirerek onları sonsuz bir mutluluğa sürüklemişti.
    servet de 66 yaşında bir gölgeydi. onun için gölge olmak çok fazla bir şey ifade etmiyordu aslında. gençliğinde gölge olsaydı olurdu ama 65 yaşına geldikten sonra gölge olsan kaç yazar, gölge olmasan kaç yazardı?
    minik adımlarla salona girdi. salonun her santimetre karesi kestane rengi laminant parke döşeliydi. Üzerindeki deri ceketi yine deri koltuğun üzerine fırlattıktan sonra, fısıltı denebilecek kadar küçük bir sesle konuştu. ) bu sözcükler ağzından çıkar çıkmaz salonun öbür ucunda parlak bir nokta belirdi. daha sonra da televizyon açıldı. kutusuz televizyondu bu. fişsizdi de aynı zamanda. sadece havada asılı duran net bir görüntü.
    servet, az önce ceketini gelişigüzel attığı koltuğun tam ortasına oturarak televizyon izlemeye koyuldu. ekranda çok genç, bir o kadar da çirkin bir bayan haberleri sunuyordu. uzun bir küresel ısınma haberinin ardından spiker, konuşmaya başladı.) koltuğunu sağ yana doğru döndürerek başka bir kameranın açısına giren kadın, konuşmasına devam etti.( )ardından ekranda dev bir çukur ve çukurun tabanının yarısını dolduran cesetler belirdi. Çekim yapıldığı sırada cesetler asansörlü vinçlerle yukarı doğru çekiliyordu. aynı görüntüler yedi saniye daha sürdükten sonra ekranda tekrar spiker belirmişti. hafif kırmızı ruj sürmüş olan kadın dudaklarını zarifçe oynatarak konuşmaya başladı.(
    her şey o kadar bayağı ki… sabah kalkıyorsun işe gidiyorsun, işten geliyorsun yatıyorsun… servet, hem masasında kahvaltı yapıyor, hem de televizyona odaklanmaya çalışıyordu. ekranda her zamanki gibi “sabah haberi” zırvalarından vardı. ekranda, akşamkine göre çok daha toy bir spiker belirdi. “sayın seyirciler şimdi sizinle bir son dakika haberini paylaşacağız. dün ekranlarınıza getirdiğimiz vietnam katliamı’nın bir benzeri ülkemizde yaşandı. İstanbul’un sarıyer şehrinde bulunan cesetler siyaha boyanmış bir halde kanalizasyonda bulundu. İlker erçetin adındaki bir gencin sabah saatinde köpeğini gezdirirken kanalizasyondan dışarı taşan kötü kokudan şüphelenip emniyet amirliğine başvur…” servet’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. hayat ne garipti. Ölüm çok yakındı… o da sarıyer’in bir sakiniydi çünkü…

    rahatsız edici… kestirilemiyor. bulanıklık. etrafta dolaşanlar var… dört kişiler… onlar… karanlıklar… gÖlgeler…
    biri servet’in başına dikilerek sırıttı.”bunu yapmak zorundayız.” servet, ağlamaklı bir tavırla konuştu.
    “neyi? neyi yapmak zorundasınız?”
    “seni öldürmek zorundayız.” adam elinde ufak bir hançer tutuyordu. gerildi. hançerin sivri ucu odanın belki de tek ışık kaynağıydı. adam, hançeri havaya kaldırdı. metalin inerken havada çıkardığı ıslık o kadar ürkünçtü ki…
    “durun… tamam… beni öldüreceksiniz. ama önce öğrenmek istiyorum. tüm bunlar neden? neden?” adam, alaycı bir tavırla kaşlarını çattı.
    “bunu bilmeyi istiyor musun?”
    “hiçbir şeyi istemediğim kadar.” adam, dilini damağına sürttükten sonra sakin bir tavırla konuşmaya başladı.
    “ aslına bakarsan… bizler de gölgeyiz. hepimiz… ve yine aslına bakarsan biz… hastalikliyiz… gölge olduktan sonra, bir daha asla ete bürünemedik. İlk başta çok eğlenceliydi. fakat gittikçe… her geçen gün insanlığımızı kaybediyorduk. İnsan değildik artık. sadece gölgeydik… ve artık yettiğine karar verdik…dünyada 3 milyona yakın “hastalıklı” vardı. birbirimizi bulduk. Öldürdük. İnsanlık farkı olmaması lazımdı. biz onlar gibi olamadığımız için onlar bizim gibi olmalıydılar.bizim gibi… karanlık… siyah… siyah boya olduğunu söylüyorlar ama değil. o bizim bi parçamız. gölgelerimizin genetik yapısı… aramızda bilim adamları da var tabii… neyse, canını sıkmayayım… İşte hikayemiz böyle… bizi hiçbir zaman yakalayamayacaklar… Şimdi… vakit geldi.” hançer, çığlıklarla servet’in boynuna indi. atardamardan fışkıran kanlar bile, gÖlgeler’in siyah rengini değiştiremiyordu…

    erdem, bakırköy akıl hastanesi’nde çalışırdı. her günkü gibi kağıtları inceliyordu. kağıtlardan birinde şöyle yazıyordu:
    “servet gencer, ruhsal olarak gözle görülür derecede gelişme göstermiş, tedavilere en hızlı şekilde cevap vermiş ve 6 ocak 2008 tarihinde salıverilmiştir.”
    başhekim: serdar yılmaz esen

  • ben melek gördüm. kimseyi inandıramıyorum. Çok da önemli değil aslında. ben kendi gerçeğimi biliyorum ya, o bana yeter. ailem bana bir garip bakmaya başladı son zamanlarda. aralarında fısıldaşıp duruyorlar. hiç geçinemediğim kız kardeşim bile o kadar iyi davranıyor ki. yemek sofrasında kelimeleri seçerek konuşuyorlar, aman bir pot kırmayalım diye.
    onlar nasıl beni takip edip sözlerimden ve tavırlarımdan bir anlam çıkarıyorlarsa. benimde onlarda aynı şeyleri görüp bunlardan bir şeyler sezebileceğimi unutuyorlar. en son tartışmamızda babam kaşlarını çatıp son sözünü söylemişti zaten.
    —madem öyle getir bu meleği biz de görelim.
    —Şimdilik gelmek istemiyor ama bir gün mutlaka getireceğim.
    söyleyemezdim ki onlara, bu meleğin herkese farklı göründüğünü. yüreğinde biriken neyse onu gösterdiğini. denizler büyütüyorsan o güzel yüreğin de, denizkızı gördüğünü. cehennem yaşatıyorsan karanlık dünyan da, ateş zebanisine döndüğünü.
    bir tek ayşe`ye dökebiliyordum içimi. bizim ailenin en ufağı. İlkokul üçüncü sınıfa gidiyor. daha dokuz yaşında. Şaşkınlık içindeyim ama gerçek bu. koca, koca insanlara anlatamadığımı bizim ufaklığa anlatabiliyorum. Çok düşündüm, en sonunda bunun nedenini çözdüm. ayşe henüz önyargılı değildi. tanımıyordu bu duyguyu. neyse oydu işte. ayşe gibi ayşe’ydi. \”vay be, yazık bize\” dedim kendi kendime. kirlenmişiz çamura bulanmışız. Üstelik temizlenmesi de mümkün değil.
    acı dolu gözlerle baktım ayşe`ye.
    —ne oldu ağabey. niye öyle bakıyorsun bana?
    —hiç. dedim yalnızca. Önüne geçemezdim ki bu dönencenin oda büyüyecek ve kirlenecekti. sonrada sen, ben, o, olacaktı.
    ağustos ayının sıcak bir gecesiydi, diğer geceler gibi. bütün camlar açıktı. ara sıra perdeleri oynatan cılız rüzgâr, yüzümüze kadar ulaştığında kendimizi şanslı sayıyorduk. yalnızca kendi kendine konuşan televizyonun sesini duyuyorduk. nedenini anlayamadığım bir tuhaflık vardı, ortaya çöreklenmiş sessizliğin içersinde. hiç kimse konuşmuyordu. bu sessizliği babam bozdu.
    —bak oğlum biz..
    tamamlayamadı sözlerini sustu, diğerlerine baktı. annem, büyük kız kardeşim zeliha ve babam aralarında konuşmadan, konuşuyorlardı sanki. ama ben bu dili bilmiyordum. bütün bildiğim fırtına öncesi sessizlik gibiydi bu durum. bir tek ayşe bu sinir bozucu anların farkında değildi. yere uzanmış minik elindeki kurşun kalemiyle resim yapmaya çalışıyordu.
    —evet, baba, siz?
    —oğlum öncelikle şunu bilmeni isterim. bunu senin iyiliğin için yapıyoruz.
    —neden bahsediyorsun baba? anlamadım.
    —karar verdik. seni hasta haneye yatıracağız. psikolojik tedavi görmen lazım.
    gariptir ama hiç şaşırmadım. tepki göstermedim. ne kızdım nede bağırıp çağırdım. yalnızca sağ yanımda oturan meleğe dönüp gülümsedim.
    —sen bilirsin. dedi bana melek.
    kararımı vermiştim. bana bu kadar yargılı yanaşıp deli olduğuma inanacak adar yalancılıkla suçlayan ailemin ders almasının zamanı gelmişti.
    —peki baba. eğer ben size bu meleği gösterirsem bana inanacak mısınız? madem benim doğru söylediğimi düşünmüyorsunuz.
    —evladım bak yine başladın aynı laflara. yalan söylesen zaten sorun kalmayacak. sende bende bileceğiz yalan söylediğini. ama sen kendi yalanına inanıyorsun. İşte bizi bu korkutuyor.
    cevap vermedim. uzun, uzun baktım yalnızca yüzlerine. sonu nereye varacaktı bilmiyordum ama artık zamanı gelmişti. gerçeği öğrenmek zorundaydılar. başka çarem yoktu. aksi halde bu mesele katlanarak uzayıp gidecekti.
    \”tamam\” dedim sağımdaki meleğe \”zamanıdır\”
    melek ortaya çıktığında herkes kendi aynasındakini gördü. babam panik içinde mutfağa koştururken \”bıçak nerede? bıçak verin bana \” diye bağırıyordu.
    annem çoktan düşüp bayılmıştı. kız kardeşim o günden sonra hiç bir zaman düzgün konuşamadı.
    yalnızca ayşe, gözlerindeki coşkulu bakışlarla ayağa kalktı. meleğe iyice yaklaştı.
    —aaa yüzün güneş gibi parlıyor dedi.
    melek cevap verdi.
    —o benim değil, senin güneşin

  • 1348 yılında bir roma aksamıydı.evlerdeki mumlar sönmüş,sokaklar tenhalaşmıştı.uzun bir süreden sonra ilk defa bir evden neşe sesleri yükseliyordu.Çünkü o evde seiah yani ateşin şifacısı olan melek dünyaya gelecekti.efsaneye göre seiah yani sarah direnişi birleştirecek,papayı ve yoldaşlığını devirip dünyaya huzur getirecekti.ancak bu efsaneden yoldaşlığında haberi vardı.roma’da bütün evleri tek tek basıp o gün doğan bütün çocukları yakıyorlardı. sarahın annesi sancılarla boğuşurken sarahı ve annesini roma’dan kaçırmak için direnişçiler son hazırlıklarını yapıyorlardı ki yoldaşlık sarahın köyünü bastı.direnişçiler sarahı ve annesini korumaya çalıştılarsa da yoldaşlık askerleri bütün köyü yakıp direnişçilerden sağ kalanları tutsak ettiler.bu olaydan sonra direniş dağıldı.yoldaşlığı durduracak bir şey kalmayınca yoldaşlık baskı ve zulmünü arttırdı kara ölüm bütün ülkeye yayıldı..artık insanları engizisyon mahkemelerine gerek duymadan isteklerine göre öldürüyor adeta katliam yapıyorlardı.ancak herkes sarahın güçlerini hafife almıştı.sarah daha yeni doğmuş olmasına rağmen tehlikede olduğunu hissetmiş,kendisini ve at arabası süren metat’ı ateşe çevirerek yoldaşlıktan saklamıştı.ama bu durum ve baygın düşmesine sebep olmuş metat da onu roma dışında eski bir kiliseye saklamıştı.bu kilisede 100 yıl önce bir kız çocuğu vaftiz edilirken boğulmuş papada kiliseyi lanetlemiş mahkemede gidilmesini yasaklamıştı.böylece bura sarahın saklanabileceği en iyi yer oluyordu.sarah normal bir çocuğa kıyasla mucizevi bir şekilde daha hızlı büyüyüp gelişiyor ve daha çabuk öğreniyordu.. sarah’ın babasını mahkeme yargılayıp direnişe yardım ve yataklıktan suçlu bulmuş ve ölüme mahkum etmiş o da tüm ailesini çocukluk arkadaşı ve en yakın dostu olan metata emanet etmişti metat da onları koruyacağına söz vermişti.metat sarahın kilise dışına çıkıp dış dünyayla ilişki içinde olmasına izin vermeyip kutsal görevi hakkında hiçbir şey anlatmıyordu.metat ise haftada bir kez kilisedeki eşyaların parası ile yakınlardaki köylere inip erzak alıyordu.sarah metat’ın neden onunla köye inmesine izin vermemesine ve ailesi hakkında sorulara cevap vermediğine bir anlam veremese de metat’a kızamıyordu.yine böyle bir günde sarah daha fazla bu sürgün hayatına dayanamayıp metat’ı takip ederek gizlice köye indi..köyde gezerken yoldaşlığın atlıları insanları hiçe sayarcasına kilisenin yolunu tuttular.İçlerinden birisi sarah’a çarpıp sarahı yere attı ve kaşının açılmasına sebep oldu kaşından akan kan onun öfkesini besliyordu ve içindeki ateş ilk defa bu kadar kuvvet bulup kontrolsüzce dışarı çıkmak istiyordu.sarahı gören metat onu hemen köyden çıkarıp kiliseye geri götürdü.sarahın öfkesi metatın sağlığını ve ortamın ısısını etkiliyordu.sarah kısa bir süre sonra sakinleşti.metat bir sandalyeye oturduktann sonra görevinden, güçlerinden, anne ve babasından bahsetti.sarah öfkelenmek istiyor ama anlatılanların gizemi ve gerçekçiliği onun öfkesini halsizliğe dönüştürüyordu.metat sarahı yalnız bırakıp kilisenin vaftiz hanesini yolunu tuttu.sarah ise gerçeklerin ağırlığı altında kilise papazının yatağında uykuya daldı.sarah birkaç saat geçmeden terler içinde yataktan devriliverdi.yarı uyanık yarı uyuklar halde kiliseden dışarı çıkıp metata askerlerin buraya geldiğini söyledi.metat sarahın ciddi olup olmadığını anlamaya çalışırken sarah terliyor hızla nefes alıyor ve yine güçleri ortaya çıkıyordu.metat sarahın bir önsezi gördüğünü anladı.metat hızla kiliseye girdi bulduğu her şamdanı kıyafeti yiyeceği bir çuvala doldurup hızla kiliseden çıktı.tam bu sırada papanın atlıları kiliseye varmış ve etrafı arıyorlardı.metat ve sarah bir ağacın arkasına saklanıp kilisede olanları izliyorlardı.kilisede kimsenin olmadığını anlayan askerler her yeri ateşe verdiler.ateşi gören sarah delirmiş gibiydi, güçleri bir daha ortaya çıkıyordu. metat sarahtan hızla uzaklaşıp olacakları izlemeye başladı.sarah tüm gücü ve hiddetiyle askerlere doğru yürüyordu.askerler sarağın kim olduğunu anladıklarında vakit çok geçti.sarah artık yüz de yüz gücüne erişmiş ve tüm gücünü askerlerin üzerine kustu.Çok azı sarahın alevinden kurtulabilmişti.sarah tekrar bayılmıştı.sarah güçlüydü ama öfkesi güçlerinin hızla tükenmesine sebeb oluyordu.eğer sarah öfkesini ehcillestirmeyi başarırsa kutsal görevini yapacak güce ve olgunluğa ulaşabilecekti..metat sarahın soğuk ve baygın bedenini kucaklayarak.ormanın sonlarına doğru yağmacılarıfarkettiler. floransaya erzak taşıyan bir kervanı yağmalamış ve orda kazandığı ganimetler(yemek,şarap,kadın ve köle çocuklar) için şölen veriyorlardı..metat etrafı izlerken.sarahın gözüne köle bir çocuk çarpmıştı.bütün köle çocuklar tamamen avrupalıydı sarı sac ve mavi göz ama o köle çocuk kara kaş kara göz esmer ten araptı büyük olasılıkta yada mısırlıydı.Çocukda sarahı görmüştü.sarah bir anda irkilip geri sıçradı ve bir dalı kırdı.Şansı yaver gitmiş ve sarhoş askerler müziğin sesinin de etkisiyle hiçbir şey fark etmemişti.metat saraha geri dönüp diğer yoldan venediğe gideceklerini söyledi.sarahın aklı hala o esmer çocuktaydı.metat ile sarah sabahın ilk ışıklarıyla venediğin ihtişamları surlarını görmüşlerdi.metat sarahı sağ salim venediğe getirdiği için rahatlamış ve yola çıktıklarından belli ilk defa sakinleşip gülmeye başlamıştı.sarahın aklı ise hala dün gece gördüğü o köledeydi.acaba kimdi nerden buraya gelmiş ve neden bu duruma gelmişti.belki de arap yarımadasından satıla satıla buraya kadar gelmiş şimdide birkaç şarap şişesine satılacaktı.metat yorgunluktan halsiz düşmüş ve uyuya kalmıştı.sarah bundan yaralanıp etrafı gezmek istedi.venediğin çevresi çok güzeldi ağaçlar kuşlar nehirler.saraha kalsa sonsuza kadar burada kalırdı burada bulduğu huzuru ömrü boyunca hiçbir yerde bulamamıştı.tam bu sırada aklına metatın söyledikleri geldi.acaba öfkesini kontrol edip şu anda da huzurunu ateşe çevire bilirmiydi.yerden bir dal alıp bir kayaya koydu ve kayanın tam karşısına geçip dala odaklanmaya başladı.İçinde sonsuz bir güç kaynağı olduğunu biliyordu.tek yapması gereken gücü dışarı çıkarmanın bir yolunu bulmaktı.Öfkesi ateşini ortaya çıkarmasına rağmen çıkan gücü sarah kontrol edemiyordu.aradan yarım saat geçmesine rağmen dalı yakamamıştı.acaba güçlerini mi kaybetmişti.belki de artık seiah değildi.sarah dalı yakmakla uğraşmaktan sıkılmış olacak ki dalı ve bütün karmaşık duygularını nehrin kıyısında bırakarak hızla metatı bıraktığı yere geri döndü.surlara vardığında metat daha yeni uyanmış ve kılıcıyla uğraşıyordu.sarah kiliseden bu yana ne uyuyabilmiş nede dinlenebilmişti.başını yumuşak otlara koydu ve hafif melteminde etkisiyle uykuya daldı.sarah rüyasında geldiği yere,gücünün kaynağına gitmişti.orda seiahın üç yaveriyle buluşmuş ve onlarda sarahı seiaha götürdü.seiah saraha;sen ben değilsin senin görevin benim güçlerimi kullanarak dünyaya huzur ve barış getirmek.bu kutsal mücadelede kader çarkı karşına üç yaver çıkaracak.onlar sana bu kutsal görevinde tüm güçleriyle senin yanında savaşacaklar.sarah güçlerinin kaynağı sensin öfken yada huzur gibi insani duyguların değil.güçlerin sadece gerçekten ihtiyacın olduğu zaman ortaya çıkacak.güçlüsün kızım, ama durdurulamaz değilsin ancak ve ancak yaverlerinle tek yumruk olabilirsen tüm düşmanlarının karşısında yıkılmadan durabilir ve görevini başarabilirsin.Şimdi kalk yaverlerini topla ve insanların sana olan inancını boşa çıkarma’’ dedi.bir anda etrafı büyük bir ışık huzmesi kaplamıştı.gözlerini açabildiğinde çalıların üzerindeydi.suratına vuran öğlen güneşinden suratı pişmişti.sarahın kalktığını gören metat sen yatmıyor muydun dediğinde sarah anlamıştı.seiahla uzun süre konuşmasına rağmen burada zaman sanki durmuştu.metat sarahı kaldırdı ve venediğin kapılarına doğru yola koyuldular.beş dakika bile geçmeden arkalarında bir uğultu duydu sarah ve havada uçuşan oklar.onlarca kılıçlı adam bir anda metatla sarahın etrafını sarmıştı.bunların içinde liderleri olduğu anlaşılan hafifçe bodur iri yapılı kaba saba bir adam homurdana homurdana sarahı görmezden gelerek metata doğru yaklaştı.liderleri metata ellerindeki her şeyi vermesi gerektiğini yoksa sarah ıköle tacirlerine vereceğini söyleyerek etrafa türlü türlü tehditler ve küfürler savuruyordu.sarah seiahla konuşmanın şaşkınlığını üzerinden atamamış bu yüzdende ne olanları anlayabilmiş nede onun yakalayan iki adama karşı çıkabilmişti.sarah birkaç dakika sonra şaşkınlığını üzerinden atmış ve bu durumdan kurtulmanın yolunu aramaya koyulmuştu.metat ise sarahın zarar görmemesi için adama dil döküyor, adeta yalvarıyordu ama liderleri metatın verdiklerini yeterli bulmuyor, daha fazlası olduğunu düşünüyordu.bu sebeple de metatı sıkıştırmaya devam ediyordu.tam o sırada çetenin arkalarından bir adamın dur ah diye bağırdığı duyuldu.aman tanrım bu sarahı gece gördüğü esmer çocuktu.bir adamı etkisiz hale getirmiş ve diğer köleleri de kurtararak kaçmaya hazırlanıyordu.sarahta kaçma vaktinin geldiğini anlayarak bir anda onu tutan iki adamdan sıyrılarak metata doğru koşmaya başladı.ortam savaş alanına dönmüştü.metat kılıcını çekip liderinin üzerine korkusuzca sallıyor ve saraha kapılara kapılara doğru koş diye bağırıyordu.tam o anda sarahı esmer çocuk kolunda tuttu ve birlikte hızla kapılara doğru koşmaya başladılar.sarah hızla koşuyor ama metat içinde endişeleniyordu.kölelerin hepsi güçsüz ve kılıç kullanmaktan anlamayan insanlardı.adamlar tek tek hepsini öldürüyor ve metata saldıran kılıçlı sayısı gitgide artıyordu.sarahla çocuk kapıya varmıştı.venedik askerleri kapıyı açmaya başlamış ve okçularını dizmişti.sarahın kaleye girdiğini gören metat da koşmaya başladı.ama venedik askerlerinin kapıyı acık tutmaya niyeti yoktu.kapıyı aynı hızda kapadılar.metat kapıyı açmaya çalışıyor ama bütün çabaları boşa gidiyordu.adamlar metatı yakalayıp ormanın içinde kayboldular venedikli askerlerde bunu sadece izlemekle yetindi.sarah annesini,babasını,hocasını,en yakın arkadaşını kaybetmiş ve bu dünyada hiçbir seveni kalmamıştı.sarah hayatının en büyük öfkesini üzüntüsünü,duygu karmaşasını yaşıyordu.sarah yine gücünün ortaya çıkmaya başladığını hissediyordu.ama bu seferki farklıydı.bu seferki daha kuvvetli ve daha kontrollüydü.gücü sarah kontrol ediyordu.acaba olabilir miydi.onu tehlikeden kurtaran bu asi köle seiahın bahsettiği yaverlerinden biri olabilir miydi.bunu ona şimdi söylemelimiydi.Çocuk sarahı kolundan tutmuş ve şehrin meydanına doğru götürüyordu.meydana vardıklarında ortam çok karışıktı.erkekler homurdanıyor kadınlarda ya dedikodu yapıyor yada birisinin söylediği bir şeye hep birlikte gülüyorlardı.tam bu sırada venedikli askerler kalabalığı yararak odunların yığılı olduğu yere ilerlemeye başladılar..askerlerin içinde en fırfırlı şapkayı takan askerlerine el sallayarak emir verdi.İki tane asker kafesteki kızı çıkarıp kütüğün üzerine bağladılar.başka bir askerde elindeki belgeyi açıp okumaya başladı.’’venedik halkı gördüğünüz bu kız hırsızlık,toplum huzurunu bozma,papa ve yoldaşlığa karşı halkı kışkırtmak suçundan yüce mahkememiz ,engizisyon mahkemesi tarafından ölüm cezasına çaptırılmıştır.bu idam tüm venediğe ibret olsun.yak emriyle ,domuz yağı sürülmüş odunlar hemen kızışmış ve kızın etrafını sarmıştı.sarah simdi görevinin kutsallığını ve insanların ona ne kadar ihtiyacı olduğunu bir kez daha anlamıştı.kızı kurtarmak istiyor ama şu anki güçlerinin bu kadar askeri ve insanı durdurmaya yetip yetmeyeceğinden şüphe duyuyordu.sarah esmer çocuğu da alıp kalabalığın arkalarına karanlık bir köşeye gitti.kimsenin onlara bakmadığını görünce esmer çocuğun ellerini tutarak ateşi söndür,ateşi söndür diye bağırmaya başladı.Çocuk sarahın neden ellerini tutuğunu yada neden ateşi söndür diye bağırdığını bilmiyordu.ama saraha ne karşı çıkıyor ne de kızıyordu.hatta yarım yamalak ingilizcesi ile sarahla birlikte bağırıyordu.ateş kızın etrafını tamamen sarmış ve kaçacak bir yol bırakmamıştı.sarah artık ağlayarak ateşin sönmesi için yalvarmaya başlamıştı.tam o anda genç kızı saran ateşler odunlardan halkın üzerine sıçradı.herkes kaçışıyor ateşlerden kurtulmaya çalışıyordu.askerler ise olanları hayretler içinde izliyordu.daha ateşin gizemi geçmeden etrafı büyük bir sis tabakası kaplamış ve buda insanların etraflarını görmelerini engellemişti.sarahda diğerleri gibi siste yolunu bulmaya çalışıyordu ama hiçbir şey göremiyordu,tek duyduğuysa insanların acı içinde bağrışlarıydı.esmer çocuk sarahla yaptıklarından korkmuş ve duvarın dibine çökmüştü.bu sırada sis hafif dağıldı ve içinden kızıl saçlı,beyaz tenli,uzun saçlı ortalama 17 yaşlarında bir kız çıktı.tanrım bu kız sarahın az önce yanmaktan kurtardığı kızdı.genç kız esmer çocuğu kolundan tutup ayağa kaldırdı sarahada gelmesini işaret ederek sisleri yara yara meydandan uzaklaştılar.kız onları birçok köprüden geçirip şehrin diğer ucundaki kiliseye götürmüştü.kilise dışardan metatın ona yatarken anlattığı masallardaki hayaletli kiliseleri andırıyordu.genç kız kilise kapısındaki zili üç uzun üç kısa çaldı.kapı yavaşça açıldı,kapıyı açan çocuk hafifçe tombul,kısa boylu,yanakları al al birisiydi.Çocuk sarahtan bir iki yaş küçüktü.Çocuk onları günah çıkarma odasının önüne götürdü.odanın üzerinde bir şamdan vardı,şamdan aşağıya indirdi ve kapıyı itti.günah çıkarma odası aslında yer altındaki bir odaya açılan gizli bir geçitti.aşağıya inen yol çok dardı.zar zor tek tek aşağıya indiklerinde onları hiç ummadıkları şeyler bekliyordu.bu yer altı odası yüzyıllar önce hazine saklamak için yapılmış,odayı gizlemek içinde üzerine bu kilise yapılmıştı.yüzyıllar boyunca kapı ve oda gitgide daralmıştı ama şu haliyle bile odaya rahat yüz insan sığabilirdi.odada,etrafa yayılmış onlarca çocuk vardı.kıyafetlerinden konuşma tarzları ve davranışlarından evsiz yada dilenci oldukları anlaşılıyordu.odadaki çocukların hepsi kendince bir şeylerle uğraşıyor buda çok büyük uğultuya sebep oluyordu.Çocuklar sarah ve arkadaşlarını görünce sessizleşip,durgunlaştılar.sarah gözlerindeki korkuyu görebiliyordu.belli bir süre sonra kiminin korkusu öfkeye kimininki de saraha olan güven ve mutluluğa dönüştü.küçük çocuk sarah ve arkadaşlarını sonradan yapılma tahtadan bir odaya götürdü.İçeride bir masa ve beş altı tane sandalye vardı.Çocuk oturmalarını söyleyip odadan ayrıldı.sarah dışarıdakilerin konuşmalarını duyabiliyordu.Çoğu sarahın geldiğine seviniyor bazıları ise yıllar önce ortadan kaybolup direnişin yıkılmasına izin verdiği için öfkeliydi.birkaç dakika sonra dışarıdan gelen sesler kesildi.söze ilk esmer çocuk başladı.adının tot olduğunu, 14 yaşında mısırdaki bir köle tacirine satıldığını en son durağının da roma olduğunu söyledi.orda onu bir rahip alıp azat etmiş ve onu oğlu gibi sevip elinden geldiğince bilgilendirip,dünyada yaşananlar hakkında bilgilendirmişti. İtalyanca’yı da rahibin yanında kaldığı sürede öğrenmişti.1 sene sonrada venediğe direnişin son merkezine yollamıştı.ama ormanda kaybolmuş ve o adamların eline düşmüştü.venedik surlarını görünce de kaçma vakti geldiğini anlamıştı.sonrası zaten belliydi.sarahla kaçmayı başarmış ve buraya kadar gelmişlerdi.totdan sonra lafı kızlı saçlı kız aldı.adının eva olduğunu,direnişe yardım ettiğinden tutuklanıp ölüme mahkum edildiğini söyledi.sarah ve tot bunları zaten meydandayken öğrenmişti.bilmedikleriyse evanın anne ve babasının direniş muhafızı olmasıydı.direniş muhafızları direnişin en üst kademeli askerleriydiler.direniş muhafızları başmelek tarafından kutsanır, buda onların soylarına sihirli güçler verirdi.direnişin devrinde yoldaşlık muhafızları tek tek yakalayıp acımasızca öldürmüştü.kalan bazı muhafızlarda yoldaşlığın tarafına geçmiş buda birçok soyun yok olmasına sebep olmuştu.eva son direniş muhafızıydı ve sarah onu kurtarmasaydı beklide türleri yok olacaktı.evanın anlattıkları meydanda bir anda oluşan gizemli sisi ve onları sisten çok rahat çıkarabilmesini açıklıyordu.ailesindeki güçlerin bir kısmı evaya da geçmiş bu sayede de sarahın çıkardığı kargaşadan yararlanarak sis oluşturmuştu.tahta kapı gıcırdayarak açıldı ve içeriye uzun boylu iri yapılı ak sakallı bir rahip ile onları buraya getiren ufak çocuk girdi.ufak çocuk adım pathrick,rahip grigorinin yardımcısıyım deyip sarahın yanına oturdu.rahip konuşmaya başladı.sevgili tot,rahip john mektuplarında senden çok bahsetti,umarım bir sorun yaşamayız.eva,kurtulabildiğine çok sevindim,annen olsa seninle gurur duyardı ve sevgili sarah yada seiahmı demeliydim.o anda çocukların akıllarındaki tüm sorular cevaplanmıştı.yanlarında oturan bu kız öldü sanılan kurtarıcı kızdı.rahip konuşmaya devam etti.Çocuklar hepiniz az çok hikayeyi biliyorsunuz.ama bilmediğiniz şeyler var.daha düne kadar sarahın gelip her şeyin biteceğini düşünüyordum ama rahip jack son mektubunda sarah ve üç yaverinden bahsedince görevini başarabilmesi için 3 kutsal savaşçının yardımına ihtiyacı olduğunu öğrendim.eva tot ve path sizler başmelek tarafından seçilen üç kutsal savaşçısınız.burada kaldığınız sürede size bahşedilen güçleriniz ortaya çıkacak ve güçlerinizde ustalaşacaksınız.sizin kaderiniz yazıldı çocuklarım’’ tanrı sizi korusun’’.grigori odadan çıktı.oda sessizleşmişti herkes gözlerini birbirinden kaçırıyordu.eva ve path odadan çıkıp gitti.birkaç dakika sonra iki tane çocuk sarahla totu odalrına göürmek için geldi.sarah çok yorgundu.bir gün içinde metatı kaybettiğinden yalnız kalmış ama hayatı boyunca onun yanında olacak üç yaver,üç arkadaş kazanmıştı.odası eski odasından çok daha iyiydi.sarah birkaç dakika sonra uykuya dalmıştı.arkadaşlarıysa hayatlarının en olağanüstü gecesini yaşıyordu.Çocuklar uyuduklarında ruhları ruh dünyasıyla gerçek dünya arasındaki paralel bir boyuta geçmişti.orda onları doğa ana karşıladı.güçlerini vermek için ilk evayı çağırdı.sen eva canın pahasına sarahı koruyup ona görevinde yardım edeceğine söz verirmisin.eva kesin ve net bir dille evet diye haykırdı.o zaman ben doğa ana,sana havanın güçlerini veriyorum.totda evet diye haykırdı ozaman sana toprağın gücünü veriyorum.hayatında toprak kadar dingil ol savaş meydanındaysa kaya kadar sağlam deprem kadar yıkıcı ol.son olarak da pathe suyun güçlerini vermişti.path daha çok küçük ve safsın ama aklın ve bilgeliğin tahmininden çok daha güçlü.sen arkadaşlarına bu zor görevlerinde yardım edeceksin.doğanın dört elementi ateş su toprak ve hava tek başına yenilebilir.ama bu dört sihir bir araya gelirse bu gücün karşısında hiçbir ordu duramaz.Şimdi gidin ve yapmanız gerekenleri yapın.bu geceden sonra sarah ve yaverlerini zorlu bir dönem bekliyordu.yoldaşlık ve halk sarahın döndüğüne ve görevini yapmaya hazırlandığına inanmıştı.papa bütün italyayı karış karış aratıyordu.kiliseler tanrının evi sayılıyordu bu sebeple de aranması yasaktı.yinede sarahlar ne kiliseden çıkabiliyor nede vatikana gidebiliyordu.tek kaçma şansları 6 hafta sonraki festivaldi.bu festival yüzyıllardır yapılan bir gelenekti yani yoldaşlık istesede iptal edemezdi.ogün bütün ülkede kutlamalar yapılır ve herkes geleneklere göre türlü türlü maskeler takar ve sokaklarda dans ederlerdi.böylece şehirden çok rahat çıkabileceklerdi.bu 6 hafta boyunca güçleri tamamen ortaya çıkmış ve güçlerinde ustalaşmışlardı.İşte o büyük gün gelmişti.sarah ve arkadaşları şehirdeki karnavaldan yararlanarak grigori ile çok kolay şehrin dışına çıkıp hızla vatikana yol almaya başladılar.sabahın ilk ışıklarıyla vatikan görülmüştü.sarah ve yaverler savaş için güç topluyor,grigori de atları bir ağaca bağlıyordu.bundan sonraki yolu yürüyerek gideceklerdi.atlar çok dikkat çekiyordu.bir saat sonra surlara varmışlardı.tam yukarı çıkarlarken mancınık sesleri gelmeye başladı.tanrım yüz binlerce insan hepside direnişi zafere ulaştırabilmek için savaşıyordu..direnişten böyle bir günde böyle bir hareket beklemeyen yoldaşlık ordusu hazırlıksız yakalanmıştı.bütün askerlerini hızla surlara yöneltiyordu.her iki tarafa da karmaşa ve heyecan hakimdi.hiç kimse sarahları görmemişti.eva havanın gücü ile herkesi surların üstüne çıkarmıştı.grigori ise atların başına dönmüştü.sarahlar şehrin arka sokaklarından askerlere yakalanmadan papanın yaşadığı kiliseye vardılar.eva yine gücünü kullanarak onları saray muhafızlarına görülmeden yukarı çıkardı.papa onları görünce korku içinde odadan kaçmaya çalışmıştı.tot papadan hızlı davranıp duvarı kapının üzerine yıktı.path ve evada su ve havanın gücünü birleştirerek bütün camları buza çevirdiler.acaba bu kadar kolay olabilir miydi.seiahın metatın grigorinin söyledikleri o kadar çalışma ve acı bunun için miydi.sarahın duygu karmaşası yaverlerini de etkiliyor ve elementler üzerindeki kontrolleri azalıyordu.papa bu açıklıktan yaralanıp tahtına koştu.sarah bunu fark edince üzerine bir ateş topu yolladıysa da çok geç kalmıştı.papanın elindeki asa ile topu savuşturmuştu..asadaki taş gözyaşı kristali denilen taştı.efsaneye göre zeusun ölümlü oğlu avra babasının zulmüne dayanamayıp onu tahtan indirmeye çalışmış ama başaramamıştı.avrada ,avrayı kurtarmaya çalışan kardeşi hermatta ölmüştü.avra kardeşinin bu fedakarlığı karşısında ne olursa olsun ruhunun dönüp kardeşinin intikamını alacağına söz vermişti.onun bu yemini olympos dağında yaşam bulmuştu.taş normal birinin elindeyken sihirli düşmanın tüm güçlerini emmeğe ve ona karşı kullanmaya yarıyordu.değneğin gücü yüzünden sarah ve yaverleri güçsüz kalmıştı.papa bundan yararlanıp tuzağı harekete geçirmiş ve tavandan iki kafes inmişti.biri yaverlerinin üzerine inmişti. diğerindeyse biri vardı.aman tanrım kafesteki metatdı.sarah onu görünce gözyaşlarına boğulmuştu.yaverleri onun metat olduğunu anlamıştı.papa sarah ve yaverlerinin acizliğine sevinmiş ve sinsi sinsi kahkalar atmaya başlamıştı.kısa bir süre sonra sarahın ağlaması kesildi.İçindeki son kıvılcımı da harcayarak kafesten kurtuldu.hızla papaya koşuyordu.papa değneği sarahın üzerine doğrulttu.ama papanın unuttuğu bir şey vardı bu değnek sihirlilerden intikam almak için yapılmıştı.normal bir insana hiçbir şey yapamazdı.sarah tüm gücü ile kılıcı papaya salladı.saldırıyı değnekle durdurmaya çalıştıysa da darbe karşısında kristal çatlayıp sonsuza kadar yok oldu.yaverler bu anı bekliyordu.tot metatı yere indirdi path ve evada papayı etkisiz hale getirdiler.İşte şimdi bitmişti.papa anlaşma yapmayı kabul etti.eva hepsini surlara uçurdu.papa ve sarahı yan yana gören direniş ve yoldaşlık askerleri savaşın bittiğini anlamıştı.papanın emriyle engizisyon mahkemeleri sonsuza kadar kapandı yoldaşlığın yetkileri sınırlandırıldı.sarahda üstüne düşeni yapıp kara ölüm vebasını bitirdi.bu günden sonra italyayı yeni bir dönem bekliyordu.sarah ve arkadaşlarıysa hayallerinin peşinden gitti.eva İtalya ordusunun başına geçti,totda zengin birisi olarak ülkesine döndü.path ise dini eğitime devam edip iyi bir rahip olma yolunda ilerliyor.sarah gelince yıllardır hayali olan sakin ve mutlu bir hayata kavuşup çocukluğunu yaşıyor ama kim bilir belki de dünya bir kez daha sarah ve yaverlerine ihtiyaç duyar

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat