• Hikaye : sevmeyen – sevilmeyen kız

    ben, erkek arkadaşımla arkadaşlarım vasıtasıyla tanışmıştım,aslında tam istediğim gibi bir insandı.arkadaşlarla her gittiğim yere o da geliyordu, mevkiside vardı, bu ilşkiye ben sevmeden istemeden başladım,ilk iki hafta iiyi güzeldi o çalışıyordu akşamdan akşama görüyoduk birbirimizi baen hiç görüşmüyoduk , görüştüğümüzdede hep yanımızda arkadaşlar oluyordu,ben bu ilşkiyi akadaşlarının yanında değil tek başımıza yaşamak istiyodum,onu tanımak, inanmak,güvenmek istiyodum ama olmadı soğudum,çok iyi bir insandı kimsyi incitmeyen bir insan ama olmayınca olmuyor işte,bende onu istemediğimi anladım ama ayrılmak isteyen ben olmak istemedim onun benden ayrılmasını sağladım ve ayrıldık ama ondan sonra onun gibiisni bulamadım o yüzden ben gerçek aşkın var olduğuna inamıyorum gerçek mutluluk gerçek aşk bence karşılıklı güven ve saygı içinde olur size dğer verene sizde değer o zaman gerçekten mutlu olacaksınız;ona dönmek istiyorum ama dönemiyorum, siz siz olun size değer verenin kıymetini bilin yaşadığınız günlerin kıymetini bilin

  • Karanlık gecenin aydınlık şafağında iki sevgili birbirlerine uzunca baktılar, içlerindeki birbirlerini bir daha görememe duygusu o kadar fazlaydı ki suratlarından okunabiliyordu. Kuolema son bir gayretle sevgilisi Bellus’un ellerini bırakarak arkasına dönüp, orduya katılmak için bekleyen kalabalığın arasına karışmak istedi, fakat bu gücü kendinde bulamadı. Bellus’un güzel mavi gözlerinden gözlerini alamıyordu ve aniden kalın ve boğuk bir erkek sesi duyuldu:
    ─ Yeter artık! Toplanın gidiyoruz…
    Kuolema hüzün ile son kez Bellus’ a baktı, ayrılmak istemiyordu. İki gümüş zırhlı asker aniden arkalarından belirdi ve iki sevgiliyi ayırdı. Kuolema dikkatsizce etrafına bakan bir kalabalığın içine itildi.

    Hava, sonbahar olmasına rağmen gayet ılıktı ve kalabalık daha on metre ilerleyemeden gökte, güzel maviliği bozan siyah nesneler belirdi başta sadece kuşları andırıyorlardı ama yaklaştıkça iri ve çok hızlı olduklarını fark etmek hiçte zor değildi.
    Siyah nesneler yaklaştıkça hava soğumaya, hava kararmaya başladı artık güneş ışınları dünyaya düşmüyordu. Kuolema’nın kalbindeki sevgi ve özlem yerini kin, nefret, acı ve üzüntüye bıraktı.

    Yaşlı komutan bütün gücüyle bağırıyordu
    ─ Geliyorlar… Bütün askerler savunma pozisyonuna sivilleri koruyun.

    Bu konuşmayla birlikte kalabalık feryatlar içinde dağılmaya insanlar birbirlerini
    İterek kaçmaya çalışıyorlardı tüm bunlar yaşanırken Kuolema sakin gözlerle olup bitene bakıyor, olanlara bir anlam veremiyor, sevgilisini arıyordu. Kısa bir arayıştan sonra sevgilisi Bellus‘u gördü, ona doğru yürümeye başladı. Aniden askerlerden feryatlar yükseldi. Kimisi ‘kolum’ kimisi ‘bacağım’ diye bağırıyordu. Kulema askerlere baktığında dona kaldı. Hepsi kanlar içinde yatıyor kimisi bağırıyordu çoğunun zırhları ve kalkanları kırılmış etraftan yardım bekliyorlardı. O kuşa benzeyen yaratıklar nasıl olurda bu kadar güçlü olurdu? Kuolema sevgilisine doğru koşmaya başladı ve gök yüzünden bir karaltının sevgilisine doğru yöneldiğini gördü. Bütün gücüyle koşup bağırıyordu ‘KAÇ’ ama sesler nedeniyle Bellus hiçbir şey anlayamadı. Kuolema bütün gücüyle koştu ve vücudunu sevgilisi için siper etti. göğsünden omzuna kadar derin bir kılıç yarası aldı, üzerindeki mavi kıyafetti yavaş yavaş koyu mor oldu, parmaklarından kanlar damlamaya başladı, yere yığıldı. Bellus hemen başucuna geldi, mavi gözlerinden inci gibi güzel göz yaşları akıyor ve ağlıyordu. Kuolema ise sevgilisini koruyabilmenin verdiği bir huzurla ‘üzülme artık ağlama’ diyordu.

    Birkaç dakika içinde her şey bitmiş sokaklar kanlar içinde yatan ölüler ve yaralılarla dolmuştu. Saldıran siyah yaratıklar ise çoktan geldikleri yönde geldikleri gibi hızla gözden kayboldular. Kaçışan halk şimdi yaralılar için koşuşturmaya başlamıştı her yönden acı dolu feryatlar yükseliyordu. Kuolema gözlerini kapamış kendinden geçmişti. Hayatta kalan askerler hayatta kalan ve yürüyebilen erkekleri topladı bazı yaralıları da etraftan buldukları basit sedyelere koyarak batıdaki Aurora kalesine doğru hızlı adımlarla yola çıktılar.
    Kalede şehirden farklı değildi her yer yarılarla doluydu ama hepsi askerdi ve ölü yoktu.
    Kuolema kendine 3 hafta içinde gelebildi. Gözlerini açtığında ilk sorusu Bellus’tu ‘ iyimiydi? Nasıldı?’ Hemşire nazik bir gülümseme ile ‘ kendine geldi!’ dedi ve devam etti:
    ─Merak etme! Çoğu sivil saldırıdan kurtuldu. Artık askerlerin arasına katılma zamanın geldi.
    Diyerek komutanı gösterdi.
    ─Komutanın yanına gitmelisin.
    Kuolema şaşkınlıkla yürümeye başladı. Aklı çok karışmıştı ‘o yaratıklar neydi? Nerden gelmişlerdi? Niye insanlara saldırmışlardı?’
    Kuolema bu düşüncelere dalmışken bütün düşüncelerini aniden kesen sert bir sesle irkildi!
    ─Sen orda ki! Ufak tefek olan! Buraya gel!
    Bu komutanın sesiydi hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ama Kuolema ufak tefek bir insan sayılmazdı boyu yaklaşık 1.80 civarıydı ve hafif kaslı bir yapıya sahipti. Uzun sarı saçları arkadan toplanmış, sert bir bakışı vardı. Gözleri neredeyse griye yakın bir yeşildi.
    Komutan Kuolema yanına varınca sözlerine devam etti :
    ─ Çok ilginç birisin! Bütün yaralılar düşmanın kullandığı karanlık zehir yüzünden ölürken nasıl oluyor da? Senin gibi biri hala ayakta durabiliyor?
    Kuolema duraksayarak ve alçak bir sesle
    ─Bilmiyorum efendim.
    Diye cevap verdi. Düşüncelerine tekrar dalmak üzereydi ki komutan konuşmaya devam etti
    ─ Pekala şimdi git ve temel eğitimleri al. Bir ay içinde ilk görevinize doğru yola çıkacaksınız!

    Bu olay üzerine Kuolema çalışmalara başladı. Her geçen gün yetenekleri artıyor, güçleniyordu kendisini artık verilecek her türlü göreve hazır hissediyordu. Kuolema artık çok iyi kılıç kullanıyor ve ata biniyordu ama içinde hala eksik bir parça vardı, durmaksızın kanıyordu Bellus’a duyduğu özlem her geçen gün, her geçen dakika büyüyordu. Onu görmek, ona sarılmak istiyordu. Bir ay neredeyse dolmuştu bile. Şimdi kendisine verilen görevi bir an önce bitirip Bellus’u görme özlemi ile yanıp tutuşuyordu. Bu şekilde Aurora kalesinde bir ay daha geçirdi ve ikinci ayının sonunda Kuolema’nın da içinde olduğu kırk üçüncü tabur batı istikametinde yola çıkacak İsis’e bir saldırı düzenleyecek ve kaybedilen küçük bir şehri geri alacaktı. Tabur zaman kaybetmeden toparlandı, kale kapıları açıldı ve asker yola çıkmadan önce hep bir ağızdan Anatoli için diye bağırdı.

    Yolda ilk günleri çok yorucuydu şafakta kaleden ayrıldıklarından beri yürüyorlardı ve neredeyse akşam olacaktı. Komutanın emri ile kamp kurmak için durdular, çadırlarını kurmaya başladılar bu çadırlar çok küçüktü ama çadır sayısı çok azdı bu sebeple bir çadırda üç kişi kalmak zorundaydı. Kuolema çadırını şehirde gördü askerlerin ikisiyle paylaşıyordu. Bu askerler diğer askerlerden daha farklı zırh ve silahlarla kuşanmışlardı. Zırhlarının rengi gümüştü ve üzerinde parlak beyaz yazılarla yazılmış ‘sacer bellator’ yazmaktadı. Askerler sırayla kendilerini tanıdılar isimleri Acutus ve Gladius idi. Kullandıkları silahlar göz alıcıydı ve ellerindeki silahlar normal bir askerinkinden farklı olarak bir kılıç değil, uzun ve çelikten yapılmış mızraklardı. Bellerinde ise aynı parlaklıkta bir kılıç daha yer almaktaydı. Zırhları daha kalındı. Gladius zırhını çıkarı uykuya daldı. Acutus kılıcını bilemeye başladı.
    Kuolema kendini daha fazla tutamadı ve sordu:
    ─Şehirde bize saldıranlarda neyin nesiydi?
    Acutus biraz düşündükten sonra konuşmaya başladı:
    ─Basit iblisler .
    ─Nasıl olabilir? Nasıl o kadar güçlüler? Nerden geliyorlar!?!
    ─Onlar İsis’in içlerinden geliyorlar. Bizimle savaşan iblisler sadece keşif ekibinde olan basit iblislerdi ama neredeyse basit bir iblis bile bir insandan on kat daha güçlüdür fakat yenilmez değildir. İblisler kendilerine ‘malum’ derler ve kanları da kalpleri kadar siyahtır.
    ─Neye benziyorlar? O kadar hızlı uçuyorlardı ki hiçbir şey görmedim.

    ─Meleklere benziyorlar tek farkları bizi öldürmeye ve melekleri yeryüzünden silmeye yemin etmeleri tabi birazcıkta fiziksel farkları da yok değil. Meleklerden daha iriler ve meleklerin kanatlarına oranla daha büyük tüysüz siyah yarasa kanadını andıran kanatları ve ateş kırmızısı yanan gözleri vardır.
    Yutkunarak sözüne devam eder:
    ─ Ama iblisler bile Diabolus’un ve askerlerinin yanında melek kalır.
    ─Diabolus o da kim?
    ─İblislerin lideri. Bütün kötülüklerin sorumlusu ve Angelus baş düşmanı.
    ─Angelus’da kim?
    ─Meleklerin en güçlüsü ve bilgesi.
    Kuolema sıkılarak ve utanarak konuşmaya başlar:
    ─ Ben hiç gerçek bir melek görmedim sadece anlatılanları duydum. Duyduğuma göre gök mavisi gözleri ipek kadar yumuşak ve beyaz tüyleri yarmış ve yüzleri en güzel kadınları bile kıskandıracak kadar güzelmiş bir meleğin yanına yaklaşırsan için huzur, güven ve mutluluklar dolarmış, bunların hepsi doğru mu?
    ─ Evet ama artık uyumam lazım sabah görüşürüz..

    Kuolema kendini yine derin düşüncelere dalmış bir şekilde bulur ve uyumaya karar verir:

    Uykusundan uyanıp gözlerini araladığında kendisini büyük bir şatonun içinde bulur. Hemen ayağa fırlar ve meraklı gözlerle etrafı inceler, burası çok şık döşenmiş bir yerdir ve duvarların tamamı beyaz mermerlerden yapılmıştır. Birden bir hareketlilik dikkatini çeker, tam karşısında 2 grup birbirlerine saldırmak istercesine bakmaktadır ve ortada iki kişi vardır.

    Kuolema’ nın merakı her şeyin önüne geçer ve gizlice hareketliliğe doğru yaklaşır yaklaştıkça hayretler içinde kalmaktadır. Sağ tarafta kalan grup tamamen meleklerden, sol taraftaki grup ise iblislerden oluşmaktadır. Orda ki bir kişi insan diğer kişi ise şeytana çok benzemektedir.
    İnsanın üzerinde çok güzel görünen gri bir zırh, gri ve çok uzun bir pelerin, bir mızrağı andıran sivri omuzluklar ve sadece göz delikleri olan bir miğfer vardır fakat hiçbir silahı yoktur ve neredeyse bir iblis kadar iridir. Diğer kişi ise melekler gibi tüylü kanatlara sahiptir fakat meleklerin aksine kanatları simsiyahtır ve vücudu bir iblisi andırırken yüzü meleğe benzemektedir, gözlerinin biri mavi diğeri kırmızıdır. Ve birden insanın önünde diz çöker ve iki kılıcı insana doğru uzatır.
    Kuolema merak içinde daha yaklaşır ama bütün çabalarına rağmen kimsenin yüzünü göremez bir anda kılıçlar dikkatini çeker. Kılıçlardan biri bir melek gibi parlamaktadır ve çok güzel görünüyordur, üzerine düşen küçük bir ışık huzmesi bile küçük bir güneş gibi odayı aydınlatmaktadır. Kuolema daha da dikkatli bakınca üzerinde bir yazı görür kılıcın üzerine altın harflerle ‘ liberalitas’ yazısı işlenmiştir. Diğer kılıç ise beyaz kılıcın aksine simsiyahtır sanki etrafına siyah bir sis dumanı yayıyordur ama insanın kanını donduracak kadar güzeldir ve sapından ucuna kadar belirgin bir eğiklik vardır bu kılıcın üzerinde ise beyaz harflerle ‘scuro’ yazmaktadır. Gri zırhlı savaşçı elini silahlara doğru uzatır ama almakta bir an duraksar ve arkasına döner. Kuolema büyük bir heyecan ve korku duyar. Gri zırhlı savaşçının suratını kapatan miğferinden sadece gözleri görünmektedir ama onunda bir gözü kırmızı bir gözü mavidir. Kuolema görüldüğünü zanneder ve kaçmaya kalkışır ve yere düşer, yere düşmesi ile uyanır aslında tüm gördükleri bir rüyadır.
    Kan ter içinde kalmıştır ve tekrar yatmak için hazırlandığı sırada kalk borusu çalmaya başlar. Acele ile kalkar ve zırhını kuşanır, silahını alır miğferini takar, hızlıca kendini çadırın dışına atıp, diğer askerler gibi sıraya girer
    (gri Zırhlı savaşçı) :D

    Tabur şafak ile yoluna devam eder birkaç komutan atlarının üzerinde hararetli bir şekilde tartışmaktadır. Uzunca bir yolun ardından, güneş tepeye yükselir neredeyse öğle olmuştur. Taburun karşısında iki ayrılan bir yol vardır, komutanın emriyle taburun büyük bir kısmı kuzey batıda ki yola doğru hareket eder geride kalan 300 asker ve 30 sacer bellator batıya doğru yollarına devam ederler ve komutan olarak sadece iki yüz başı vardır. Komutanın emriyle askerler yollarına koşar adımlarla devam eder, daha öğlen olmasına karşın her adımda hava daha da kararmaktadır. Yaklaşık iki yüz metre kadar sonra yanmış, yıkılmış birkaç ev ve ağaç görürler. Askerler korkmaya başlamış daha da hızlanmışlardır artık hava öğlen olmasına rağmen bir geceyi andırmaktadır. Komutan kamp kurulmasını ve on kişiden oluşan küçük bir nöbetçi grubu oluşturulmasını ister. Askerler diken üstündedirler adeta, havayı inanılmaz korku ve tedirginlik kaplamıştır çıt çıkmıyordur. Tüm askerler silahlarını hazır bekletmekte, etrafı kolaçan etmektedir.
    Tüm sessizliği yırtan bir çıtırtı ile herkes irkilir ve kılıcını çeker, ses çalılıklardan geliyordur çok geçmeden çalıkların içinde yaşlı bir köylü belirir. Askerler derin bir oh çeker. Köylü ise ayakta zor durmaktadır, parçalanan kıyafetleri tamamen kırmızıya bürünmüş, vücudunun her yeri yara ve kan içindedir, ağzında bir şeyler gevelemektedir. Kimse anlayamaz bunu üzerine yaşlı adam tüm gücünü toplayarak bağırır:
    ─ Malumlar burada!
    Yaşlı adam daha fazla dayanamaz ve oracıkta can verir.
    Kuolema korku içinde Acutus ve Gladius’u arar, kısa bir süre içinde bulur. Gladius mızrağı ile alıştırma yapmaktadır Acutus ise yine kılıcını bileyerek:
    ─Evet buralarda birkaç iblis olmalı! Bu kez küçük bir keşif grubu da değiller üstelik, havanın kararmasına bakacak olursak güçlü bir iblisle karşı karşıyayız.
    Kuolema içinde bir korku hisseder ve hızlı adımlarla çadırına yönelir ama sadece bir komutanın atını görebilir diğer komutan bir yere gitmiş olmalı diyerek çadıra girer zırhını çıkarır ve uyur.
    Sabah Kuolema anlam veremediği bir gürültü ile uyanır acele ile zırhını ve kılıcını kuşanır, aynı rüyayı tekrar görmüştür fakat bunu düşünebileceği bir zamanı yoktur. Dalgınlıkla miğferini ve kalkanı çadırda unutur.
    Komutan konuşmaya başlamış ve tüm askerlerde etrafında onu dinlemektedir.
    Diğer komutanın iblisleri çekmek için atıyla kuzeye gittiğini ve geride sadece insan birliklerinin kaldıklarını anlatır.
    Gerçektende gün ışıldamaktadır ve iblislerin olduğuna dair en ufak bir işaret yoktur.
    Komutanın emri ile askerler sıraya girerler en önde sacer bellatorlar arkalarında ise en deneyimli askerler vardır tüm acemiler ve kahramanımız arka saflarda yer almaktadırlar.

    Ele geçirmekle yükümlü oldukları şehirle aralarında çoğu yanmış bir ormandan geriye kalanlar vardır ve komutanın emriyle ilerleyiş başlamıştır. Askerler ormanın içinden geçmek zorunda kalmışlardır. Askerlerin her adımları yapraklarda kıpırdanmalara, etrafa

  • ahh ceylanım yaralı ceylanım daglarda gezen bahsız ceylanım

    Terkedeli cetlan bu bizim bağı
    Ne laleler açtı ne sümbül bitti
    Bozuk viran oldu gönülün bağı
    Ne güller açıldı ne bülbül öttü
    Yaralı ceylan kimler incitti, kimler incitti Continue reading “yaralı ceylan” »

  • Sabaha karşı bir düş kurdum…Yalnızlığımın eşiğinde, acabalarımın senfonisi çalıyordu.. Belkilerim vardı.. Birde , birde sensizliğim..
    Sabaha karşı bir düş kurdum…Sen bundan habersiz.. Benden habersiz uyurken..Düşlerimi gezdirdim..Uykusuzluk diyarının tenha caddelerinde.. Ve düşüncelerimin hiç bilinmedik, ıssız köşelerinde, sen oldum..
    Sabaha karşı bir düş kurdum….. Seni kurdum zamansız..Ve amansız.. Ve herşeyi yanıma alarak, adımlarının gölgesi oldum..Sen oldum.. Sensizlik oldum..
    Sabaha karşı bir düş kurdum…Düşümde güneşi, güneşte aydınlığı, aydınlıkta seni, sende ise kendimi buldum.. Neler yazmadımki adına…

    “Baş harflerini nerelerde kullanmadımki, hatta noktasızlaranokta koyup, adını bile kısalttım, kimse bilmesin diye..”

    Mana aradım.. çözümsüzlüğün ortasında …
    Sabaha karşı bir düş kurdum…Gecenin en sonuna gidiyor..Günün ilk ışıklarını karşılıyordum..Saat dördü vururken….
    Ben hala seni düşünüyordum..

    “Sen yoktun biliyorum..Benimkisi, çok uzaklarda, bilkinmedik bir şehrin, en kuytu en karanlık , şimdilerde özlem dolu bir evin değişmesini bekleyen patlamış ampulu gibi,
    Işıksız geceleri aydınlatma hevesi…”

    Özlem dolu bir insan ne yapıyorsa ben de onu yapıyordum.. Sensizliğe doğru yürüyor, dönüp bakmadan ardına.. Gidiyordum işte..
    Gidiyorum….

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat