• 1942 yılında, soğuk bir kış gününde Nazi toplama kampının içinde genç bir asker, dikenli tellerin ardından genç bir kızın geçtiğini görür. Kız da aynı şekilde genci görünce heyecanlanır. Duygularını ifade etmek çabasıyla, çitin üzerinden kırmızı bir elma atar. Bu o şartlardaki bir asker için bir hayat, bir umut ve sevgi işareti anlamına gelmektedir ve mutlu olur. Genç adam, genç kızın uzattığı elmayı alır. Parlak bir ışık onun karanlığına değmiştir. Ertesi gün, bu genç kızı yeniden görmeyi umut etmenin bile çılgınca olduğunu duşünmesine rağmen, çitin ötesine bakmaktan kendini alamaz. Dikenli tellerin öteki yanındaki genç kız ise, kendisini bu denli heyecanlandıran yüzü yeniden görmeyi arzular. Elinde elma ile koşarak çitin kenarına gelir. Tipi ve dondurucu havaya rağmen kız, elmayı dikenli tellerin üstünden uzattığında, kalbi birkez daha sıcak duygularla dolar. Bu sahne birkaç gün boyunca tekrarlanır. Sadece bir an ve sadece birkaç kelime edebilmek için bile olsa birbirlerini görmek için sabırsızlanırlar. Bu anlık karşılaşmanın sonuncusunda, genç asker üzgün bir yüz ifadesi ve titreyen sesi ile; – Yarın bana elma getirme, burada olmayacağım. Beni başka bir kampa gönderiyorlar” der ve geri dönüp vedalaşamayacak kadar buruk bir şekilde uzaklaşır. O günden itibaren, kederli anlarında o tatlı kızın görüntüsü gözlerinde canlanır. Gözleri, sözleri, nezaketi, saflığı, utangaç yüz ifadesi… Genç adamın tüm ailesi savaşta ölmüştür. Tanıdığı hayat bütünüyle yok olmuş, sadece bu bir tek anı canlı kalarak kendisine umut vermeyi sürdürmüştü. 1957 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, her ikisi de göçmen olan, fakat birbirlerini tanımayan iki yetişkin, arkadaşları aracılığı ile tanışırlar. – Savaş sırasında neredeydiniz? diye sorar kadın. – Almanya da bir toplama kampındaydım diye yanıtlar adam. Kadın tatlı bir tebessümle bir an uzaklara dalar ve daha sonra; – Toplama kampındaki bir gence, elma attığımı anımsıyorum. Bir kaç gün hep aynı yerden çitin öteki yanındaki askerle konuşur, bakışırdık. Sonra o gitti… Ama ben o nu hiç unutamadım. Hep sevdim… Çok sevdim. Adam şaşkınlıkla sorar; Bir gün o genç sana “Artık elma getirme, çünki başka bir kampa gönderiliyorum” dedi mi? Kadın iyice şaşırmış bir ses tonu ile: – Evet. Ama siz bunu nereden biliyorsunuz? diye sorar. Adam kadının gözlerinin içine bakarak; O genç asker bendim. Yıllarca hep düşündüm, hep o güzel birkaç günün anısı ile doldurdum düşlerimi. Benimle Evlenir misin? 1996 Yılında Sevgililer Gününde, Oprah Vintfrey televizyon şovunun çekimlerinde, aynı adam kırk yıllık eşine duyduğu sevgiyi bir kez daha milyonlar önünde anlattı.

  • Halis bey sıradan bir iş günü yemekhanede konuşulanları dinledikçe hayret ediyordu. Birçok arkadaşı o gece için planlar yapıyordu.Bazıları arkadaşlarına gidecek,bazıları da eğlence yerlerinde yer ayırtmışlardı bile. Ballandırarak anlatıyorlardı.

    – Biz geçen sene de oraya gitmiştik.Bir görseniz o kadar çok eğlendik ki bütün gece çok güzeldi. Sabah biraz zor kalktık ama değdi valla.

    – Bizde bacanaklara gittik geçen sene. Sabaha kadar tombala oynadık. Eve aldığımız içkileri içtik. Sizin gibi kazıklanmadık yani. Sabaha kadar yedik içtik. Televizyonda da çok güzel eğlenceler vardı. Gazinoyu aratmıyordu yani Çok eğlendik çok. Bu senede onlar bize geleceklermiş.

    Her kafadan ayrı sesler çıkıyordu. İlk kez bir an önce kendini eve atmak istedi Halis bey.

    Çıkış saatinde koşar adımlarla çıktı fabrikadan. Fabrika bahçesinde işçilerin konuşmalarına kulak misafiri oldu yine. O gece neler yapacaklarını,o geceyi nasıl geçireceklerini anlatıyorlardı birbirlerine hararetle.

    Arabasına doğru yöneldi. Düşünceli ve dalgın bir şekilde bindi arabasına.Yerine oturduğundaysa gözleri servis bekleyen işçilere takıldı yine. Halis bey bölüm şefi olana kadar oda servisle gelip gitmişti işe. Yıllarca zorluklarla, mücadele ile yükselmişti bulunduğu yere. Ama hiç unutmamıştı mazide yaşadıklarını. Unutulacak şeyler değildi ki.İlk işe girdiği gün ne kadarda sevinçliydi.Uzun süren işsizlikten sonra iş bulabilmenin verdiği sevinçle nasılda heyecanlıydı. Ne kadar dualar ve şükürler etmişti Rabbine. Evet ne kadar şükretse yine azdı.Onun gibi uzun süre işsiz olduğu halde hala bir iş bulamayan o kadar çok insan vardı ki. Fabrikaya ilk girişini,arkadaşlarıyla ilk karşılaşmasını,bulunduğu bölüme gelerek yapacağı işe hasretle sarıldığı o günü asla unutamazdı.Zorluk çekmeden rahatlığa ulaşılmazdı elbette.Zorluk çekerek ulaşılan yerin kıymeti mutlaka daha güzeldi.Yaşadığı her zorluğa göğüs germiş her sıkıntıda Rabbin den yardım dilemiş yılmamış,yıkılmamıştı Yaptığı işten ve olduğu konumdan asla şikayetçi olmadan azimle ve sabırla kendi işi gibi gayret sarf ederek gelmişti bu günlere.

    Bu düşüncelerle marketin önüne kadar geldi. Arabasını yanaştırıp günlük ihtiyaçlarını alabilmek üzere girdi markete.İçeri girdiğinde yüzü asıldı birden. Yılbaşı için hazırlık yapılmıştı markette. Çam ağaçları süslenmiş, değişik süsler içeriye döşenmiş, renkli ışıklar ve paketlenmiş hediyeler,çeşit çeşit içkiler sıralanmıştı vitrine.Reyon elemanları da noel baba kılığında koşturuyorlardı içeride.Tamamıyla traji komik bir manzara hakimdi markette. Gözleri bir çırpıda içerisini taramıştı ki girdiği kapıdan hızla dışarı çıktı. Aceleyle arabasına binerek bir an önce oradan uzaklaşmak istercesine bastı gaza.Gördükleri onun ülkesinde olan şeylerdi.Çoğunluğu Müslüman olan bu ülkenin marketinde noel babalar karşılamıştı onu.Bu yozlaşma insanın içini acıtmalı,yüreğini sızlatmalı,düşündürtmeliydi de aslında.Bu hal hiç de normal değildi.Normal görülmemeliydi de. Evlerinin yakınında ki sürekli alış veriş yaptıkları bakkala gelene kadar donuk bir şekilde ilerledi. Nihayet bakkalın önüne geldiğinde kenara yanaşıp dalgın bir şekilde girdi içeri;

    – Selamun aleyküm Hasan efendi

    – Aleyküm selam Halis bey.

    – Nasılsın bakalım işler nasıl?

    – İyidir Halis bey Allah’a şükürler olsun rızkımız çıkıyor işte.

    – Sana yılbaşı gelmiyor mu Hasan efendi?Herkesi bir yılbaşı telaşı sarmış. Vitrinlerini süslemişler. Çam ağaçları, süsler bir görsen şaşırıp kalırsın valla. Sen süslememişsin dükkanını. İnsanlar bayramdan daha fazla önem verir hale geldi yılbaşlarına.

    – Sorma beyim bende anlamıyorum. Akrabalardan bazıları eğlence yerlerine gideceklermiş o gece. Neyi kutluyorlar vallahi bilmiyorum

    – Bize dayatılan bir şeyleri kutluyoruz farkında değiliz.Bize ait olmayan bir günü sanki bizimmiş gibi kutluyoruz. Özenti sadece Avrupalı özentisi.Kraldan daha çok kralcı kesildi millet maalesef.

    – Alışveriş merkezleri tıklım tıklım insanlar çılgınlar gibi alış veriş yapıyor. Amaçsız, şuursuz,kendisine sanal bir mutluluk bulmuş gibi yapay bir koşturmaca dünyasında debelenip duruyoruz işte.Allah sonumuzu hayır eder inşallah.

    – İnşallah Hasan efendi.Ama sanki her geçen gün biraz daha yabancılaşıyoruz ülkemize ve ananelerimize. Biraz daha bizim olmayana sarılıyoruz. Sanki kendimizi birilerine kabul ettirme çabası bizi saçmalamaya doğru itiyor farkında olmadan. İşin ilginç tarafı Müslüman olduğunu iddia eden pek çok insanda bu şekilde. Televizyonda ki eğlencelere baktıkça yüreğim titriyor.içim acıyor.Biz bunları yapacak,tüm bunları normal görecek insanlar değildik.Ne oldu bize ? Kimler bizi bu hale getirdi? Ve nasıl müsaade ettik bu şekilde dayatma kutlamalara.?

    – Allah hesap sorar valla beyim.

    Soracak tabi Hasan efendi. Elbette soracak.Haberlerde görüyoruz Filistin de her gün canlar gidiyor. Bir aile bir saniyede yok ediliyor.. Irakta işkenceler,ölümler kol geziyor. Oradaki Müslüman bacılarına tecavüz edilirken, canlar yitip dururken biz neyi kutluyoruz? Kutlama yapacak neyimiz var bizim? Hangi zaferi kutluyoruz? Aslında gülüyoruz ağlanacak halimize….Oysa Rabbimiz kuranda nasıl buyuruyor.

    “Öncekilerin başlarına gelenler sizinde başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?”

    – Evet Halis bey çok doğru söylüyorsun.. Keşke herkes senin gibi düşünse.

    – Düşünmek zorunda aslında.Bunlar benim ifadelerim değil ki. Bunlar bizi yoktan var eden Rabbimizin ifadeleri.. Dünyanın bir tarafındaki Müslüman kardeşlerimizin ülkesini işgal eden, onlara zulmeden, haksız yere ülkelerini işgal edenlerin zaferlerini kutlamış oluyoruz bir nevi. Evet onların kutlama yapmaları gerekiyor.Bir ülkeyi tüm dünya Müslümanlarının gözü önünde iftiralarla işgal ederek orada bir soykırım yapıyorlar..Dünya Müslümanlarının göz yumması sonucu da gerçekleştirme yolundalar..Onun zaferini kutluyorlar. Onların kutlanacak bir zaferleri var .Ya bizim? Hangi zaferimizi kutlayacağız? Ne için , kim için eğleneceğiz? Bu neyin eğlencesi olacak anlamıyorum…

    Aslında her birimizin o gece başını ellerinin arasına alarak düşünme gecesi olması lazım……..

    O gece ağlama gecemiz olması lazım.

    O gece Müslümanlara yaptıklarından dolayı zulüm sarhoşluğunda olan zalimlerin helakı için dua gecemiz olması lazım.

    O gece Rabbimize bizi affetmesi için , duyarsızlığımız için, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dediğimiz için, ve ya bu şekilde davrandığımız için,Doğudakinin canı yanarken batıdaki hissetmiyorsa bizden değildir buyruğunu hiçe saydığımız için ,görmemiz gerekenleri görmediğimiz için kısacası Allah’a gerçek birer kul olamadığımız için af dileme gecemiz olması lazım.İnsan olmamız lazım yani.Nefes alıp veren,yiyen içen,gezen,dolaşan et yığını değil insan olmamız lazım hem o gece hem de bir ömür boyu.

    Hasan efendinin gözleri dolmuştu. İnsan olmak bu ne güzel bir ifadeydi. Müslüman olduğunu iddia eden pek çok kişi yılbaşı gecesi eğlenecekti.Peki insan olmadan insanların arasında gezenler,yeri geldiğinde insanlık dersi verenler Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceklerdi ki? Nasıl savunacaklardı kendilerini.? Hangi yüzle gideceklerdi sevgililer sevgilisi Habibin yanına?

    – Hasan efendi yanlışa her gün başka yanlışlar ekliyoruz.. Şunu unutmayalım ki, biz kendimizi değiştirmeden Allah bizim durumumuzu değiştirecek değildir. Kurana inanan bir insan ona ters olanı asla yaşamaz.Peygamber efendimize inanan bir insan da yaşantısını ona göre tanzim eder.Allah’a birazcık imanı olan da onun çizdiği sınırların dışına asla çıkmaz.

    Halis bey derin bir nefes çekerek saatine baktı. Eve oldukça gecikmişti. Hasan efendiye tebessüm ederek döndü

    – İkimizde ne kadar doluymuşuz. Konuşacak ne kadar çok şeyimiz varmış Seninle alış verişin dışında hiç konuşmazdık.Şimdi Allah’a şükretmem lazım.Senin gibi Allah inancı olan küfre karşı çıkan,inançlarından asla ödün vermeyen birinden alışveriş yaptığımız için..İnşallah eve de beklerim daha detaylı konuşuruz… Ben Müslümanların bir gün mutlaka uyanacaklarına inanıyorum.Tek korkum da bu uyanışın çok geç olması.Allah hakkımızda hayırlısı neyse onu göstersin.

    – Amin beyim. Bende çok memnun oldum bu şekilde bir konuşma yapmamız hayırlı oldu birbirimizi daha yakından tanıdık.Allah birbirimizi tanıyabilmemiz için yılbaşını vesile kıldı belki de.

    Halis bey tebessüm ederek devam etti

    – Belki de Allah’u alem: Hadi sana hayırlı işler.

    Alacaklarını alarak oradan uzaklaşırken mahallesinde kendisi gibi düşünen birinin varlığını bilmenin verdiği rahatlıkla eve doğru yöneldi.Kapının önüne geldiğinde camda kendisini bekleyen oğlunu görünce tebessüm etti.Çocuk içeriye seslendi

    – Anne babam geldiii

    Ayşe hanım tebessüm ederek açtı kapıyı.

    Eşinin elindekileri alırken bir taraftan da

    – Hoş geldin bey. Geç kalınca oğlun meraklandı.Ben bir yere uğrayabileceğini düşünerek gecikebilir dedim ama o sana bir müjde vereceği için heyecanla seni bekledi.

    – Oğlum hayırdır ne müjdesi bu?.

    Çocuk heyecandan yerinde duramıyor bir sağa bir sola dönüp duruyordu.

    – Baba biliyor musun , ben bu yıl örnek öğrenci seçilmişim. Dönem sonunda başarı belgesi vereceklermiş.

    Halis beyin yüzü güldü. Oğluna sarılırken bir taraftan da

    – Aferin oğlum sana .Sen zaten bizim için örnek bir insansın. Ama öğretmenlerinin de bunu fark etmeleri beni çok mutlu etti. Seninle gurur duyuyorum.

    Ayşe hanım yemeğin hazır olduğunu söyleyene kadar sürdü bu mutluluk tablosu.Neşe içerisinde sofraya oturdular. Halis bey bir yandan akşam haberleri dinliyordu ki sıkıntı bastı.Tüm haberler yılbaşıyla ilgiliydi.Hangi ünlü yılbaşını nerede geçirecek,ne kadar para alacak,hangi gazino daha ucuz. Ard arda kanal değiştirdi.Nihayet bir kanalda yurttan ve dünyadan haber veren bir haber programı bulunca orada kaldı.Yine gündemde Irak ve öldürülenler vardı.Halis beyde az evvelki neşeden hiçbir eser kalmamıştı.Hüzünle izlemeye başladı.Boğazından lokmalar geçmiyor az evvel konuştukları da aklına geldikçe iyice hüzünleniyordu. Çaresizliği hiç bu denli yaşamamıştı.Kendini hiç bu kadar güçsüz ve işe yaramaz hissetmemişti.Zoraki birkaç lokma bir şeyler yedikten sonra kalktı sofradan.

    Akşam namazını kılmak üzere abdest alıp namaza durdu. Aşkla kıldı namazını.Namaz sonrası yine içtenlikle yaptı duasını.Kendi için değil, tüm insanlar için dua etti.Zulüm içinde yaşamaya çalışanlar,rahat ortamlarında eziyet gören kardeşlerini unutanlar ve bilinçsiz bir şekilde şuursuzca hareket edenler,kendine ait olmayan günleri hiçbir şey umursamadan kutlamaya çalışanlar için dua etti içi yanarak. Ayşe hanım namazını kılmış haberleri dinlemeye devam ediyordu. Halis bey de yanına gelerek o da dinlemeye başladı.Haber arasında verilen reklamlarda gece o kanalda olacak eğlenceleri gösteriyorlardı. Ayşe hanım eşine bakarak hiddetle başladı konuşmaya;

    – Bey bunlarda iyice çıldırdı. Şu hale bak ya!. Sanki yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir toplum değil de bir Avrupa ülkesi gibi. Anlamıyorum bey.

    – Evet hanım bugün bakkalda Hasan efendiyle bu konuyu konuştuk.O yüzden gecikmiştim zaten. O da aynı bizim gibi düşünüyor. Yılbaşının bize ait olmadığını hıristiyanların adeti olan bu geceyi Müslümanın kutlamaması gerektiğini söylüyor.Ben Hasan efendinin bu şekilde düşündüğünü bilmiyordum.Çok sevindim Uzun uzun sohbet ettik.

    – Gerçektende öyle. Bu gece hıristiyanlara ait.Bizimle alakası yok. Bugün Kur’anda okuyordum konuyla ilgili o kadar çok ayet var ki Kafirlere benzemek konusunda.Ne hazindir ki Müslüman olduğunu iddia eden pek çok kişi yılbaşını kutluyor.Kısacası kafirlere benziyor farkında olmadan Allah muhafaza yapılan tüm amelleri bir anda boşa gidebilir.. Allah canlarımızı bu hal üzerine alacak olursa imansız da gidiyor olabiliriz.. Bir yanda savaş zulüm diğer yanda eğlence. Allah perdelenen gözlerimizi aralamamızı nasip etsin inşallah.

    Halis bey neşesiz bir şekilde televizyonu kapatarak onu rahatlatan Allah’ın kitabını açarak okumaya başladı.Yatsı okunana kadar sürdü bu hal.Namazını kılarak erkenden yattı.Üst kattakilerin sesleri onlara kadar geliyordu.içki içiyorlar olsa gerek ki sarhoşluktan dolayı ne söylediklerini bilmez halde bağrışıp duruyorlardı.Halis bey duymamak istercesine kulaklarına doğru çekti yorganı..İçin için dua ederken uyuya kalmıştı. Birkaç saat sonra şiddetli bir gürültüyle uyandı. Bağrışmalar sanki yan odada gibiydi.10 dan geriye doğru sayıyorlardı- 9 -8 – 7 -6 -5- hep bir ağızdan sıfıra gelebilmek için bağırarak neşe içerisinde eğleniyorlardı. Halis bey bir an o sayının kıyametin kopacağı an için düşündü.Sıfır denildiği zaman kıyamet kopsaydı.Kur’an da geçen kıyametle ilgili ayetleri düşündü.Dağların yürütüldüğünü,yerin yarılıp,yıldızların döküldüğünü,güneşin dürülerek insanların korkuyla dört bir yana kaçıştıklarını hayal etti.

    Gözleri fal taşı gibi açılmış vaziyette;

    – Aman Allah’ım eğer 3- 2 –1- 0- denildiğinde kıyamet kopuyor olsa yüzlerce insan kendini bilmez halde içkili bir şekilde can verecek.Düşünmek bile istemiyorum Allah’ın haram kıldığı bir şeyi içmiş haldeyken,hıristiyanlar’a ait bir geceyi kutlarken,kim bilir belki de kılınan namazlardan sonra masumane sadece televizyon seyredip çekirdek çıtlatarak bu geceyi ihya ederlerken ,bazılarının da eğlence yerlerinde dansözlere para yapıştırırken canlarını alacak Allah. Peki o zaman ne söyleyecekler kendilerini yoktan var edene?Bulundukları hali nasıl izah edecekler?

    En önemlisi de kimlerle beraber haşrolunacaklar?

    Sürekli üzerine basa basa iddia ettikler Müslüman kardeşleriyle mi yoksa şu anda taklit ettikleri, izlerinden gittikleri inkarcılarla mı beraber haşrolunacaklar?

    Allahım sen bizi affet.. Sen bizim gerçeği anlamamızı sağla. Bizi kafirlerle dost olanlardan değil onları düşman bilenlerden, onlara benzemeye çalışanlardan değil,sana gerçek manada yönelen ve bu dini hakkıyla anlayarak yaşayanlardan eyle..Ahirette senin huzurunda Müslümanlarla bu din için mücadele edenlerle beraber haşrolanlardan eyle…

    838 kez okundu.

  • Hikaye : sevmeyen – sevilmeyen kız

    ben, erkek arkadaşımla arkadaşlarım vasıtasıyla tanışmıştım,aslında tam istediğim gibi bir insandı.arkadaşlarla her gittiğim yere o da geliyordu, mevkiside vardı, bu ilşkiye ben sevmeden istemeden başladım,ilk iki hafta iiyi güzeldi o çalışıyordu akşamdan akşama görüyoduk birbirimizi baen hiç görüşmüyoduk , görüştüğümüzdede hep yanımızda arkadaşlar oluyordu,ben bu ilşkiyi akadaşlarının yanında değil tek başımıza yaşamak istiyodum,onu tanımak, inanmak,güvenmek istiyodum ama olmadı soğudum,çok iyi bir insandı kimsyi incitmeyen bir insan ama olmayınca olmuyor işte,bende onu istemediğimi anladım ama ayrılmak isteyen ben olmak istemedim onun benden ayrılmasını sağladım ve ayrıldık ama ondan sonra onun gibiisni bulamadım o yüzden ben gerçek aşkın var olduğuna inamıyorum gerçek mutluluk gerçek aşk bence karşılıklı güven ve saygı içinde olur size dğer verene sizde değer o zaman gerçekten mutlu olacaksınız;ona dönmek istiyorum ama dönemiyorum, siz siz olun size değer verenin kıymetini bilin yaşadığınız günlerin kıymetini bilin

  • Zaman zaman icinde, zaman saman icinde, saman duman icinde, yaman bir Keloglan yasarmis.. Bu Keloglan cok caliskanmis.. cok calisir, cok kazanirim umuduyla köyunden ayrilmis, sehre calismaya gitmis.. Gunler, haftalar, aylar birbirini kovalamis, fakat Keloglan istedigini bir turlu elde edememis.. sehirde is varmis var olmasina da buldugu isler surekli olmazmis.. Bes gun calisir, uc gun bos gezer, bir hafta calisir, on gun bos gezer is ararmis.. calistigi gunler biraz para arttirirmis, bos gezdigi gunlerde bu para ile Continue reading “keloğlan hikayesi” »

  •  Yunan Deniz Tanrısı Peneusun kızı Dafniye, Apollon aşık olmuştur. Dafniye umutsuzca aşık olmasının nedeni, aşk tanrısı Erosun oklarından birine hedef olmasıdır.

    Apollon aslında çok iyi bir okçudur ve kendiyle övünmeyi çok sever. Birgün kendisi gibi iyi bir okçu olan Afroditin oğlu genç Eros ile karşılaşır ve onun okçuluk kabiliyeti ile . ilgili alaycı sözler söyler. Buna karşılık, Eros öç almak ister ve iki ok hazırlar. Biri altın suyuna batırılmıştır ve saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir. Diğer ok ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın ok Apollonun kalbine saplanır ve Dafniye umutsuzca aşık olur. Fakat ne yazık ki diğer ok Dafninin kalbine saplanmıştır. Dafni, Apollondan sürekli kaçar ve aşkını reddeder.

    Bir gün Dafni yine kaçarken Apollona yakalanır ve babası Yunan Deniz Tanrısı Peneusdan yardım ister. Peneus, Dafniyi Defne ağacına dönüştürür ve Dafni sonsuza dek Defne ağacı olarak kalır.

    Apollon ise, Defne ağacından aldığı yapraklarla kendine bir taç yapar ve bu tacı başından hiç çıkartmaz. Tüm Apollon heykellerinin başında gördüğümüz Defne yapraklarından yapılmış tacın sebebi budur.

    Tags: , ,

  • Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

    İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
    birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

    Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
    içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.

    İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
    “Sırf senin hatırın için ey su” diye…

    Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
    birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
    çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

    Günler . ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
    “Su beni seviyor mu?” diye düşünmeye başlar.

    Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… Halbuki çiçek,
    alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

    Çiçek, suya “Seni seviyorum der. Su, “Ben de seni
    seviyorum” der. Aradan zaman geçer ve çiçek
    yine “Seni seviyorum” der. Su, yine “Ben de” der.
    Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler…

    Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
    etrafa ve son kez suya “Seni seviyorum.” der.

    Su da ona “Söyledim ya ben de seni seviyorum.” der
    ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
    artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
    Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
    çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…

    Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
    başını döndürerek çiçek, suya der ki; “Seni ben,
    gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir su bu durum
    karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
    nedir sorun diye…Doktor gelir ve muayene eder
    çiçeği. Sonra şöyle der doktor: “Hastanın durumu
    ümitsiz artık elimizden birşey gelmez.”

    Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
    nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
    bakar suya ve der ki: “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum…
    Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der.

    Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
    “Seni seviyorum” demek yetmemektedir…

    Tags: , ,

  • Bir varmış bir yokmuş. Belki dedemin, belki dedemin dedesinin zamanında efsaneler çokmuş… Anlatacağım hikaye Munzur dağının eteklerinde yüksek vadilerin ve çağlayanların arasında Erzincan’ın Caferli köyünde geçtiği bılınır ve öyle anlatılır…

    Kimseye ait olmayan bir arazide kocaman mı? kocaman bir ağaç varmış… Çocuklar o ağacın adını Özgürlük ağacı; koymuşlar. Dostluk ve sevgi yemişi verirmiş her yıl bu ulu ağaç. Her bahar bembeyaz çiçeklerle süslenen dallarını, renk renk barış kuşları doldururmuş…

    Her yıl sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu özgürlük ağacı. Sevgi, dostluk ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan sevgi meyvesi, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona “Dostluk ve Sevgi Ağacı” denilmesinin nedeni tüm canlıları barındırırmış dallarının altında ve üstünde. Soğuktan yağmurdan kardan tutunda tüm kötülüklerden korur ve meyvesiyle beslermiş onları. Gölgesinde barınan hayvanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, altında serinlenen yaşlıların, çocuklarını emziren annelerin . mutluluğu özgürlük ağacını sevindirirmiş. Tüm varlıklar bu ağacın önünde saygıyla eğilir rüzgar bile selam dururmuş. Özgürlük ağacı her gün biraz daha yöredeki canlı cansız varlıklara sevgisini paylaşırken tüm hayvanları ve insanları da yemişiyle doyururmuş.

    Yıllar yılı hayvanlar ve bu yöre halkı barış, dostluk, mutluluk ve güzellik içinde yaşayıp . gitmişler. Çalışkan başarılı, sevecen,dürüst insanlarmış bunlar. Özgürlük ağacının bereketli yemişi o yöredeki bütün kuşlara, hayvanlara, insanlara ve çocuklara yeter de artarmış, bütün canlılar faydalanırmış yemişinden. Her yaz sanki bereketlenir bitmek nedir bilmezmiş, artan yemişler de saklanır bütün kış mevsimi yenirmiş. Köyde istemiyerek iki kişi arasında bir anlaşmazlık çıksa. Köyün Cafer Ağası hemen devreye girer, bu iki dargın insana dostluk ve sevgi yemişi sunarak barış şerbetinden içirip olay hemen tatlıya bağlarmış.

    Tüm gücünü ve hakseverliğini özgürlük ağacından alan Cafer ağa “dur” dedi mi sular dururmuş, ‘yürü” dedimi dağlar yürürmüş o zamanlar. O nedenle köyde kimse dargın, kırgın durmazmış, sevgi ve dostluk içinde yaşayıp gitmişler yıllar yılı. Kimse kimsenin malına göz dikmez, kimse, kimsenin hakkını yemez, her tarafta barış, dostluk, sevgi, dürüstlük ve kardeşlik hüküm sürermiş…

    Bu toplumu kıskanıp çekemeyen komşu köylerin ağaları ise bu köyün huzur ve mutluluğunu bozmak için çeşitli planlar yapıp, tuzaklar kurar dururlarmış. Amaçları ise bu köyün birlik ve düzenini bozup göz diktikleri verimli arazilerini ve dostluk ağacını ellerinden alıp işgal etmekmiş. Hemen işe koyulmuşlar tabi. Araya casuslar koyup Cafer ağanın sırrını anlamaya çalışmışlar ve avuçlar dolusu altın vaat etmişler bu sırrı çözeceklere. Bu köydeki hikmetin o özgürlük ağacı olduğunu ögrenen çevre köylerin ağaları bir plan hazırlayayarak bir gece gizlice gelip bütün dallarını kesip götürmüşler özgürlük ağacının…

    Artık meyve vermez, kuşlara, çocuklara gülmez olmuş özgürlük ağacı, altında çocuklar oynamayan, kuşlar konmayan özgürlük ağacı üzülmüş, üzütüsünden hastalanmış ağlamaya başlamış kökleri. “Özledim” demiş onları, “dallarıma konan rengarenk kuşları özledim, altımda oynarken çocuklar cıvıl cıvıldılar . neşe bulurdum onlarla, dallarımı kestiklerinden bu yana gölgeme yaşlı nineler, dedeler de gelmez oldu. Anneler o güzelim çoçuklarını emzirmez oldu dallarımın altında” deyip derinden derine iç geçirirmiş… Derken köylüler bir bakmışki, özgürlük ağacı kurumuş, cansız, bir odun parçasından farkı kalmamış…

    Köylüler toplanıp ağlamış, adaklar adamış, ağıtlar yakmışlar, dualar . etmişler ama fayda etmemiş, özgürlük ağacı yeşermemiş bir daha. Bir daha dostluk ve sevgi yemişi yenmemiş o köyde, barış şerbeti içilmemiş. Kısa bir zaman sonra bu mutlu toplulukta isyanlar ve kavgalar başlamış. Bunu fırsat bilen diğer köyün ağaları ise hemen savaş açmışlar. Kendi iç kargaşaları yetmezmiş gibi bir de diğer . köylülerle yıllarca savaşıp iyice yılan bu insanlar, değişik kentlere göç etmeye karar vermişler…

    O günden sonra herkes biribiriyle küs ve kavgalı olmuş, o gün bu gündür ne barış, ne huzur, ne de bereket kalmış o köyde … Mutluluk ve huzur da orda yaşayan insanlar gibi terkedip gitmiş buraları…

    Ve diğer kıskanç çevre köylerin de o yıl bütün ekinleri, ağaçları kurumuş onlarında çoğunluğu göçüp gitmiş uzaklara…

    Tags: ,

  • Olay Muğla iline bağlı Milasın limanı Güllük e bilinmeyen bir zamanda geçer.Yöre balıkçılığıyla ünlüdür.Hermiyas güzel,sevilen bir çocuktur.Sadece anası vardır.Güllükün çocukları denize oynamaya gideceklerdir.Hermiyası da çağırırlar;anası önce izin vermez.Çocuklar baskı yapınca,ana,denize açılmamak koşuluyla izin verir.Olayın bundan sonrası şöyle gelişir:

    Hermiyas,”olur ana!” deyip fırladı arkadaşların ardından.Az sonra Ege in tuzlu suları çocuk sesleriyle doldu.

    Bir süre,uzun bir süre sesler kesildi kıyıda.Ege in hafif dalgalarının çıkardığı sesten başka birşey duyulmaz oldu.Derken,o şen,o canlı çocuk sesleriyle yeniden doldu kıyı.Ama aralarında Hermiyas yoktu.

    Kara haber bir anda yayıldı Güllük e.”Güllükün en güzel çocuğu Hermiyası aldı Ege!” diye…

    Bundan sonrasını şöyle anlatır eskiler:

    Hermiyasın Ege in köpüklü dalgalarıarasında kaldığı duyulur duyulmaz,herkes deniz kıyısuna koşmuş.Güllükün en usta kayıkçıları,en usta balıkçıları ve en usta dalıcılarıaramışlar dalgalar arasında Hermiyası.Aramışlar…Ama yok.Güllükün en güzel çocuğu Hermiyas yok.Anası dövünmüş,bağrına taşlar basmış.Deniz kıyısından ayrılmaz olmuş.”Dalgalar Hermiyası deniz kıyısına atarda hiç değilse parmağının ucunu görürüm bir kez daha!”diye.Balıkçılar her sabah balığa çıkınca,Ege in dalgalarına bakar dururlarmış.”Belki Hermiyası buluruz!” diye.Ağlarını suya attıkları zaman,yürekleri titrermiş.”Belki Hermiyas da balıklarla birlikte gelir!” diye.

    Ama yok.Güllükün en güzel çocuğu Hermiyas yok!

    Günler geçmiş aradan.

    Günlerden bir gün ,bir balıkçı,kayığını çeker çekmez,koşmuş Güllükün içine.Bir yandan bağrıyormuş:”Gördüm!Gördüm!” diye.”Ne gördün?”demişler.Balıkçı:”Gördüm!Gördüm!” der dururmuş.Bir süre sonra kendine gelmiş.O zaman “Anlat.” demişler.”Hermiyası gördüm.GÜllükün en güzel çocuğu Hermiyası”.”Düş olmasın seninki?” demişler.Balıkçı:”Düş olur mu hiç?”demiş.”Gördüm diyorum size,şu gözlerimle gördüm.Bir yunus balığının sırtındaydı”.”Attın işte.Balık taşır mı insanı sırtında?”.”Yalanım varsa,Ege beni de alsın.”diye devam etmiş balıkçı.”O, koca bir yunus balığının sırtındaydı.Bir eliyle tutunmuştu ona,bir eliyle de selam verdi.Balık dalıp çıktıkça sulara,o da dalıp çıkıyordu.Ak köpükler çıkarıyordu balık.Hermiyas,o ak köpükler içinde kalıyordu.”Bunları anlatmış balıkçı ama kimse inanmamış.

    “Peki,niye kurtarmadın onu?Niye alıp gelmedin?” demişler.Balıkçı:”Şunlara bak.” demiş.”Nasıl alıp gelirdim?Mutlu görünüyordu Hermiyas.Üstelik de ben yaklaşmaya kalmadan dalıyordu yunus.Ege in ak köpüklerini bilmez misiniz?”

    Güllüklüler,balıkçıya inanmamışlar ya,içlerine bir kuşku düşmüş.”Kim bilir,belki anlattıkları doğrudur!”diye…O günden sonra “Egeye açılanlar,hep,o yunus balığını,balığın sırtındaki çocuğu arar olmuşlar.Ak köpüklü bir dalga gördüler mi yürekleri ağızlarına gelirmiş.”Belki de Hermiyas ır bu” diye…

    Aradan yine geçmiş günler…Bir sabah,daha gün doğmadan,yine bir haber yayılmış Güllüke,”Hermiyas bulunmuş” diye.”Bulunmuş…ama…”diyorlarmış da, gerisini söylemiyolarmış.Bunu duyan Güllüklüler koşmuşlar kıyıya.

    Bir de . bakmışlar ki ne görsünler?Güllükün en güzel çocuğu Hermiyas,kumlarda yatar sessiz soluksuz.Ve bir de balık, o da yatar oracıkta.Anlamışlar ki balıkçının anlattığı balık bu.

    İçlerinden yaşlı biri,”Güllüklüler,beni iyi dinleyin!Şu gördüğünüz olay üzerine düşünün biraz.Dostluk işte budur”Onun bu söylediklerinden birşey anlamamışlar.”Hele anlat.” demişler,”Ne demek istiyorsun?”

    Bunun üzerine yaşlı adam demiş ki:”Hermiyasla bu yunus balığının dostluğunu görüyor musunuz?Denize bırakmamış onu,getirip kıyıya bırakmış.””Ama o da ölmüş?” demişler.Yaşlı adam:”Öyle,o da ölü!Dostunu kıyıya çıkarmış,ama kendi de dayanamamış buna,birlikte olmak dilemiş”

    Bunun üzerine işi anlayan Güllüklüler,aralarında para toplamışlar,yunus balığı ile Hermiyasın yontusunu yaptırmışlar,getirip jimnazyumun bahçesine dikmişler.”Dostluğun simgesi olsun” diye.

    Derler ki:”Şimdi Efes Müzesi deki yunus balığı sırtındaki çocuk yontusu,işte bu yontudur.”

    Tags: , ,

  •  Paris aslında Truva kralı Priamos’un oğluymuş. Ancak Truva kraliçesi bir gece rüyasında ateş doğurduğunu ve bu ateşin tüm Truva kentini yakıp yıktığını görmüş. Bunun üzerine bu rüya sonrasında kraliçenin doğurduğu bebek, İda Dağı (Kazdağı)’na bırakılmış. Burada bir süre kendisini bulan bir ayı tarafından emzirilmiş. Çoban olarak büyüyen Paris, Afrodit’i en güzel kadın olarak seçmiş. Bunun üzerine Afrodit de Paris’i , bir başka güzel Helena’ya yöneltmiş. Ancak Paris Helena’yı tanımamaktayken ve şimdiye dek hiç görmemiş iken onu aramaya başlamış. Bu günkü Çanakkale’den yola çıkarak, Yunanistan’da bulunan Spartalıların sitesine doğru gitmiş. Helena o sitenin kralı Menelaos ile evliymiş. Paris Spartalıların sarayında Helena . ile ilk karşılaşmasında onun güzelliği karşısında adeta büyülenmiş. Nereden geldiğini, Afrodit’in kendisine teşekkür kabilinden kendisine Helena’dan bahsedip, Afrodit’in onların kalplerini birleştirdiğini söylediğini anlatmış. Bu durumda kendisinin de bu amaçla buraya gelerek, isterse onu da götürebileceğini söylemiş. Helena da aşk tanrıçasının dediği ve istediğini yapacağını söylemiş. İki aşık Yunanistan’dan kaçıp Anadolu topraklarına girmişler. Sparta şehrinin kralı Menelaos ve onun kardeşi Agamemnon da bunun öcünü almak için Truvalılara savaş açmış. Çok büyük bir donanma ve Agamemnon’un komutasında ilerleyen Spartalılar Truva’ya çıkarma harekatına başlamış. Savaşın ilk yılında Spartalılar Anadolu şehirlerini yakıp yıkarak talan etmişler. Tapınaklarda rahibe olanlar bile köle haline getirilmiş. Anadolu’nun ve Truvalıların koruyucusu tanrısı Apollon imiş. Kendisine ait tapınaklardaki rahibelere yapılan bu çirkin davranışa çok öfkelenerek, Spartalılar üzerinde tüm hiddetini göstermiş. Bu savaş aslında Anadolu’nun Yunanistan ile olan ilk savaşıydı. Bu savaşa Anadolu’daki pek çok halk savaşçı yollamıştı.

    Tüm Lidya kentleri ( Ege bölgemizdeki antik şehirlerden başlayarak, Akdeniz bölgemizin antik şehirlerini de kapsayan bir alandaki kentlerden) gelenler yanında Karadeniz bölgemizde Samsun civarlarında yaşayan kadınların hakim olduğu bir kavim olan Amazonlara dek tüm Anadolu halkları bu hücuma karşı tek yürek olarak savaşmaktaymış. Onların da savaşta gösterdikleri üstün başarılara rağmen karşılarındaki kuvvetleri durduramamaları diğer Anadolu kavimlerini de hayal kırıklığına düşürmüştü. Bu arada hiç beklenmeyen bir dost eli Anadolu kuvvetlerinin yardımına yetişti. Habeş krallığı. Habeş kralı Memnon ve askerleri Truvalıların yanında savaşmışlar. Ancak Spartalıların kahramanlarından Akhilleus Habeş kralını öldürünce , Habeş ordusu dağılmış. Daha sonra da bu Spartalı büyük asker de topuğundan aldığı bir darbe ile kan kaybından ölmüş. Bu ölümü Paris’in ölümü izlemiş. Her iki tarafın orduları ve halkı çok acı çekmiş. Bu sırada Spartalılar hile ile Truvaya sahip olmaya karar vermişler. Dev bir tahta at yapıp, içine askerler koyup, onları orada bırakmak ve sanki geri çekiliyor izlenimi vererek gemilere geri dönmek. Plan aynen işlemiş. Bu atın tanrılardan gönderilen bir hediye olduğu söylenmiş. . Her ne kadar Truvalı din adamı Laaaaaokoon buna inanılmaması gerektiğini söylemişse de gerekli desteği bulamamış. Gecenin ilerleyen saatlerinde Truvalılar zaferi kutlarken, Spartalı askerler tahta attan inerek Truvalıları kılıçtan geçirmişler. Truva şehri yakılmış ve küllerle kaplanmış. Bu arada tapınaklarda Truvalı kadınlara yapılan tecavüzler Spartalıların koruyucu tanrısı olan Athena’yı bile çok kızdırmış ve dönüş yolunda müthiş bir fırtına bazı gemileri batırmış. Tüm bu savaşların sonunda Güzel Helena tekrar eski kocası Menelaos’un yanına getirilmiş.

    Sevgili dostlar bazen küçük bir olay tahmin edilemeyecek çok daha büyük olaylara yol açabilir. Bir şehri yok edebilecek çığ bir ses ya da bir taşın yuvarlanması ile başlayabilir. O yüzden . aklın duyguların önüne geçmesi gereklidir. Akıllı kimselerden, deneyimli kişilerden faydalanılmalıdır. Freud’a göre insanda doğuşta var olan saldırganlık ve cinsel dürtüler hayatımızı yönlendirmektedir. Cinsel dürtü daha üretken, yapıcı ve yaşamaya yönelikken; saldırganlık dürtüleri karşıdakine zarar vermeye , yıkmaya yöneliktir. Eğer saldırganlık dürtülerinize hakim olamazsanız öfkeniz önce çevrenizdekileri , sonra da sizi . yakar. Cinsellik dürtüsü ise hayatınızın ilerleyen dönemlerinde başka alanlarda üreticiliğe ( sanatta, sporda, yaşam tarzı ve günlük ilişkilerde) daha uygar, canlı ve sevecen bir kişilik yapısına kavuşmamızı sağlar. Dürtü kontrolünün bozulması kişisel kuraldışı savaşlara sebep olur. Bu durum travma sonrası stres bozukluğu, bazı kişilik bozuklukları ( antisosyal, sınırda kişilik, paranoid kişilik bozuklukları gibi), dissosiyatif kimlik bozukluğu, iki uçlu bozuklukta mani dönemlerinde ve bazı psikozlarda ( şizofreni, sanrısal bozukluk gibi) görülebilir. Tedavi ilaç tedavisi ve psikoterapi ile yapılabilir. Hepinize agresif dürtülerinizi yenebildiğiniz savaşsız, libidinal dürtülerinizin sanata ve üretkenliğe döndüğü barış dolu bir dünya dilerim

    Tags: , ,

  • Çok çok eskiden yeşil bir vadinin içinde bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış dünyada, taa dünyanın öbür ucunda. Çok eski dedik ya, o zamanlar gündüzler ipek güneşli geçermiş, yağmur yağmadıkça; geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça.

    Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış, hayvanlar avlarlarmış uçsuz bucaksız arazilerinden, sularını kaynağı . çok uzakta olan, köylerinin içinden geçen, ırmaktan alırlarmış. Köyde herkes birbirini sever, sayarmış. Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi varmış ki bütün köyünkine bedelmiş; Dolunun Interaya olan aşkıymış bu.

    Kız Dolunu bilirmişte tanımazmış yakından. Dolun dayanamamış bir gün gitmiş kızın yanına. Sormuş Interaya onunla evlenip evlenmeyeceğini.

    Intera demiş ki Doluna :

    “Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden aynı şeyi ister benim babam. Ancak babamın bu isteğini yerine getiren benimle evlenir.”

    Dolun şaşırmış´

    “Sensin benim kalbimim sahibi”diyerek başlamış sözüne

    “Senin dileğin benim için . bir emirdir,söyle isteğini hemen yapayım” demiş aşkına.

    Intera demiş ki:

    “Bir çiçek vardır yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan,onu ister babam benle evlenecekten”.

    Dolun; “Bekle beni” demiş Interaya,”hemen gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri ?”

    Intera parmağıyla göstermiş akan ırmağı

    “İşte . bu ırmağın kaynağındadır der babam, kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek çünkü oralar büyülüymüş derler,giden geri gelmezmiş çünkü buralardan çok daha güzelmiş oralar.”

    Dolun;

    “Senden daha güzel ne olabilir ki bu dünyada” demiş Interaya

    “Döneceğim, o çiçekle, döneceğim çünkü seviyorum seni, çünkü sensiz anlamı olmaz benim için o güzelliğin”.

    Dolun çıkmış yola sonra. Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep ne kadar sevdiğini düşünmüş Interayı yol boyunca. Tek aklındaki Interaymış, tek amacı ise o çiçek. Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden, yüzünü yıkamış ırmaktan, anlamış ki çok yaklaşmış kaynağına ırmağın suyun serinliğinden. Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış kaynakta, gölün ortasında bir adacık, adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş. Anlamış Intera ın anlattığı çiçek olduğunu güzelliğinden. Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen. Adaya çıkınca karşısında bir adam belirmiş Dolunun.

    Adam Doluna:

    “Her gülün bir dikeni, koruyucusu, olduğu gibi bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer almaya geldiysen ben, Salut, izin vermem buna” demiş.

    Dolun şaşkın ve de kararlı bir tonla;

    “Ben o çiçeği alacağım sonra aşkıma kavuşacağım” demiş.

    “Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez.”

    “O zaman beni biraz dinleyeceksin” demiş Salut

    “Sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım, eğer hala ikna olmazsan o zaman izin veririm almana”.

    Dolun ikna olmuş ve çökmüş yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye…

    “Eğer bir şeyi çok fazla istersen ve engelin . yoksa önünde onu alırsın, hayatta böyledir, insan engelleri aşarsa yaşamına devam edebilir. Bu çiçekte sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan engelleri kaldırır önünden çünkü onunda bir görevi var, bu çiçek sadece 28 gecede bir açar yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle, bu sayede buradaki sular yükselir ve ırmaktan taşar gider . zamanla. Bu ırmak sayesinde yaşar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar.” demiş Salut.

    Dolun başlamış düşünmeye, eğer çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında. Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun. Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun çiçeğin. Yanında Intera vardır ama niye mutsuzdur ikiside. Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun. Zaman geçtikçe Dolunun düşünceleri yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür, çiçeksiz Interasız bir yaşam düşünür. Koparamaz çiçeği günlerce. Dolun artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları.

    Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle bir tomurcukta Dolunun sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş, aniden Dolun kalbindeki aşkının büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönüşmüş, taş o kadar büyükmüş ki Dünyaya sığmamış gökyüzüne yükselmiş ve Dünyayla dönmeye başlamış.

    Böylece Ay olmuş Dolunun kalbi Dünyaya.

    O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş Dolun kalbinin tüm yüzünü, aşkının bütün parıltısını diğerlerine; sadece o gecelerde aydınlatmış Dünyayı, aynı çiçek gibi…

    Tags:

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat