• İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi.
    Doğum günleri bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.

    Hükümdarlardan biri günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı.

    İstediği; birer karış yüksekliğinde altından birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı.

    Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.

    Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi.

    Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.

    Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:

    “Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum.

    Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir.

    Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir.

    O heykeli bulunca bana haber ver.”

    Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı.

    Üç altın heykel gramına kadar eşitti.

    Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.

    Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

    Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu.

    Sonunda hükümdarı fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.

    İyi okumuş akıllı ve zeki olan bu genç hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı

    Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı.

    Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
    Teli birinci heykelciğin kulağından soktu tel heykelin ağzından çıktı.
    İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
    Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
    Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor oradan öteye gitmiyordu.

    Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

    “Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

    Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa o insan da makbul değildir.

    En değerli insan kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

    Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.”

    Tags:

  • Herhalde bir gösteriş, birine, aynı cinse, kadınsan erkeğe, erkeksen kadına karşı kendini beğendirme çabası, bir moda, bir gelgeç ruh hali değil… Sempati.. İlgi.. Bağlılık.. Yüceltme.. Taçlandırma… Sorumluluk duyma.. Yürekten algılama. Bakışlarla anlaşma. Ses tonuyla destek verme. Kesintisiz ilişki.. Kayıp olmaz, yitmez. Yoktan var olmaz bir duygu. Bunların hepsi biraraya gelip, zaman içinde gıdım gıdım birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor. Gazetelerde okuyoruz. TV’lerde seyrediyoruz. Sağda, solda konuşmalarda adı geçiyor: Güzel yemek yeme dostu.. Edebiyat dostu. Türk Sanat Müziği dostu. Çocukların dostu.. Halkın dostu.. Dostluklar nasıl oluşuyor Unuttuk.. Bu hızlı kent hayatı dostluk duygusunu, aklımızdan aldı.. Yüreğimizden çaldı. Nasrettin Hoca bir Cuma günü camide cemaate namaz kıldırmak üzere ezan okunsun diye bekliyormuş. Bir adam gelmiş. “Hocam” demiş! “Eşeğimi yitirdim…” Hoca da adama; “Şu namazı kıldıralım, senin eşeğin çaresine bakarız” demiş. Hoca namazı kıldırmış, vaazını vermiş ve cemaate dönmüş: “İçinizde hiçbir dostuyla bir bardak çay içip saatlerce konuşmamış, dostuyla sekiz saatlik yürüyüşe çıkıp hiç konuşmadığı halde sıkılmadan yürüyüşünü tamamlamamış ve komşunun kızına kem gözle baktı diye dost bildiği arkadaşını arkadaşlıktan silmiş biri var mı?” diye sormuş. Arka sıralarda saf tutmus, sümsük tipli biri parmağını kaldırıp,”Ben varım Hocam.” demiş. Hoca eşeğini yitiren adama dönmüş, “Al bu adamı git, bundan büyük eşek olur mu? Yitirdiğin eşeğin yerine kullanırsın” demiş. Dostun yoksa… Eşekten farkın ne? Olumsuz düşünür Sokrates’e öğrencileri sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş; “Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan atları olsun ister… Kimi insan köpekleri. Kimisi altını, kimisi de şanı, şerefi; bense bir dostum olsun isterim…” İnsan biriktiren yaratık… Şan, şöhret biriktiriyor… Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor. Gençse plak, kaset, cd biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor. Bazıları da Kuledibi’nde Çukurcuma’ya, Üsküdar’da Eskiciler Çarşısı’na, Unkapanı’nda Horhor’a gidip; antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tesbihler, tombaklar biriktiriyor. Alimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor. Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor? Evet, kabul ediyorum , insan birçok kişiyle beraber mükemmel dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok kişiye aşık olamayacağı gibi… Fakat cinnete düştük. Dost biriktirmeyi unuttuk. İyi halt ettik.

  • bn mihriban önceden bnim bir arkadaşım var sır dostum ama şimdi yok bir arkadaşım yüsünden yollarımız ayrıldı. aynı mahallede olmamıza rahmen hiç konuşmuyoruz sanki yabançı gibi ondan çok özürdiliyorum işşallah bu yazdıklarım ı okur bni affeder canım arkadaşım seni çok seviyorum mihriban

  •  Terentius, “Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden mahrum kalınca, hiçbir zevki tatmamaya karar verdim” demiş, yitirdiği bir dostunun ardından.

       Nasıl bir insandan bahseder Terentius?

       Karşısında zavallı gibi görünmekten korkmadığımız, bizi değiştirmeye değil zenginleştirmeye çalışan, yargılayan değil, kendimizi sorgulamamıza yardımcı olan biri midir yitirilen? Sabahın 3’ünde çaldığımız kapısını açtığında, tek kelime etmeden kollarına atılıp ağlayabileceğimiz bir insan mıdır? Terentius’un acısını bu şekilde dillendiren?

       Nedenlerini merak etse de, göz yaşlarımızın dinmesini bekleyecek kadar anlayışlı, titrek sesimiz ve telaşlı cümlelerimizi sükunetle dinleyecek kadar sabırlı, acımızın bir kısmını kendine yük edinecek kadar cömert ve yürekli insanlar mıdır dost diye seçtiklerimiz?

       Sadece sohbeti değil, sessizliği de sıkıcı olmayan; yalnızlığımızı unutmak için varlığı, eksikliğini hissetmemiz için yokluğu kafi gelen insanlara mı dostum deriz?

       Başımıza gelen güzel bir şeyin coşkusu yüreğimize sığmadığında, saate aldırmayıp telefona sarıldığımız ve karşımızdaki uykulu sese “Kulaklarına inanamayacaksın!” diye bağırdığımızda, “Sabahı bekleyemez miydin?” demeyen biri midir gerçek bir dost?

       Güzel bir film izlediğimizde, keşke O da olsaydı dediğimiz, okuduğumuz bir kitaptan bahsedebildigimiz ve en mahrem sırlarımızı anlattıktan sonra rahatça uykuya dalabildiğimiz bir sırdaş mıdır yoksa ?

       Konuşurken gözlerimizi kaçırmadığımız, kendimizi saklamadığımız ve yüzümüze en acı gerçekleri haykırırken bile darılmadığımız yalnızlığımız mıdır dost dediğimiz insanlar?

       Ne bileyim, aynı fikirde olmasak da uzlaşabildiğimiz, köprüleri atmadan da tartışabildiğimiz, her savaştan birlikte ve biraz daha güçlenmiş bağlarla çıktığımız insanlar mıdır dost payesi verdiklerimiz?

       Tanıdığımızı sanırken, daha keşfedilmeyi bekleyen nice el değmemiş duygular ve düşünceler taşıdığını gördüğümüz; sürekli bizi saşırtan kendimiz midir onlarda sevdiğimiz?

       Aristo haklı mıdır; “Dostluk bir ruhun iki ayrı bedende yaşamasıdır” derken ve Terentius, başka bir bedende toprağa verdiği ruhunun yaşını mı tutmaktadır?

       Paylaştığı her şeye ölüm de mi dahildir?

       Acaba, neyi kaybedeceğini, dostu ölmeden önce fark etmiş midir?

       Ya biz; her şeyi paylaşmanın, iddialı ve gerçek dışı geldiği günümüzde, sahip miyiz gerçek bir dosta?

       Ya da adımızın önüne dost sıfatı koyan insanlar var mıdır hayatımızda?

       Yoksa kendimizi sevmeyi başaramadığımızdan, şaşırıyor muyuz bizi sevdiğini söyleyen birinin varlığına, inanamıyor muyuz yanımızda kalmasına ve uzaklaştırıyor muyuz içten içe bizi sevmesini istediğimiz insanı kendimizden?

       Ve bir gün, bir el daha kayıp gittiğinde avuçlarımızdan, kendi mezarımızın başında ağlayacağımızı biliyor muyuz?

       İş işten geçmeden önce teşekkür edebiliyor muyuz sevdiğimize, hiç değilse bizi sevdiği için…

  • bazen oturduğum yerden insanları gözlemlerim.otobüste,iş yerimde,girdiğim ortamlarda.ve bazı şeyleri takip ederim.İnsanların hepsini çok severim fakat,aptal insanları değil.herşeye birden hiddetlenen,sinirlenen,doyumsuz,kişiliksiz,böbürlenen,ruhsuz,beyinleri ufak ,ama kendini dev aynasında gören,güzelleşmek uğruna estetik yaptırıp,maymuna benzeyen insanları sevmem.akıldır,ruhtur güzel olan.herşey gelip geçer,kalmaz baki.güzellik geçer gider zamanla,sönmüş bir balon gibi olur insan.hele birde içi boşsa, neye yarar.yüzlerine yansır yüreklerinin,ruhlarının çirkinlikleri,şeytana benzer gözleri,hemen tanırım onları.İnsan sevgi dolu olmalı bence,hayat vermeli karşıdaki insana,karşılıklı enerji alışverişi o kadar güzeldir ki.küçük beyinli insanlar,karşılarına büyük insanlar çıktığı zaman paniğe kapılıp yanlışlar yaparlar.tanımıyorlarsa bile, kıskançlıktan yoketmeye çalışırlar öncelikle.beyinleri başka şeylere çalışır çünkü.bencil,benmerkezcidirler.sevgi, saygı yoktur,kitaplarında.sevginin yüceliğinden anlamazlar.sevgi onların gözünde maddedir.hele sevgilisi,karısı ya da kocası başka birine değer verdiğinde,atmaca gibi saldırırlar.kazandıklarını zannederler,zorla birşey yaptırdıklarında.bilmezlar ki esas kaybedenin kendileri olduğunu.küçüldüklerini,anlamazlar.ufaktır beyinleri çünkü.acırım ben böyle insanlara,hemde çok acırım.

  • New York`un düşük kiraları yüzünden sanatçılarla dolu olan Greenwich Village`ında üç katlı bir binanın en üst katındaydı Sue ve Johnsy`nin stüdyoları. Amerikanın 2 ayrı ucundan gelen kızlar bir lokantada tanışmış ve ortak sanat zevkleri olduğunu anlayınca ortak bir ev tutmaya karar vermişlerdi. Bu olay Mayıs ayındaydı. Kasım ayında ise bölgeye doktorların zatürree adını verdiği soğuk bir yabancı gelip buz gibi parmaklarıyla orayı burayı yoklamaya başlamıştı. Bay Zatürree erkek adam diye nitelendirilen kişilerden değildi. California rüzgarlarıyla kanı sulanmış ufak tefek, ince yapılı bir kızcağız olan Johnsy`yi de yatağa sermişti. Zavallı kızcağız demir karyolasına yatmış, yandaki evin tuğla duvarlarını seyrederek kıpırdamadan yatıyordu . doktor geldiğinde. Doktor kır kaşlarını sağa sola oynatarak Sue`yu koridora çağırdı.

    – `Kurtulması için onda bir olasılık var,` dedi. `O da içinde yaşama isteği varsa. Doğrusunu istersen mezarcının tarafını tutan insanlar tıbbı komik duruma düşürüyor. Sizin arkadaşınız da kendini iyileşmeyeceğine inandırmış. Aklına takılan bir şey mi var acaba?`

    – `Napoli körfezinin resmini yapmak isterdi,` dedi Sue.

    – `Ben bir erkeği kastetmiştim.`

    – `Erkek mi? Yo hayır doktor, erkek falan yok.`

    – `O halde zayıf düştü demek. Bilimin bana verebileceği her şeyi yapacağım. Ama hastalarım cenazelerine gelecek arabaları saymaya başladı mı umudumu yüzde elli keserim. Eğer ona kış modası konusunda bir soru sordurtabilirseniz şansy yüzde yirmiye yükseltiriz.`

    Sue eve dönünce bir süre doya doya ağladıktan sonra resim tahtasını kolunun altına yerleştirdi ve ıslık çalarak Johnsy`nin odasına girdi. Johnsy yüzünü pencereye çevirmiş hiç kımıldamadan yatıyordu. Sue arkadaşının uyuduğunu sanarak ıslığı kesti. Sonra bir . dergide yayınlanacak hikaye için resim yapmaya başladı. Biraz sonra duyduğu bir mırıldanma ile yatağın başına koştu. Johnsy`nin gözleri pencereden dışarı bakıyor ve geriye doğru sayıyordu.

    – `On iki,` dedi, biraz sonra, `On bir,` sonra sıra ile `dokuz, sekiz, yedi.` Sue meraklanarak dışarı baktı. Ortada sayılacak ne vardı ki? Çıplak ve iç kapayıcı bir avlu ve beş metre ilerdeki evin dümdüz tuğla duvarı. Kökleri çürümüş yaşlı bir sarmaşık duvarın yarısına kadar anca tırmanabilmişti. Sonbaharın soğuk soluğu ile yaprakları dökülen bitki yıkılmak üzere olan duvara iskeletiyle tutunuyordu sanki.

    – `Ne var canım?`

    – `Altı,` diye fısıldadı Johnsy.

    – `Şimdi daha hızlı dökülüyorlar artık. Üç gün önce yüz taneydiler. Sayarken başım dönüyordu. Ama şimdi iş kolaylaştı. İşte bir tane daha gitti. Beş tane kaldı.`

    – `Beş tane kalan ne Johnsy?`

    `Yaprak. Sarmaşığın yaprakları. Sonuncu da düşünce ben öleceğim. Üç gündür biliyorum bunu. Doktor sana söylemedi mi?`

    `Hayatımda böyle saçma şey duymadım. Sarmaşık yapraklarıyla iyileşmenin ne ilgisi var? Aptallaşma lütfen. Sen eskiden o sarmaşığı ne çok severdin unuttun mu? Doktor bu sabah iyileşmen için tam onda bir olasılık olduğunu söyledi. New York`ta yürürken bile bu kadar şansımız yoktur. Şimdi sen çorbanı iç. Ben de resmimi bitireyim. Resmi satınca sana şarap, kendime ise pirzola alacağım.`

    Johnsy gözlerini pencereden ayırmadan,

    `Şarap almana gerek yok. İşte bak bir tane daha düştü. Hayır çorba da istemem. Dört tane kaldı şimdi. Karanlık basmadan sonuncusunun da düşüşünü görmek istiyorum. O zaman ölebilirim artık.`

    Sue hastanın üzerine eğildi.

    `Johnsy, ben . şu işimi bitirinceye kadar gözünü kapatıp, dışarı bakmayacağına söz verir misin? Yarın bu resimleri teslim etmek zorundayım. Işığa ihtiyacım olmasaydı perdeyi çoktan indirirdim.`

    `Öteki odada çizemez misin?` diye soğukça sordu Johnsy.

    `Senin yanında oturmak istiyorum. Ayrıca o yapraklara da bakmanı istemiyorum`

    Johnsy gözlerini kapatarak yıkılmış bir heykel gibi bembeyaz ve kıpırtısız yattı.

    `Bitirir bitirmez haber ver ama. Sonuncu yaprağın düştüğünü görmek istiyorum. Beklemekten bıktım artık. Düşünmekten de. Her şeyden kurtulup o zavallı yapraklar gibi döne döne boşluğa uçmak istiyorum.`

    `Uyumaya çalış. Ben yaşlı Behrman`ı modellik yapması için çağırmaya gidiyorum. Hemen gelirim. Ben dönene kadar sakın kıpırdama yerinden.`

    En alt katta oturan Behrman altmışını aşmış, kırk yıldır resim yapmasına rağmen başarının eteğine dahi ulaşamamıştı. Her zaman bir başyapıta bağlayacağını söylese de, henüz ortalarda böyle bir şey yoktu. Reklam ve afişlerle geçinmekteydi. Profesyonel model tutmaya paraları yetmeyen genç ressamlar için modellik yapardı. Sue adamı loş stüdyosunda buldu. Adama Johnsy`yi, gerçekten bir yaprak kadar zayıf ve güçsüz olan kızı dünyaya bağlayan bağların gittikçe inceldiğini anlatırken, yaşlı adam gözünden yaşlar boşanarak ;

    – `Hala böyle budalalar varmış bu dünyada,` diye söylenmeye başladı.

    Yukarı çıktıklarında Johnsy uyuyordu. Sue perdeyi indirip Behrman`a yan odaya geçmesini işaret etti.

    Oradan korku ile sarmaşığa baktılar. Karla karışık soğuğa bir de yağmur eklenmişti. Sue ertesi sabah bir saatlik bir uykudan uyanınca Johnsy`nin kapalı yeşil perdeye bakmakta olduğunu gördü.

    – `Aç görmek istiyorum.` dedi Johnsy.

    Sue bitkin bir halde arkadaşının emrine uydu. Hayret bütün gece yağan yağmura rağmen sarmaşığın üzerinde bir tek yaprak kalmıştı. Kenarları çürümüş, sararmış yaprak hala yeşil olan sapıyla yerden beş altı metre yüksekte bir dalın ucunda sallanıyordu :

    – `Sonuncu,` dedi Johnsy.

    – `Dün gece nasıl olsa düşer demiştim. Rüzgar çok şiddetli esiyordu. Ama bugün düşecek, ben de aynı anda öleceğim.`

    Sue kızın yanağını kendininkine yapıştırarak ;

    – `Kendini düşünmüyorsan beni düşün, ben sensiz ne yaparım?` dedi.

    Johnsy cevap vermedi. Dünyanın en kimsesiz şeyi esrarlı yolculuğa hazırlık yapan ruhtur. Kendisini dünyaya ve arkadaşlığa bağlayan bağlar birer birer gevşeyip koptukça kızın hayal gücü daha da kuvvetleniyordu. Gün sonu yaklaşmıştı. Alacakaranlıkta bile o tek sarmaşık yaprağının dalına sımsıkı yapışık olduğunu görüyorlardı. Geceyle birlikte Kuzey rüzgarı ve yağmur yeniden başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla Johnsy acımasızca perdenin açılmasını istedi yine. Sarmaşık yaprağı hala oradaydı. Johnsy uzun uzun baktı yaprağa. Sonra gaz ocağının üzerinde çorba kaynatan Sue`ya seslendi.

    – `Ben çok kötü bir kızım Sue. Benim ne kadar kötü olduğumu göstermek için bir güç o son yaprağı orada bıraktı. Ölümü istemek günahtır. Bana biraz çorba ile süt ve şarap getirebilirsin şimdi. Ama hayır, hayır…önce bir ayna getir, arkama da birkaç yastık yerleştir de senin yemek hazırlamanı seyredeyim.`

    Bir saat sonra….

    – `Sue bir gün gidip Napoli körfezinin resmini yapacağım,` dedi.

    Doktor öğleden sonraki muayenesini bitirip çıkarken Sue da bir bahane uydurup ardından yürüdü. Doktor Sue`nun titreyen elini sıktı.

    – `Yüzde elli olasılık var. İyi bakarsanız siz kazanırsınız. Şimdi aşağıda yeni bir hastayı görmeye gidiyorum. Behrman diye biri. . Ressam sanırım. O da zatürreeye tutulmuş. Zayıf ve yaşlı bir adam, hastalığı da çok şiddetli. Hiç umut yok ama biraz rahat etmesi için hastaneye kaldıracağız.`

    Doktor ertesi gün :

    – `Artık tehlike kalmadı, siz kazandınız` dedi.

    – `Şimdi beslenme ve dinlenme gerek…. Hepsi o kadar.`

    Sue öğleden sonra yatakta mavi yünden gereksiz bir şal ören Johnsy`nin yanına oturdu.

    – `Beyaz farem benim, sana bir şey söylemek istiyorum. Bay Behrman bugün zatürreeden öldü. Hastalığı yalnızca iki gün sürdü. Kapıcı ilk günün sabahı onu sancıdan kıvranırken bulmuş. Üstü başı ve ayakkabıları sırıl sıklammış. Öylesine korkunç bir fırtınada nereye çıkmış olabileceğine akıl erdirememişler. Sonra henüz yanan bir fener, yerinden çıkarılmış bir merdiven, birkaç fırça ve üzerinde yeşil ve sarı boyalar olan bir palet bulmuşlar. Pencereden bak şekerim, son sarmaşık yaprağını görüyor musun? Rüzgar estiği zaman neden sallanmadığını merak etmedin mi hiç? Bu Behrman`in bahsettiği şaheseri işte! Son yaprağın . düştüğü gece yapmış.

  • Baba ve oğul konuşuyorlarmış. Babası oğluna sormuş, `Senin kaç tane dostun var?`

    Oğlan cevap vermiş: `Ohooo yüzlerce…`

    Babası oğluna açıklamış.

    `Bak oğlum` demiş insanın bir sürü arkadaşı olabilir ama yüzlerce dostu olamaz. Dost dediğin diğer arkadaşlara benzemez. İnsanın hayatı boyunca ancak 1 ya da 2 tane dostu olabilir.

    Oğlan saçma demiş. Benim bir sürü dostum var ve hepsi beni sever ve her zaman bana yardıma koşacaklarına eminim.

    Öyle mi demiş babası? O zaman gel seninle bir test yapalım.

    Adam birkac tane tavuk kesmis ve başka birkaç ıvır zıvır`la birlikte bir çuvala doldurmuş. Çuval`dan kanlar akıyormuş. Şimdi git demiş bu çuvalı arkadaşlarına götür ve onlardan yardm iste. Çuvalı birlikte bir yerlere gömün.

    Çocuk çıkmış yola, bir arkadaşının kapısını çalmış, arkadaşı elindeki kanlı çuvalı görünce çocuğun yüzüne kapıyı kapatmış, başka arkadaşları bir daha onlarla konuşmamalarını görüşmemelerini rica etmişler, çünkü hepsi çuvalın içinde bir ceset olduğunu sanmış.

    Oğlan yüzü allak bullak babasına dönmüş olanları anlatmış. Babası demiş; `İşte senin arkadaşlarının dostluğu bu kadar. Şimdi al bu çuvalı
    benim dostuma götür.`

    Oğlan tekrar sırtlamış çuvalı düşmüş yola. Babasının dostu kapıyı açıp, oğlanı ter içinde, elinde kanlı bir çuvalla görür görmez etrafa şöyle bir bakmış ve hemen almış içeriye. Sen Ahmet`in oğlusun değil mi demiş? Evet demiş çocuk. Ver elindekini diyerek çuvalı almış. Arka bahçeye çıkarmış, arka bahçede bir çukur kazıp çuvalı gömmüş. Çocuğa su ikram etmiş. Bu arada yetmemiş, gömdüğü yer belli olmasın diye sarımsak ekmiş oraya.

    Çocuk ben artık gideyim demiş. Adam da babana söyle sarımsak tarlasına gözüm gibi bakıyorum demiş.

    Çocuk gitmiş babasına durumu anlatmış, gerçekten senin dostun varmış benim ise sadece sıradan arkadaşlarım demiş. Yooo bitmedi demiş babası, şimdi tekrar git dostumun kapısını çal ve açar açmaz yüzüne okkalı bir tokat yapıştır. Çocuk olur mu hiç öyle şey demiş. Olur olur, ancak o zaman anlayacaksın dostluğun ne demek olduğunu.

    Çocuk çaresiz utana sıkıla tekrar düşmüş yola. Kapıyı çalmış. Babasının dostu kapıya çıkar çıkmaz da babamın size iletmek istediği bir şey var demiş. Nedir o demeye kalmadan çocuk okkalı . bir tokat yapıştırmış babasının dostunun suratına. Üzülmüş bir yandan da nasıl vurdum diye.

    Babasının dostu demiş ki, benim de babana iletmek istediğim bir şey var… Söyle o babana `biz bir tokata satmayız koskoca sarımsak tarlasını` demiş!

    İşte böyle. Çocuk o zaman anlamış dostluğun değerini ve babasının yüzlerce arkadaşın olacağına bir dostun olsun yeter derken ne demek istediğini…

    Sen Gülerken yanındakiler de güler,
    Ama ağlarken yalnız ağlarsın,
    Onun için öyle bir ağaca yaslan ki,
    Asla yıkılmasın.
    Öyle bir dost edin ki,
    Asla bırakmasın.

  • Bir yaz günü, plajda oturuyor, kumlarla oynayan iki çocuğu seyrediyordum. Her ikisi de, deniz kıyısında, kapılarıyla, kuleleriyle, tünelleriyle kocaman bir kale yapmak için beraberce harıl harıl çalışıyorlardı. Kale neredeyse tamamlanmışken , büyük bir dalga gelip kaleyi bozdu. Her şey, bir anda ıslak bir kum yığınına dönüşmüştü.

    Bütün uğraşlarının . bir anda gözlerinin önünde yok olduğunu gören çocukların göz yaşlarına boğulmalarını . bekliyordum. Ama çocuklar beni şaşırttı. Ağlamak yerine, ikisi de kalkıp el ele tutuştular ve gülerek kıyıdan biraz daha uzaklaşıp yeni bir kale yapmaya giriştiler.

    Çocukların , o anda bana önemli bir ders öğrettiklerini fark ettim. Yaşamımızdaki her şey, yaratmak için üstünde çok zaman ve enerji sarf ettiğimiz her karmaşık yapı , aslında kumdan yapılmışlardır. Sadece başka insanlarla kurduğumuz ilişkiler ayakta sağlam kalabilir. Er ya da geç, bir dalga gelip, kurmak için yoğun çaba sarf ettiğimiz çalışmaları anında yıkabilir. `Böyle . bir durum karşısında, sadece yanında tutacak bir . eli olan insan gülümseyebilir….`

  • Benim dünya tatlısı bir çocukluk arkadaşım var adı şeyda o kendisini çok ama çok iyi bilir bunuda okuyacağını biliyorum onu çok seviyorum iyi günlerimde kötü günlerimde yanımda olan tek dostum canım kankam biricik aşkım dost anlamında :) çocukluğumuzda hiç geçinemesekte hep birbirimizi sevdiğimiz kesindi arada kavgada ederdik saç baş olmasada oyun oynamayı aşırı derecede çok severdik öle böle değil yani , çocukluğumuz oyunla geçti ilk okulda beni kıskanırdı bir arkadaşımdan iki sevgili gibiydik sanki :) çok kavga ederdik bu yüzden 5 .sınıftan sonra ayrı okullara gideriz sandık ama başka okula gitsek bile yine aynı sınıflarda olmayı başardık :) onsuz adım bile atamıyordum o varsa kendimi çok güçlü hissediyordum çok neşeliydik orta okuldayken beraber heryere gitmeye başladık bir sürü komik anılarımız oldu :) çok özlüyorum çocukluğumu keşke hep çocuk kalabilseydik liseye başlamak bana nasip olmadı ama biricik kankama nasip oldu bu sefer tam ayrılmasakta ayrı kalmak zorunda kaldık sık sık görüşemesekte olsun . biz çok iyi iki dostuz onu çok seviyorum hayatta ondan başka kimseye dostum diyemem şeyda benim tek dostum ilk aşkım :):) inşallah büyüdükçe birbirimizden ayrı kalmak zorunda kalmayız …

  • Murat ve Ali zamaninda çok iyi birer dostturlar. Murat çok kurnaz zeki atilgan Ali ise tam tersine içine kapanik ve saftir. Muratin isleri çok iyi giderken bir anda hersey alt üst olur borca girer. Bu durumda da ilk olarak aklina Ali gelir çok iyi dostturlar para onlarin arasinda sorun bile olamaz diyerek Ali nin yanina gider ve arkadasindan borç ister tabili Ali de ayni sekilde aralarinda bunun lafi olmayacagini düsünerek parayi çikartir ve verir. Ali bu aralar nisanlidir ve evlenmek içinde bir takim hazirliklar yapmaya başlar fakat bu sıralarda hiç ummadigi bir olayla karsilasir. Murat gelmis ve nisanlisina asik olup onunla kendisinin evlenmek istedigini söylemistir Ali bu durum karsisinda çok sasirir ama dostluk bu onu kıramaz ve nisanlisini Murat a verir. Aradan uzun bir zaman geçer bu sefer Ali nin isleri bozulur ve kısa süre içerisinde işten atilir bir süre bos gezdikten sonra aklina Murat gelir dostunun çok iyi bir . isi vardir ve kendisini yanina alir düsüncesiyle dostunun yanina gider fakat hiç ummadigi bir olayla karsilasir Murat onu işe almak istemez ve daha fazla konusmadan ortadan ayrilir. Ali bu duruma anlam veremeden tekrar is aramaya devam eder ama aklindan dostunun yaptigi bu davranisi silemez. Günler geçer Ali nin cebinde çok . az miktarda para kalir ve yolda yürürken yasli bir amcaya rastlar amca ilaç almasi gerektigini ama parasi olmadigini söyler Ali buna dayanamaz ve cebindeki son parayi çikarir amcaya verir. Birkaç gün sonra ise amcanin öldügünü ve mirasini ona biraktigini ögrenir. Iyi ama ilaç almak için parasi olmayan adamin nasil mirasi olur ? Ali kisa zamanda amcanin biraktigi parayi alarak dostunun evinin yakinlarinda bir ev alir. Kisa bir süre sonra kapisi çalar bu sefer yasli bir teyzedir kapidaki. Kalacak yeri olmadigini bütün ev islerini yapabilecegini söyler Ali teyzeyi yanina alir. Aradan aylar geçer ve birgün teyze tanidigi çok iyi bir aile kizi oldugunu kendisininde evlenmesi gerektigini söyler ve Ali yi kizla tanistirir. Ikisi çok mutlu olur ve evlenmeye karar verirler . Dügün günü gelir davetliler arasinda en iyi dostu Murat ta vardir ve an gelir Mikrofonu eline alarak :
    -“Zamanin birinde çok iyi bir dostum vardi ona ne borç nede . kiz arkadasimi vermekten çekinmedim ki önemli seyler degillerdi fakat o bana bir is vermedi genede hersey için sagolsun iyiki varsin dostum “ der. ve ardindan Murat mikrofonu eline alir.
    -“seni işe nasil alabilirdim sen dostumdun emrim altinda çalisamazdin ve tabi bendende para almayi kabul edemezdin bu yüzden sana yasli babami yolladim ölmek üzereydi mirasini sana biraktirdim yoksa kabul etmezdin. O yasli kadin benim annemdi yalniz yasiyordun yemegini temizligini yapamazdin. Dedi ve devam etti nisanlin kötü yola düsmüstü ama okadar saftinki bunu bile fark edemedin ve su anda evlendigin kiz benim kiz kardesim size mutluluklar!“ der ve ordan uzaklasir gider … .

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat