•  

    Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde deve tellal pire berberken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, birbirine bir elmanın iki yarısı kadar benzeyen iki kardeş varmış. İkizlermiş; boyları bosları, kaşları gözleri aynıymış ama huyları birbirinden çok farklıymış. İkiz Bir bağırarak konuşur, İkiz İki’nin sesi yumuşacıkmış. İkiz Bir vurup kırmayı severmiş, İkiz İki sevmeyi okşamayı. İkiz Bir gönül almayı bilmez, İkiz İki tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarırmış.

    Bir gün bayıra çıkmışlar oynamaya. Hoplamışlar, sıçramışlar, uçan kuşların ardından koşmuşlar, rengarenk çiçeklerin arasında coşmuşlar, sonunda yorulup yaşlı bir çınar ağacının koyu gölgesine uzanmışlar. İkisinin de, yüzlerine vuran tatlı bir rüzgarla içleri geçmiş, hafifçe kestirmeye başlamışlar ki, çıngır çıngır bir ses gelmiş uzaklardan, tatlı rüzgarla kulaklara taşınan. Önce İkiz İki duymuş bu sesi, hafifçe doğrultmuş ensesini, iki dirseği üzerinde taşırken kendisini, bakmış bir at arabası geliyor. İki yağız at, yanından yöresinden renkli renkli bir şeylerin sarktığı tahta arabayı çekiyor,çıngır çıngır sesler gelmeye devam ediyor, ama arabayı kimsecikler kullanmıyormuş.

    İkiz İki’nin ilgisini çekmiş bu durum. Ayağa kalkmış hevesle, elini siper ederek gözlerine, izlemeye başlamış. Araba, byırı hiç zorluk çekmeden çıkıyormuş. İkiz İki daha fazla dayanamamış, arabaya yaklaşmış. Bakmış, sahipsiz arabadan sarkan renkli şeyler, rengarenk çeşit çeşit terlikler. Çok hoşuna gitmiş ama sadece seyretmiş, arabaya binmemiş, terlikleri ellememiş. Sadece atlara bakmış, başlarını okşamış, cebinde kalmış son iki şekeri onların ağzına atmış. Tam dönüp kardeşinin yanına gidecekmiş ki, bir ses:

    “-İstediğin terliği alabilirsin” demiş. Çocuk neye uğradığını şaşırmış, korkulu gözlerle bakmış etrafına.”Korkma” demiş ses bu kez “çık arabaya , bak bütün terliklere, seç istediğini.”

    İkiz İki, dinlemiş sesin dediğini, teker teker bakmaya başlamış terliklere. terliklerden birini almış eline, küçük renkli kelebekler uçuşuyormuş üzerinde. Uçuyor uçuyor konuyor, terliği hiç terketmiyorlarmış. Bir diğerini almış geçirmiş ayağına, bir ileri bir geri yürümüş. Yürüdükçe anlatılmaz güzellikte melodiler gelmiş terlikten. O da çok hoşuna gitmiş ama onu da yerine koymuş. Sonra bir başka terlik beğenmiş. Bu, sıradan görünüşlü rahat bir terliğe benziyormuş. Onu ayağına geçirmesiyle birlikte, ayağı yerden kesilmiş İkiz İki’nin ve uçmaya başlamış gökyüzünde. Ayakta bir iki sendelemiş önce, sonra keyfine varmış uçmanın. Tıpkı karda kızakla kayar gibi çömelmiş ayaklarının üstüne, daha bir hızlanmış, rüzgarla uçuşmuş saçları. Yaşadığı yerleri seyretmeye başlamış terliklerin üstünden. Bir hızlı bir yavaş, bir yüksek bir alçak derken zamanın nasıl geçtiğini anlamamış. Sonra bakmış geç kalıyor, güneş giderek eğiliyor, kardeşinin olduğu bayıra çevirmiş terliğinin burnunu, sonra bağırmış boşluğa; “-Yelkenler fora”.

    Kısa sürede İkiz Bir’in yanına gelmiş, rüzgar gibi burnunun üstünden geçmiş. Bu rüzgarla bir an nefes alamayan İkiz bir, telaşla gözlerini açmış, derin derin bir iki nefes almış, sonra kardeşi gökyüzünde öyle uçarken gözüne çarpmış. Öyle şaşırmış ki, seslenmiş yerden: “-Ne yapıyorsun, bunu nasıl beceriyorsun?”

    İkiz İki; “-Sen de bir terlik giy.” demiş ve at arabasını işaret etmiş. İkiz Bir koşarak gitmiş arabanın yanına, bakmış araba sahipsiz, etrafa şöyle bir gözgezdirmiş, sonra atın kuyruğunu çekmiş, huylanıp da sinirlenince at, keyifli bir kahkaha atıvermiş. Neyse ki daha fazla ilgilenmemiş atla, kendini atıvermiş arabanın arkasına. Onun bu ölçüsüz hareketleri, sallamış arabayı bir ileri bir geri. Bakmış tahta arabanın sallanması çok zevkli, tıpkı tahtadan bir beşik gibi, daha hızlı sallamış arabayı, yine huylandırmış tahta arabanın atlarını. sonra sallanmaktan bıkmış. Sıra sıra sallanan terliklere gelişigüzel vurmuş, terliklerin düzeninin bozulmasından hoşnut olmuş. Derken eline geçen bütün terlikleri birer ikişer ayağına geçirmeye başlamış. Kimi olmuş, kimi olmamış ama hiç biri onu uçurmamış. Bakmış bu terlikler sıradan şeyler, giyip çıkarıp oraya buraya atmaya başlamış.

    Bu sırada İkiz İki, İkiz Bir’i merak edip uçan terliğinin üstünde ikizinin yanına gelmiş. “-Hadi acele et, ne duruyorsun” diye seslenmiş. İkiz Bir daha da sinirlenmiş.Arabanın içini darmaduman etmiş.Bir yandan da; “-Olmuyor, hiç biri beni uçurmuyor.” diye bağırıyormuş.

    Böyle bir süre kendi kendine bağırmış çağırmış İkiz Bir, sonra birden bir ses duymuş: “-Sen böyle davranmaya devam ettikçe, çevrendeki hiç kimseye hiç bir şeye özen göstermedikçe…” demiş ses ve şöyle bir sallanmış araba, bütün terlikler bir el gibi bir olup tutuvermişler ensesinden İkiz Bir’i, atıvermişler arabadan İkiz İki’nin ikizi için üzülen bakışlarına aldırmadan, bayır aşağı yuvarlanıvermiş oğlan, neye uğradığını anlamadan.

    Gökten üç elma düştü biri bana, biri sana, biri de uçan terlikleri olan at arabalarına…

    Tags: ,

  • Bir zamanlar bir Kral ile Kraliçe bir kız çocukları olunca bu mutlu günün şerefine bir ziyafet vermişler. Ziyafetten sonra Kral çevresindeki insanlara baba olmanın kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatmış, zira yıllar yılı karısıyla birlikte hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonra bebeğin altını değiştirmeyi yeni öğrendiği sıralarda başına gelenleri anlatırken konukların hepsini güldürmüş. Derken konukların bebek Prenses’e hediyelerini verme zamanı gelmiş.
    Herkes hediyelerini verdikten sonra sıra on iki periye gelmiş. “Benim Prenses’e hediyem Mutluluk,” demiş birinci peri. Konuklar sevinçle alkışlamışlar, Kral’ın ağzı kulaklarına varmış.
    “Benim hediyem Güzellik,” demiş ikinci peki. “Benim hediyem Akıl,” demiş üçüncüsü. Böylece on bir peri hediyelerini tek tek vermişler.
    On ikinci peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, bir gökgürültüsüyle sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye yaşlı bir kadın girmiş ayaklarını sürüye sürüye. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış.
    “On üçüncü peri!” diye bağırmışlar hep bir ağızdan.
    “Bana davetiye yok mu Kral?” demiş on üçüncü peri korkun sesiyle kapı ağzından.
    “Sana davetiye yollamayı unutmuş olmalılar,” demiş Kral kem küm ederek. “Hizmetkârlar! Sofrada hemen bir yer daha açın! Çabuk!” Aslında Kral onu bile bile davet etmemiş, çünkü sarayda periler için sadece on iki altın tabak varmış. O da düşünmüş taşınmış, çareyi birini davet etmemekte bulmuş.
    On üçüncü peri minik Prenses’in kundağının yanına gitmiş. Bebek agu deyip minik elini ona doğru uzatmış. Derken peri birden, “Benim de prensese hediyem, on beşinci yaş gününde parmağına iğ batar batmaz ölmesi,” demiş iğrenç bir kahkaha atarak.
    Yine bir gökgürültüsüyle, kötü peri kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye. Sonra Kraliçe ağlamaya başlamış.
    On ikinci peri öne atılmış. “Ben hediyemi vermedim daha,” demiş yumuşak bir sesle. “Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, Prenses’in parmağına iğ battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman.”
    Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral’la Kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğ varsa, daha Prenses bebekken yok edilmiş. Prenses uzun yıllar güvendeymiş.
    Fakat tam da on beşinci yaşına bastığı gün Prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiveni çıkınca üzerinde altın bir anahtar bulunan bir kapıya varmış. Kapıyı açınca, içerdeki küçük odada tekerlekli bir şeyi çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. “Ne yapıyorsunuz öyle?” diye sormuş prenses. Yaşlı kadın gülümsemiş. “İplik eğiriyorum!” demiş. “Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene, hadi.” İği Prenses’e doğru uzatmış.
    O anda olanlar olmuş. İğin sivri ucu Prenses’in parmağına batmış, Prenses hemen yere yığılıp kalmış. Dışarıda, avluda tavuklar gıdaklamayı kesmiş. Prenses’in köpeği, aşçının kedisini kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral’ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar yanmaz olmuş. Tüm saray uykuya dalmış.
    Yıllar yavaş yavaş akıp geçmiş. Saray unutulmuş. Ama olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir Prens o civardan geçiyormuş. Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları gülerek bu büyülenmiş sarayla içindeki uyuyan güzel hakkında duydukları bir hikâyeyi aktarmışlar ona. ‘Ya doğruysa,’ diye düşünmüş prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş.
    Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış ve hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını ve yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan Prens gördüklerine inanamamış. Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvalar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına.
    Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. İçeri girmiş, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens, merdivenlerin bittiği yerde, tepede altına benzer bir şeyin parladığını görür gibi olmuş. Merdivenleri çıkmış ve kendini Prenses’in önünde bulmuş. “Uyuyan Güzel,” demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip dudaklarından öpmüş.
    Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağında ocak tekrar yanmaya başlamış. Çalışma odasında Kral leinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış.
    Kulenin en üst katındaki odada Prenses karşısında Prensi görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. “Benimle evlenir misin?” diye sormuş Prens fısıltıyla. “Evet!” demiş Prenses ve Prensi öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler ve ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.

    Tags: ,

  • Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız, elbebek gülbebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş. Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Anası babası ona bir gelberi yaptırmış. Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş. Kızının evlilik çağı gelmiş. Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş. Avcı ava gitmiş, bir ördek vurmuş. Eve gelmiş, ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış, karısına ateşe ördeği koydum, yanmasın bak demiş. Tembel Kız, olur demiş, demiş ama yerinden bile kalkmamış. Aradan uzunca bir zaman geçmiş. Dilenci eve gelmiş. Tembel Kıza, hanımcığım Allah rızası için bir dilim ekmek demiş. Tembel Kız da yan tarafta mutfak, geç al cevabını vermiş. Dilenci mutfağa girmiş. Bakmış ocakta ördek kaynıyor, almış ördeği, torbasına koymuş, tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları… Gelmiş, Tembel Kız’ın yanına. Bak hanımcığım demiş, ekmeği aldım Allah razı olsun. Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim. Türküyü şöyle söylemiş; Senin gaga benim torba içinde, Benim çarık senin çorba içinde, Sen yat kaba yatak yorgan içinde, Ben yiyecem gagayı orman içinde. Dilenci türküyü böyle söylemiş, çekip gitmiş. Aradan bir zaman geçmiş, kızın avcı kocası gelmiş. Karısına ördek pişti mi? Demiş. Karısı olan biteni anlatmış, bak bana bir de türkü söyledi, sana deyiverem demiş, türküyü söylemiş. O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra Tembel Kız, tembelliği bırakmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

  • Kasvetli bir kasabanın köhne bir barında karşılaştım onunla. Hayatımın gecesi diyebileceğim kadar güzeldi. Üzerindeki siyah elbise beyaz tenine karışmak istercesine yapışmıştı kıvrımlarına ve dudakları… Dudakları kara bir gül gibiydi ay gibi ışıldayan gözleri altında. Yanıma geldi… Adı Kara Gül’dü. Gözleri ve dudakları gibi karaydı da saçları. Dolgun kalçalarına dek dalgalanan kara bir deniz gibi hırçın ve parlak… Kara Gül… Adımı söylemedim kalkarken yerimden ve fısıldadım kulağına “ Benimle gelir misin, karagüllerin yetiştiği toprakları göstersem ?” diye. Gözlerini kapadı… Sessizce süzüldük geceye yan yana kayan iki yıldız gibi. Oysa gökyüzü sırılsıklamdı. Şemsiyemi açtığımda sokuldu yanıma. Kokusu okuduğum en güzel şiirdi… Hiç konuşmadık giderken ıslak sokaklarda, kasabanın dışındaki mezarlığa. Yalnızca bir sigara yaktı kadın gibi… Yavaşça gökyüzüne saldığı dumanla bir şeyler anlatmak istiyordu beklide. Gece yarısıydı mezarlığa vardığımızda. Yağmurun gölgesi gibi düşmüştü sisler geceye ve mezar taşlarına. Hiç korkmadı. Adımları sakindi nefesi gibi. Sisin içinde ilerledik sessizce, bulutları yaran bir kuş gibiydik beklide. Sarmaşıklar dolansa da ayaklarımıza, mezar taşları ve ölü ağaçlara dolandığı gibi rahatça çıktık sislerin içinden mezarlığın çevrelediği göle. Bulutlardan sıyrılmış dolunayın şavkı oynaşıyordu gözlerinde, Kara Gül’e baktığımda. Elini tuttum ve gölün ortasındaki bahçeyle kıyıyı bağlayan köprüye çıktık. Yüzündeki güzellik gecenin kasvetine gölge düşürüyordu, güllerle kaplı bahçeye girdiğimizde. Güllerin her biri karaydı, gözleri, dudakları ve saçları gibi. Işıldayan bir karanlıklar demetiydi bu bahçe. Hiç birine dokunmadı… Onu kollarımın arasına aldım ve uzunca baktım gözlerine. Bu bahçedeki güllerin hiç biri yarışamazdı gözlerindeki karanlık ile. Dudaklarımı yakınlaştırırken dudaklarına, “Bahçıvan” dedim benim adım ve kalbiyle buluşmuştu hançerim, dudaklarıyla buluşurken dudaklarım… Gözlerini açtı… Yüzündeki güzellik hala gölgeliyordu gecenin kasvetini, son nefesi karışırken nefesime. Kara bir gül bıraktım dudakları arasına, dönüp arkamı karışmadan geceye ve fısıldadım kulağına, “Çünkü, karagüller ekmektir kaderim toprağa…”

  • Bir tilki av için dolaşırken bir keklik görür ve karşısına geçip durur. Kekliği hayranlıkla seyre dalar. Tilkinin bu halini gören keklik:

    – Hey can dostu , ne gördün de böyle hayran bakarsın? Der. Tilki:

    – Ey güzeller şahı, şu senin şehla gözlerine yandım ve yaman bakışlarına kandım. , Çok güzelsin. Allah güzelliğini bağışlasın. Acaba gözlerini yumunca da böyle açık olduğu gibi güzel ve tatlı mısın? Lütfedip bir defa da öyle görünerek bir an da öyle seyrettirseniz. Keklik:

    – N’olacak! Deyip gafletle gözlerini yumar. Tilkinin, gözlerini seyredeceğini umar. Tilkinin maksadı onu avlamaktı, hemen şahin gibi sıçrayıp kekliği kavrar.

    Keklik neye uğradığını anlar. Sabredip bir kurtuluş yolu düşünmeye başlar. Tilkiye:

    – Ey bilgili avcı ve sihirli oyuncu! Sana yüzlerce aferin ve binlerce övgü. Bravo! Haberin olsun ki, ben şahlar lokması ve padişahlar yemeğiyim. Fakat Hak Teala beni sana kısmet etti. Evvela bu bu nimete şükret. Sonra iştahla ve huzurla ye, der. Tilki:

    – Evet, doğru olanı budur, deyip şükretmek için ağzını açar. Keklik hemen tilkinin ağzından kurtulup uçar. Tilkinin keyfi kaçıp:

    – Lanet olsun , nimeti yemeden şükredene! der. Keklik de:

    – Lanet olsun, uykusu gelmeden yumana! diye karşılık verir.
    310 kez okundu.

  • Vaktiyle padişahlardan biri şehri dolaşmaya çıkmıştı. Tanınmamak için kıyafetini değiştirmiş, yanına da bir kölesini almıştı. Halkın kendi yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek istemisti.

    Mevsim kıştı. Soğuk her yeri kasıp kovuruyordu.

    Yolu bir mescide düştü.

    İki yoksul bir köşede titreyerek oturuyordu. Gidecek başka yerleri yoktu.

    Onların ne konuştuklarını merak eden padişah yanlarına sokuldu.

    Fakirlerden şakacı olanı soğuktan şikayet ediyordu:

    – Yarın cennete gittiğimizde bizim padişahı oraya sokmayacağım! Cennetin duvarına yaklaştığını görürsem, pabucumu çıkarıp kafasına vuracağım.

    Öteki merakla sordu:

    – Onu niçin cennete sokmayacakmışsın?

    – Tabii sokmam. Biz burada soğuktan donarken o sarayında keyif sürsün. Bizim halimizden haberdar olmasın. Sonra da kalkıp cennette bana komşu olsun. Ben öyle komşuyu istemem arkadaş, dedi.

    Gülüstüler.

    Padisah kölesine:

    – Bu mescidi ve adamları unutma! dedi.

    Saraya dönünce mescide adamlarını yolladı. İki fakiri alıp saraya getirdiler.

    Zavallılar başımıza neler gelecek diye korkuyla bekleşirken onları dayalı, döşeli bir odaya yerleştirdiler.

    – Burada yeyip, içip yatacak, padişahımıza dua edeceksiniz. Cennette size komşu olmasına karşı çıkmıyacaksınız, dediler.

    Padişah ne iyi kalpli imiş, değil mi? Peygamberimiz yoksula yardım edenleri şöyle övmüştür:

    “Bir mü’mini dünya dertlerinden kurtaranı, Allah, ahiret dertlerinden kurtarır.”

  • Büyülü Kent

    Dedelerimizden dinlediğimize göre, 1700 yılında San Bartolo kenti büyülenmiş. Görünmez olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, batmış gitmiş toprağın derinliklerine. Bu felaketin nedenleri pek de iyi bilinmiyor. Kimileri bunun, kilise inşa edildiğinde çanı olmadığı için, köylülerin San Lucas Tecopilco adlı yakın bir köyün kilise çanını yürütmeleri yüzünden olduğuna inanıyor.

    Söylentiye göre, çan kulesine gece saat on birde varmışlar. Herkes uykudaymış. Çanı ses çıkarmadan dikkatle indirmişler. Saat on ikiye yaklaşırken, ellerinde çanla gidiyorlarmış San Bartolo’ya. O anda tüm kent yok oluvermiş birdenbire. Büyülenmiş olduğundan batıp gittiği söylenir.

    Geriye tek kalan ise kentin koruyucusu olan aziz heykeli imiş. Bir çam kütüğünün üstünde durup dururmuş öylesine. Derler ki Cuamanzingo çiftlik arazisinde çalışan işçiler, bu aziz heykelini bulup hemen efendilerine haber vermiş. Efendileri de azizciği alıp, daha yakışır diye, çiftliğin şapelinin1 boş altlarına2 yerleştirmiş. Ertesi gün gittiklerinde bir de bakmışlar ki, yerinde yok. Araya araya onu ilk buldukları yerdeki çam kütüğüne ulaşmışlar, heykeli eski yerinde bulmuşlar. Yine taşımışlar, yine eski yerine dönmüş. Hep yürüye yürüye gittiği söylenir, çünkü ayağındaki sandaletlerin çamurla dolmakta, tabanlarının delinmekte olduğunu görmüşler. Kesin olan o ki, sonunda yorulmuş azizcik ub gidip gelmelerden. Bugün o çiftlikte artık oturan yoksa da heykel boş atların üstündeki yerinde durup durur.

    Gene söylentilere göre, bu büyülenmiş kentin bayramı olan 24 Ağustos günü, gece saat on ikiye doğru çanların çaldığı, horozların öttüğü, fişeklerin patladığı duyulur. Büyükannemle büyükbabamın beni çam kütüğünün önüne çan sesleri dinlemeye götürdüğünü çok iyi anımsıyorum. Oraya varınca diz çökerdik. Büyükannemle büyükbabam haç çıkarıp dua ederdi. Ben en küçük bir ses bile işitmedim hiç, ama onlar çan seslerinin duyulduğunu söylerdi. Kimbilir!

    O cıvadra hep denir ki, kentin büyüsünü çözmek için San Bartolo insan biçiminde dünyaya gelecek. Bu doğan çocuğun yitik kenti görme yeteneği olacak. Sonra o kentin kilisesine gidip orada bir yanda kırık bir Mesih heykeli, bir yanda da bol altın görecek. Eğer Mesihi yerden kaldırırsa kent büyüden kurtulacak, yok eğer altınları almayı yeğlerse kent sonsuza dek gömülü olduğu yerde kalacak, tıpkı şimdiki gibi büyülü ve görünmez olacak.

  • Aslan, kurt ve tilki, üçü birlikte avlanmak için ormana gitmişlerdi. Aslında aslan’ın dengi olmayan tilki ve kurtla arkadaşlık etmesi doğru değildi. Fakat “cemaatle birlikte olmak rahmettir” sözüyle hareket etmek istiyordu.

    Üç kişi olunca bir başkan gerekiyordu. O da elbette kendisiydi. Üçü beraber bir yaban sığırı, bir keçi ve iri bir tavşan avladılar. Avları güzel gitmişti. Avlarını sürükleye sürükleye bir mağaraya getirmişlerdi. Çok da acıkmışlardı.

    Sofraya oturdular.

    Avlarını taksim etmeyi başkan olan aslanın yapması gerekirdi. Fakat aslan sınamak için kurda dönerek:

    – “Söyle bakalım, benim tecrübeli dostum. Şu hayvanları aramızda taksim ette, senin cevherin niyetin ortaya çıksın.” dedi.

    Kurt hemen atıldı:

    – “Memnuniyetle sultanım. Yaban sığırı senin payındır. O büyüktür, sen de büyük ve gövdelisin. O sana layıktır. Keçi benim hissemdir. Tilkiye de şu semiz tavşan düşmektedir.” dedi.

    Aslan, onun bu haddini bilmezliğine, kendini ilk fırsatta öne çıkaran tavrına çok kızdı. Kendi gibi emsalsiz bir aslan karşısında benlik davası gütmesine son derece hiddetlendi.

    Aslan:

    – “Sen kim oluyorsun budala! Unutma ki, ormanlar kralı aslanım. Ben varken sana pay ayırmak düşer mi? Bunu hak ettin” diyerek kurda yaklaşıp öyle bir pençe vurdu ki, kurt kan-revan içinde yere yıkıldı.

    Aslan bir yerde iki başkan olmaz, düşüncesiyle kurdun kafasını kopardı.

    Ondan sonra korkudan tir tir titreyen tilkiye dönerek:

    – “Ne bakınıp duruyorsun orada! Haydi şimdi de sen pay et bakalım şu avdan.” dedi.

    Tilki son derece tevazu ve alçak gönüllülük içinde:

    – “Ey büyük sultanım! Pay etmek benim haddim değil ama, mademki emrettiniz söyli-yeyim. Şu büyük sığır kuşluk yemeğiniz olsun. Keçi ise nefis bir öğle yemeği, tavşan da sultanımızın gece çerezi olsun.” dedi.

    Aslan, tilkinin bu pay taksiminden pek hoşlanmıştı.

    – “İşte adil paylaşma… Böyle bir taksimi nerden öğrendin sen?’ diye tilkiye sordu.

    Tilki boyun bükerek, yerde cansız yatan kurda bir göz attı.

    Sonra:

    – “Şu haddini bilmez kurdun halinden ve başına gelenden öğrendim sultanım.” dedi.

    Bunun üzerine aslan tilkiye:

    – “Madem ki sen kendine pay ayırmayıp benim büyüklüğümü takdir ettin. Ben de sana büyüklüğümü göstereyim. Var git, bu avların üçü de senin olsun, afiyetle ye” diyerek bütün avları tilkiye bağışladı.

    Tilki o zaman, aslan iyi ki av taksimini kurddan sonra bana emretti. Ya önce bana em-retseydi, benim halim nice olurdu? diye haline şükretti.

    ÖĞÜTLER:

    * Arkadaşlarımızı iyi seçmeliyiz,

    * İnsan için en lazım olan şey, haddini bilmesi ve ona göre hareket etmesidir.

    * Akıllı insan, olaylardan ibret almasını bilendir,

    * Bizden önce gelen milletlerin başına gelenlerden ibret almalıyız.

  • Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, “bizim eve bile sığmaz” dediği o güzelim balonların, adamı nasıl havaya kaldırmadığıydı. Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve titrek bir sesle: – Baloncu amca!… dedi. Biliyor musun, benim hiç balonum olmadı. Adam, çocuğu şöyle bir süzdükten sonra: – Paran var mı? diye sordu. Sen onu söyle. – Bayramda vardı!. diye atıldı çocuk. Önümüzdeki bayramda yine olacak. – Öyleyse o zaman gel!. dedi adam. Acelem yok, beklerim. Küçük çocuk sessizce geri döndü. O âna kadar balonlardan ayıramadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Birkaç adım attıktan sonra onlara tekrar baktığında, gördüklerine inanamadı. Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup bitenleri hayretle seyrederken, baloncu ona dönüp: – Küçüüük!. diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm. Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Kalbi sanki yerinden çıkacaktı. Ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine yaklaşırken duyduğu sevinç, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. Balonlara güç bela ulaştığında, bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan biri gruptan kopmuş ve dalların arasına sıkışmıştı. Hemen yanında da dikenler vardı. Çocuk onu kurtarmaya çalışsa, bu dikenler onu patlatacaktı. Balona hiç dokunmayıp aşağı indi ve baloncuya dönerek: – Birini bana verecektiniz!.. dedi. Hangi balon o?.. Adam, elinin tersiyle burnunu silip: – Seninki ağaçta kaldı ufaklık!.. dedi. Çıkıp alabilirsin. Çocuk, bu sefer ayakta bile duramadı. Ve kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parıldayan balonuna bakarak: – Olsun!.. diye mırıldandı. Ağaç üstünde de olsa bir balonum var ya artık!

  •                Babası Mert’ e güzel bir saat almıştı. Mert babasına teşekkür etti. Mert’ in saatte 12 rakamı dikkatini çekti. 12 en üstteydi. Mert babasına:
    –     Babacığım en üstte neden 1 rakamını değilde 12’ yi koymuşlar dedi. Babası, bunu hiç düşünmemişti. Çok ilginç bir soruydu bu neden 1 değilde 12 sayısı. Babası:
    –     Oğlum bir gün 24 saatten oluşur. Saatte sayı diziminin daha kolay olması için yapılmış olabilir, dedi. Mert:
    –     Hımm! Ben dışarı çıkabilir miyim dedi ve babasından izin alarak arkadaşlarıyla oynamak için dışarı çıktı. Mert yeni aldığı saati arkadaşlarına gösterdi. Daha sonra arkadaşlarıyla beraber oyunlar oynadılar. Mert birden kolunda saatinin olmadığını fark etti. Saat yoktu. Mert:
    –     Arkadaşlar saatim düşmüş dedi. Mert ve arkadaşları saati aramaya başladılar. Saati bulamadılar. Mert üzüldü, başını eğerek eve doğru gitti. Kapıyı çaldı. Annesi kapıyı açtığında Mert ‘ e baktı. Annesi:
    –     Yavrum. Ne oldu? Dedi. Mert:
    –     Anne. Babamın hediye aldığı saati kaybettim dedi. Annesi çocuğunu içeri aldı. Mert üzgün bir şekilde pencere kenarına oturdu. Batan güneşi seyretmeye başladı. Bu sırada başka bir evde Deniz isimli bir çocuk gülen gözlerle annesine:
    –     Anneciğim bak ne buldum? Diyerek saati gösterdi. Annesi saati eline aldı ve dedi ki:
    –     Yavrum bu saati nereden buldun? dedi.
            Bu sırada Mert’ in babası eve gelmişti. Mert olanları babasına anlattı. Babası Mert’ e:
    –     Oğlum. Bir daha ki sefere daha dikkatli olursun. Kaybolan saati yerine yenisini alabiliriz ama kaybolan zamanın yerine yenisini alamayız. Yaşadığımız olaylardan, kaybettiğimiz eşyalardan ders almazsak bu ders sürer gider. Her olaydan alacağımız dersler vardır ve bize hayatımız en büyük derstir. Mert babasını dinledikten sonra daha dikkatli olacağına söz verdi ve uyumak için yatağına gitti.
    Denizin annesi denize : -Yavrum bu saat başka birine ait. Bu saati senin kullanman doğru olmaz. Bu saati sahibine vermeliyiz, doğru davranış budur. Yarın bu saati bulduğun yere gidip oradaki evlerde oturanlara soralım. Belki sahibi çıkar dedi. Denizde:
    -Peki anneciğim dedi.
    Ertesi gün Deniz ve annesi Mert’ in evinin kapısını çaldılar. Deniz’ in annesi kapıyı açan Mert’ in annesine:
    -Oğlum dün bu yolda bir saat bulmuş der demez Mert’ in annesi:
    – Bu saat oğlumun çok teşekkür ederim size, içeri buyurmaz mısınız dedi. Deniz ve annesi içeri girdiler. Mert eline saati aldı.
    – Yaşasın dedi. Deniz ve annesine çok teşekkür etti ve dedi ki:
    -Anneciğim bir saatin kaybolması bana çok dersler verdi. Şimdi aldığım derste şu oldu. Başkasının eşyasını bulduğumuzda onu sahibine vermek gerekir ki hem kaybeden hem de onu bulan mutlu olsun dedi. Mert’ in ve Deniz’ in annesi bu sözlere gülümsediler.

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat