• han

    Hanlar Hanı Bayındır Han, yılda bir kez şenlik düzenleyip, bütün Oğuz beylerini konuk ederdi. Yine bir şenlik zamanı idi. Şenlikte, Han’ın emri gereğince, oğlu ve kızı olmayanlar kara çadırda kalacak, altına kara keçe döşenecek, kara koyun eti verile­cekti. Oğuz Hanlarından Dirse Han’ın hiç çocuğu yoktu. Bu yüz­den onu kara çadıra yerleştirdiler. Sebebini sordu. “Çocuğun olma­dığı için” cevabını alınca, yanında getirdiği kırk yiğidi ile şölen yerini terk etti. O kızgınlıkla gelip hanımına acı sözler etti. Hanı­mı, “Ona büyük bir şölen tertip etmesini, açları doyurmasını, çıplakları giydirmesini, hayır dualar almasını, bu dualar içerisinden birisinin kabul olabileceğini” söyledi. Dirse Han, hanımının dediği gibi yaptı. Dualar kabul oldu. Hanımı gebe kaldı. Zamanı gelince bir erkek çocuğu doğurdu. Çocuk büyüdü, gürbüz bir delikanlı oldu. On beş yaşına gelince, Bayındır Han’ın yiğitleri arasına karıştı. Bir gün arkadaşları ile otururken, Bayındır Han’ın üç kişinin sağ yanından, üç kişinin de sol yanından, demir kazıklarla zor zaptettiği boğası, bunların elinden kurtulup sağa sola saldırmaya başlayınca, herkes kaçmış, Dirse Han oğlu ortada yapayalnız kalmıştı. Boğa üzerine hücum edince, yumruğu ile alnının ortası­na bir tane yerleştirdi, boğa kıç üstü yere devrildi. Kalkıp hücum etti, akıbeti aynı oldu. Sonunda, oğlan boğayı yendi. Bıçağı ile kafasını kesti. Böyle bir yiğitlik görülmemişti. Dedem Korkut geldi, oğlanla beraber babasının yanına gitti, boy boyladı, soy soyladı, oğlanın adı “Boğaç” olsun dedi. Dirse Han, oğluna Beylik verdi, taht verdi. Ancak, Dirse Han’ın kırk yiğidi bu durumu hazmedemediler. Baba ile oğlun arasını açmak için yalanlar, dedikodular, asılsız haberler ürettiler. Sonunda, Dirse Han’ı oğluna düşman ettiler. Bir av sırasında, Dirse Han, oku ile oğlunu iki kürek kemiği arasından vurdu. İçi kan ağlaya ağlaya çadırına döndü. Hanımı, oğlum nerede diye sorunca, cevap veremedi. O kırk hain, “Oğlun iyidir, sağdır, avda­dır” deyince, annesi yanına kırk ince belli kız alarak, oğlunu ara­maya çıktı. Bu arada, Hızır gelmiş, oğlanın yarasını sıvazlamış, “Korkma oğul, dağ çiçeği ile ananın sütü sana ilaç olacak, iyileşeceksin” demişti. Anası, oğlunun yanına varır, al kanlar içinde görünce, ağıta durur. Oğlan sese uyanır ve Hızır’ın söylediklerini anlatır. Kızlar dağ çiçeği topladılar, anası memesini üçüncü sıkmada sütü geti­rebildi. Süt ile çiçekleri, yarasına sürdüler. Gizlice beyin otağının yakınlarına getirdiler. Aradan kırk gün geçti. Oğlan iyileşti, yine aynı yiğit oldu. Kırk hain, oğlandan korktular. Dirse Han’ı kaçırıp, gâvur el­lerine götürdüler. Anası, bütün bu olanları oğluna anlattı. Oğlan, kırk yiğidini yanına alıp, namert kırk kişinin elinden savaşarak babasını kurtardı. Baba-oğul sarmaş dolaş oldular. Sonra yurtları­na döndüler. Bayındır Han, olanları duydu. Oğlana Beylik verdi, taht ver­di. Dedem Korkut da geldi, tahtının tacının ulu, ömrünün uzun, kılıcının keskin olması için dualar etti…

  • Bir savaşta komutanın ordusu savaşı kaybeder ordu dağılır
    komutanda kaçarak bir mağaraya sığınır. Mağarada oturup düşünürken bir karıncanın duvara doğru yürüdüğünü görür
    Karınca bulduğu küçük bir arpa tanesini ağzına alıp duvara tırmanmaya çabalıyormuş. İlk çabası daha işin başındayken boşa çıkmış. Sonra tekrar denemiş ve duvarı yarılamışken tekrar aşağı yuvarlanmış ağzındaki arpayla birlikte. Kimi zaman duvarın daha altındayken, kimi zaman da duvarın ortasındayken kimi zamanda tam duvarın sonuna vardığı bir anda aşağı düşüyormuş. Ama karınca her defasında bir daha deniyormuş. Yılmadan ve kararlıkla. Sabırla… Komutan tam YETMİŞ ÜÇ denemeyi saymış ve nihayet karınca kendini duvarın öte tarafına atmayı başarmış. İşte o an Komutan mağaradan haykırarak kalkmış ve avazı çıktığı kadar bağırmış. Heeeeeeeeeeeeytttttt. Kendini dışarı atarak tekrar yeniden savaşmaya başlamış. Bunu gören askerler cesaretlenerek savaşı kazanmışlar. Ardındandır ki özürlü bacağına rağmen dünyayı fetihe kalkmıştır. Komutan başarısını bir karıncanın cesaretini görerek almıştır.

  • Hikaye : sevmeyen – sevilmeyen kız

    ben, erkek arkadaşımla arkadaşlarım vasıtasıyla tanışmıştım,aslında tam istediğim gibi bir insandı.arkadaşlarla her gittiğim yere o da geliyordu, mevkiside vardı, bu ilşkiye ben sevmeden istemeden başladım,ilk iki hafta iiyi güzeldi o çalışıyordu akşamdan akşama görüyoduk birbirimizi baen hiç görüşmüyoduk , görüştüğümüzdede hep yanımızda arkadaşlar oluyordu,ben bu ilşkiyi akadaşlarının yanında değil tek başımıza yaşamak istiyodum,onu tanımak, inanmak,güvenmek istiyodum ama olmadı soğudum,çok iyi bir insandı kimsyi incitmeyen bir insan ama olmayınca olmuyor işte,bende onu istemediğimi anladım ama ayrılmak isteyen ben olmak istemedim onun benden ayrılmasını sağladım ve ayrıldık ama ondan sonra onun gibiisni bulamadım o yüzden ben gerçek aşkın var olduğuna inamıyorum gerçek mutluluk gerçek aşk bence karşılıklı güven ve saygı içinde olur size dğer verene sizde değer o zaman gerçekten mutlu olacaksınız;ona dönmek istiyorum ama dönemiyorum, siz siz olun size değer verenin kıymetini bilin yaşadığınız günlerin kıymetini bilin

  • Su damlası  Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir. Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür. Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz. Ama onlar her zaman o suyun içindedir. Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan . her şeye sahip olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir çeşit yol icat edermiş. Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış. Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine. Bu bir büyücünün kanıymış. Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş. Bu yaratıkları bir kente yaşayan canlılara benzetmiş. Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar. Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar. “Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiş. Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek. Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir.

  • Hindistan’da kurulan Türk İmparotorlukları sultanlarından meşhur Gazneli Mahmut bir gün saray ekranıyla beraber ava çıkar. Avda önüne bir geyik çıkmıştır. Gazneli Mahmud geyiği  vurmak için peşine düşer ve atıyla geyiği kovalmaya başlar. Bir müddet arkasından gittikten sonra önündeki geyik geri dönüp :

    - Senin vazifen beni vurmak mı, sen bu iş için mi yaratıldın?, der.

    Bu sözü duyan hükümdar geyiğin peşini bırakır ve kan-ter içinde bir köye varır. Köyün girişinde bir ev görüp su içmek için atından iner. Evde yalnız 8-10 yaşlarında bir çocuk vardır. Gazneli Mahmud çocuktan su ister.

    Çocuk:

    - Siz biraz oturun, babam suya gitti, şimdi gelir, size suyu veririm, der ve misafirin atını gezdirmeye başlar. Fakat çocuk gelenin padişah olduğunu  bilmemektedir. Padişah biraz oturup teri  soğuduktan sonra, çocuk içeri girer, bir bardak su getirip,

    - Buyurun efendim!, der.

    Gazneli Mahmud:

    - Niçin yalan söyledin, halbuki  evde su varmış, dediğinde Çocuk:

    - Efendim ben yalan söylemedim. Babam hakikaten suya gitti. Fakat ben ben sizin hararetiniz geçsin de, içtiğiniz su size zarar vermesin diye, su su vermedim, der ve elinde su testisi ile sudan gelen babasını göstererek:

    - Bakın babam sudan geliyor, der.

    Çocuğun bu zerafeti ve feraseti sultanın son derece hoşuna gitmiştir. Onu babsından izin alarak sarayına getirir. Çocuk, Sultan:

    - Hiç bir şey almana lüzum yok, dediği halde yanına bezle sarılı bir şeyler getirmiştir ve onun ne olduğunu kimse bilmemektedir.

    Saraya yerleşen çocuk bir taraftan tahsilini tamamlarken, beri taraftan da padişahın sohbet meclislerine iştirak etmektedir. Ayaz ismindeki  bu çocuk, daha o yaşta padişahın takdir ve hayranlığını kazanmaya devam eder. Ayaz’ın bu derece mevki sahibi olmasını bazı saray erkânı çekemez olmaya başlarlar. Ne yapsak da bunu Sultanın gözünden düşürsek diye hileler düşünmeye başlarlar. Ayaz ise Gazneli Mahmud’un gözüne o kadar girmiştir ki, padişah ona sarayın hazine anahtarlarını da teslim etmiştir.

    Ayaz’ın aleyhindekiler bu yoldan onu küçük düşürmeye ve hırsızlık yaptığını yaymaya karar verirler. Dedikodu bir taraftan genişlerken, bir tarftan da vezirler padişaha Ayaz’ı şikayet eder:

    - Sultanım sizin  göz bebeğiniz ve herkesten üstün tuttuğunuz Ayaz, hazineden hırsızlık yapıyor, derler.

    Gazneli Mahmud,

    - Nereden bildiniz hırsızlık yaptığını, der ve iftiracılara bunu ispata davet eder.

    Onlar:

    -
    Sultanım, Ayaz saraya geldiği günden beri odası hep kilitlidir. Bizim odalarımızın kapıları ise herkese her zaman acıktır. Hele son zamanlarda içeri girip kapıyı kilitliyor, dışarı çıkıp kilitliyor. Eğer bizden gizlediği kıymetli mücevherler olmasa, hiç odasını kilitlemeye lüzum hisseder mi? derler.

    Padişah, onlara: «Yalan söylüyorsunuz!» dese mesele hollolmayacak. Ayaz’ın odasını aratsa onu gücendirmiş olacak, ikinci şıkkı tercih ederek:

    - Gidin Ayaz’ın odasını açın. İçerde hazineden ne bulursanız, sizin olsun, der.

    Hasetçiler heyecanla kapının ağzına yığılırlar ve Ayaz’ın kapısını kırarak içeri girdiler, içerde onların beklediği gibi mücevherler yerine yerde bir hasır, duvarda asılı bir post, yine duvarda asılı bir kaval ve onun yanında da çobanken giydiği çarığından başka hiçbir şey yoktur.

    Tabii ki, hasetçilerin plânları boşa çıkmıştır ama, o içerdekilerinin mânâsını hiç kimse anlamamaktadır. Padişah Gazneli Mahmud, Ayaz’ı huzuruna çağırıp o içerdekilerin niçin senelerden beri orada durduğunu sorduğunda, Ayaz:

    — Padişahım, ben saraya iltihak etmezden evvel bir çobandım, burada ise sizin büyük teveccühünüzle her şeye kavuştum. Bu durum belki bana evveliyatımı unutturur da kendime kibir gelir diye onları orada bulunduruyor ve içeri girdiğim zaman onlarla başbaşa kalıp kendimin ne olduğunu her zaman hatırlıyorum, der.

    Ayaz’ın bu hareketi Padişahın daha çok takdirini toplamasına vesile olmuştur. Hasetçilere ise kâr olarak kötü düşünceleri kalmıştır sadece

    Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

  • Gece yarısına doğru evden sesler yükselmeye başladı. Pencerenin camlarından parlak ve renkli ışıklar dışarı süzülüyordu. Yavrukuş çok korkmuştu. Hemen yuvasından uçup, yakındaki ağacın dallarına kondu ve pencereden ne olup bittiğini görmeye çalıştı. Odada tavana kadar yükselen bir çam ağacı vardı! Ağacın altına renk renk paketler, oyuncaklar konulmuştu. Çocuklar ağacın etrafında sevinçle koşuyor, oyunlar oynuyorlardı. Saka kuşu yavrusu, insanların gece yarısı neden bu kadar sevindiklerini anlayamamıştı. Çünkü Yavrukuş daha o yaz yumurtadan çıkmıştı ve bu koca dünyaya dair fazla bir şey bilmiyordu. O gece, insanlar ışıkları söndürüp yattıktan sonra, çok geç uyuyabildi.


    Sabah Yavrukuş dışarda cırlak sesleriyle gürültü yapan serçelerin çığlıklarını duyup uyandı. Yuvadan dışarı uçup şöyle seslendi onlara:
    “Ne diye bağırıyorsunuz sabah sabah! Gece yarısı insanların gürültüsünden uyuyamadım, şimdi de siz rahat vermiyorsunuz! Neler oluyor?”
    “Ne mi oluyor?” diye şaşırdı serçeler. “Bugün yeni yılın ilk günü. Herkes neşe içinde. İnsanlar da biz de sevinçle karşılarız yeni gelen yılı.”
    “Yeni yıl mı? O da ne demek?”
    “Ah, yazık sen pek de küçükmüşsün” diye güldü serçeler. “Yeni yılın ilk günü yılın en güzel günüdür. Bu gün artık güneş bize geri gelmeye başlar. Bugün takvimin ilk günüdür. Bugün bir Ocak!”
    “Ocak mı? O da ne oluyor? Peki ‘takvim’ ne demek?”
    “Anlaşıldı” diye dudak büktü serçeler, “demek sen yumurtadan çıkalı fazla bir zaman geçmemiş. Takvim bütün bir yılın düzenidir. Bir yıl aylardan oluşur. İlk ay Ocak’tır, yani yılın gagasının ucu. Sonra on tane, yani iki ayağının parmakları kadar ay gelir. Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim ve Kasım. Ardından son ay olan Aralık. Ocak nasıl yılın gagasıysa. Aralık da işte yılın kuyruğunun sonudur. Anladın mı Yavrukuş?”
    “Hayır, doğrusunu isterseniz hiç de anlamadım” diye iki yana doğru salladı başım Yavrukuş. “Bütün söylediklerinizden aklımda kalanlar ‘gaga’, ‘iki ayağın parmakları’, ‘kuyruk’ kelimeleri oldu. Diğerleri zor şeyler.”

    “Bana bak!” dedi yaşlı serçe, “Şimdi sen biraz ormanda, kırlarda, tarlalarda uç bakalım. Ama gözlerin! dört aç ve çevrene dikkatle bak. Çevrende olup bitenleri izle. Ayın bittiğini duyunca da geri gel. Bak ben de bu evde yaşıyorum. Yuvam işte çatının altındaki boşlukta. Ben sana bir sonraki ayın ne olduğunu anlatırım. Böylece sırayla hepsini öğrenirsin.”

    “Çok güzel fikir” diye sevindi Yavrukuş. “Ben mutlaka sana geri geleceğim! Sonra da kanatlarını çırptı ve uçuverdi.

    Küçücük bir saka kuşuydu “Yavrukuş“. Daha yuva kuracak kadar da büyümemişti. Bilirsiniz, saka kuşları tembel tembel dallarda tünemeyi hiç sevmezler. O da bütün gün dallardan bahçe çitlerine, ev çatılarından çalılıklara neşeyle uçardı. Akşam olduğunda da Yavrukuş kendine ağaçlarda bir kovuk arar, orada sabahlardı. Tüylerini kendine yastık yapar, kanatlarını da yorgan gibi üzerine çeker bir güzel uyurdu.Kış mevsiminin, artık havaların iyice soğuk olduğu günlerinden birinde şans Yavrukuş’un yüzüne gülüverdi. Bir pencere pervazının altında boş bir serçe yuvası buldu. Yuva yumuşacık tüylerle döşenmişti. Yavrukuş hiç düşünmeden yuvaya yerleşti. Annesinin yuvasından uçalı beri, ilk defa böyle sıcak ve sakin bir yuvada uyuyordu.

  • birgün ayse etrafta dolasıyormus.o zaman 1. sınıftaymıs.haticeyle tanısmıs.hatice aysele cansuyı tanıstırmıs.ayse cansuyı çok sevmis.cansuda onu ayse ile cansu hep aynı oturmuslar.hiç ayrılmamıslar.2.sınıfa geçmisler.ayse ile cansu birbirlerini çok seviyorlarmıs.birgün öğretmenleri baskan seçms.fırat baskan olmus.yardımcısıda umut sonra fırat baskanlığını iyi yapmadığı için bastan baskan seçmisler.baskan cansu olmus.yardımcısı ise ayse olmus.ikisi çok sevinmis .ayse olduğu için aysein gözleri dolmus.ayse cansuyı çok seviyormus.onun kadar iyi dost bulunmaz.birgün cansu aysee demis.ayse ben 3. sınıfa geçtiğimizde ben ayrılacam demis.ayse bunu duyunca çok üzülmüs.3. sınıfa geçmisler.cansu ayrılmıs .cansu gelmediği için ayse anlamıs ki ayrılmıs .aylar yıllar geçmis.metuplar yazmıslar .ama ayse ise onu düsündükçe ağlıyormus.çünkü ayse onu çok sevmisti

  • ADAM ŞİŞMANDİ VE PARMAKLARININ ARASINDA KOCAMAN BİR PURO VARDI PARAYI UZATIP ÖYKÜLERİNİ ALIYORUM DEDİ ONLARI KULLANACAĞIM ADAMIN ÖNEMİ YOK ÖYKÜLERİMİNDE AMA PARA ÖNEMLİ DİYE DÜŞÜNDÜM ADAM KAFASINI BİR DAHA SIVAZLAYIP NASIL YAZDIN BUNLARI DEDİ BEN YAZMADIM Kİ DEDİM ONLAR BANA YAZILDILAR AFEDERSİN DEDİ TAHMİN ETMELİYDİM BÜRONUN İÇİ ÇOK SICAKTI DIŞARDA KAR YAĞIYORDU KAÇA SATARIZ BİLEMİYORUM DEDİ ADAM BU ARALAR PİYASA BOZUK AFEDERSİN BU GERÇEK ADINIZ MI ÖYKÜLERİNİZLE ADINIZ ARASINDA BİR ÇELİŞKİ VAR SANKİ FARKINDAYIM AMA BU ÇELİŞKİYİ KORUMAK İSTİYORUM DEDİM BİR SİGARA DAHA YAKSAM MI DİYE DÜŞÜNDÜM GÜNLERDEN PAZARTESİYDİ SALIYA DAHA ÇOK VARDI İSTERSENİZ YAZILMAMIŞLARIDA GETİRİM DEDİM GÖZLÜKLERİNİ DÜZELTİP OLUR TABİ DEDİ SEKRETERİME BIRAKIN HAFTA SONLARI 10 GİBİ BURADA OLUYOR PARA TOMARINI İÇ CEBİMDE BİR DAHA KONTROL ETTİM NOKTASIZ YAZSAM OLUR MU ACABA DEDİM KLAVYEMDE NOKTALAR BASMIYO DA… ONLARI BİZ KOYARIZ CANIM DEDİ NOOLACAK… İYİ BİR PAZARTESİYDİ… PENCERDEN BAKTIM DIŞARIDA KAR YAĞIYORDU ADAM VAROŞLARDA ÇOK PARA EDER BUNLAR DEDİ CANIM BİR AN EVVEL KARDA YÜRÜMEK İSTİYORDU

  • annenin kim olduğunu kimse bilmiyordu. olayın başından sonuna kadar anne hep belirsiz kaldı. bu gün bile annenin kim olduğu kesin olarak bilinmiyor. görünen o ki anne de ortaya çıkmaya pek niyetli değil ve işin kötüsü bebek de bunu bilmiyordu.

    bebek bir yapay zeka programıydı.

    bebek üzerine yazılmış pek çok yazıda, bebeği kimin yazdığına dair bir çok rivayet ve komplo teorisi vardı. bütün yazılar anne kimdi? ya da bebeği kim yazdı? diye başlıyordu. bazıları bebeğin cia tarafından büyük kulak eshelon sistemine ek olarak çok yetenekli yüz tane programcı tarafından yazıldığını söylüyordu. karşıt grup ise başında usame bin laden’in olduğu gizli terörist ağın, İnterneti yok ederek onu en çok kullanan batılı ülkelere zarar vermek için dört modülden oluşmak üzere bir japon, alman, amerikan ve hindistan yazılım evlerine yazdırdığını ve daha sonrada bir araya getirilip İnternet’e saldığını söylüyordu. daha uçuk olan bir grup ise bebeğin kendi kendini tesadüflerle oluşturduğunu iddia ediyorlardı. onlara bakılırsa bebek basit bir editör programının, içindeki hata yüzünden evrimleşmesi ve sonra da çıldırması ile oluşmuştu. açıkçası ben buna pek ihtimal vermiyorum, genellikle editör programları kullanıcıları dışında kimseyi çıldırtmazlar. en uçuk grubun iddiasına göre ise bebek tıpkı tufan ya da yanardağ patlaması gibi tanrının insanlara gönderdiği bir cezaydı çünkü internetin alamet-i farikası olan www, İbranice ’de 666 rakamlarına karşılık geliyordu, yani şeytan.

    hayal gücü çok güçlü bu kadar insanın e-mail listelerinde neredeyse şehvetle ortaya attıkları bütün bu iddialar tabi ki gerçekdışı ve asılsızdı. en basit açıklama en doğru olandır diyen ockham’ın usturası ilkesinden yola çıkmak her zaman en doğrusudur. tabi ki bebeği çok yetenekli bir programcı yazdı. İlk çıkış yerini bulmak için yapılan tüm geri izlemelerin sonunda parmaklar hep türkiye’yi gösterdi. tabi kimse bir şey ispat edemese de şüpheler bir kişi üzerinde yoğunlaştı: Şair.

    Şair programcının İnternette kullandığı nickti ve biz ona \”anne\” desek de aslında bir erkekti.

    bu nicki bilgisayarcıların ve programcıların hararetli tartışma listelerinde sık, sık görmek mümkündü. tuhaf bir tesadüf ama Şairin, bebek hakkında yaptığı tüm yorumlar doğru çıktı ve öngörüleri hep gerçekleşti. türk güvenlik güçleri bizim baskımızla Şair ’i sorgulayıp, evindeki ve işyerindeki bilgisayarlarına bir göz attılar ama hiçbir şey bulamadılar. İki günlük göz altı süresinde emniyetin tüm bilgisayarlarını elden geçirip, hataları düzelttiği için evine kadar polis arabası ile çok saygılı bir şekilde bırakılması da işin cabası.

    bebeği yok etmekle görevli uluslar arası ekibin başındaki kişi olarak onunla ilgili her şeyi neredeyse ezberlemiştim. bebeği yazanın anne olduğundan adım gibi eminim ama bunu hiçbir zaman ispatlayamadım. bebeği anlamak için anne’yi anlamak gerektiğini düşündüğüm için Şair’in geçmişini detaylı bir şekilde öğrenmiştim.

    Şair sıradan virüs yazarları gibi içine kapanık, küçüklüğünden beri tek eğlencesi bilgisayar olan, insanlarla iletişim kurmakta çok zorlanan saçı başı dağınık, kahve ve sigara düşkünü biri değildi. türkiye’nin seçkin üniversitelerinden birinden olan odtÜ’den bilgisayar mühendisi olarak mezun olmuştu. Şiirle amatörce ilgilendiği için nikini Şair yapmıştı. her ne kadar türkçe bilmesem de şiirlerinin güzel olduğunu tahmin ediyorum.

    tabi bütün bunlar görünüşteki şeyler. kabul etmek gerekir ki aslında mükemmel bir programcıydı. daha dokuz yaşındayken babasının aldığı basit bilgisayarda yüklü olan basic dilini kullanarak ekrana \”merhaba dünya\” yazan programla başlamıştı. sanırım meslek yaşamında onu en çok heyecanlandıran iki programdan biri bu, diğeri ise \”bebekti\”. daha önce belirttiğim gibi Şair diğer mutsuz bilgisayar virüsü yazan programcılar gibi, patolojik güdüleri olan kötü bir insan değildi. bilakis yapıcı, sevecen ve hoşsohbet biriydi. zaten bebeği herhangi bir kişi, kuruluş ya da ülkeye zarar vermek için değil, kendini çok meşgul eden bir sorunun cevabını bulmak için masum amaçlarla ve biraz da ekonomik kriz nedeniyle ortaya çıkan işsizliğin yarattığı bol zamanda yazmıştı. kierkgard’ın dediği gibi \”can sıkıntısı bütün kötülüklerin kaynağıdır\”. bu ölçüde başarılı olacağını sanıyorum o da tahmin etmiyordu.

    bunu tabi ki kendi söylemedi ama e-mail listelerinin birine attığı mailde Şair ’in motivasyonu konusunda yürüttüğü tahmin böyleydi. anne de kendi olduğuna göre….

    bizim için anne ’den daha önemli olan onun yavrusuydu. bebeğin ana program yapısı, işleyişi ve tabi ki program mantığı üzerine çok şey yazıldı, çizildi ve tartışıldı. bebeği anlamak için yaratıcısının bebeği neden yarattığını bilmek gerekir. benim teorime göre, İstanbul’da üç kişilik ufak bir şirkette program yazıp satan Şair, aslında bir bilgisayar programının kendisi için doğal sayılabilecek bir ortamda evrimleşip evrimleşmeyeceğini bilmek istiyordu. bir bilgisayar programının doğal ortamı neresi olabilir? tabi ki bilgisayar ya da bilgisayarlar.

    her ne kadar internete bağlı bir çok bilgisayara, kişiye ve kuruma çok büyük yıkıcı zararlar vermiş olsa da bebek bir virüs değildi. başlangıçta bir virüsün yayılma ve çoğalma ilkelerini kullanmıştı ama ilk başta yazıldığı haliyle bebeğin bir bilgisayar virüsü ile uzaktan yakından alakası yoktu.

    kabaca tahminlere dayanarak bebek hakkında size şunları söyleyebilirim.

    bebek üç ana kısımdan oluşuyordu. taşıyıcı modül, kendisini anonim bir e-mail gibi gösteren kısımdı. hint tanrısı rava bu maili eğer on kişiye gönderirseniz üç dileğinizi on gün içinde yerine getirecekti. tersi bir durumda ise rava ’nın laneti ocağınıza incir dikecekti. hem türkçe hem de İngilizce yazılmıştı. tabi ki ne rava diye bir hindu tanrısı vardı ne de böyle bir efsane. fakat İnternette bol olan aptal kullanıcılar sayısı epey fazla olan hindu tanrılarından birinin lanetine uğramamak için (!) forward zinciriyle bu maili her yere taşıdılar. taşıyıcı kısım bu ufak hile ile başlangıç safhasında bebeği yaydı.

    İkinci kısım ise nöron oluşturma modülüydü. e-mail ile taşınan bu kısım, bulduğu her bilgisayara insan beynindeki nörona benzer yapay bir sinir hücresi bırakıyordu. bu ufak programlar akıllı bir virüs gibi sistem çalışmaya başladığı anda devreye giriyor, sistem kaynağını kullanıyor ve diğer nöronlarla internet üzerinden iletişime geçiyordu. eğer imkanı varsa bulunduğu yerde yeni bir kardeş nöron daha oluşturuyordu ama sistemin tümünü kullanmıyordu çünkü bu bindiği dalı kesmek gibi olurdu. bütün bu nöronlar daha sonra bebeğin zihnini oluşturacaktı. büyük bir sinir ağı sessizce ve sinsice yavaş, yavaş oluşuyordu.

    Üçüncü kısım ise iletişim modülüydü. her bir nöron, bulabildiği kadar çok kardeş nöronla internet üzerinden doğrudan iletişime geçiyordu.

    Şair yapay zekanın oluşması için programı içinde yapay bir ortam yaratmıştı fakat bu ortam işe yaramamıştı. bütün bu modüller ve evrimsel süreç, eğer elektrik faturasını dikkate almadan çalıştırılırsa belki tek bir bilgisayarda denenebilirdi. tabi gerekli olan süre yüz milyon yıl falan olurdu. Şair yüz milyon yıl beklemek yerine (çünkü bu kadar vakti yoktu) yüz milyon bilgisayarı kullanmayı tercih etti. kabul etmek gerekir ki oldukça akıllıca bir taktik. bu kadar çok bilgisayarı nerede bulabilirdi? tabi ki internette.

    peki yazdığı programın başarısını nasıl ölçecekti? kendince bebeğe basit bir turing testi uyguladı. bilmeyenler için açıklayayım. turing testi, bir insanın kapalı bir kutunun ardındakinin bir bilgisayar mı? yoksa bir insan mı? olduğunu anlayamaya çalıştığı hayali bir testtir. eğer gerçek bir yapay zeka varsa karşısında, deneyi yapan kişi karşısındakinin bir bilgisayar mı? yoksa bir insan mı? olduğunun ayırdına varamaz.

    anne, bu basit turing mantığını farklı şekilde uyguladı. bebeğe basit olarak şu algoritmayı programladı;

    \”bebek, internete git, evrimleş, anneyi ara ve sonra onu bul. anneyi bulamıyorsan tekrar evrimleş ve tekrar ara. bu işlemi anneyi buluncaya kadar sürdür. anneyi bulunca dur!\” Çok basit görünüyor değil mi? aslında gerçekten de öyle.

    akıllı bir programcı olarak bebeğin ve başka kişilerin kendini kolayca bulmaması için bütün izleri sildi. zaten bebeğin kalıntılarını incelerken programcıya ait en ufak bir iz bulamadık. ne bir ufak not ne de bir programcının imzası sayılabilecek belirgin bir algoritma. sadece ufak bir şey, bebek anneyi tanıyabilsin diye bırakılmış ve sadece onun bilebildiği ufak bir mesaj.

    her şeyiyle musa’nın bir sepete konulup daha sonra nil nehrine bırakılmasına benziyordu hikaye. tek farkı, anne, bebeğini şansa, kadere ve olasılıklara terk etmek yerine, onun yaşayabilmesi için her şeyi sepete koyup internet nehrine bırakmıştı.

    nereden bakarsanız bakın bebeğin yüklendiği görev neredeyse imkansız gibi görünüyordu. programın içinde anneye dair en ufak bir kimlik bilgisi yoktu. annenin kim olduğu konusunda aslında bebek de bizim kadar çaresiz görünüyordu. anneyi bulması için akıllanması gerekiyordu.

    bebeğin kaynak kodu muhtemelen İnternette kimsenin bilmediği bir sunucuda şifrelenmiş olarak saklanmıştı. o kaynak kodu okumak için neler vermezdim ki…

    Şair’in mantığı aslında çok yalındı. bebek akıllanırsa eninde sonunda anneyi bulabilirdi. bebeğin anneyi kolayca bulmasına engel olmak için ilk çıkış noktası olan bilgisayarla ilgili (bu bilgisayara biz rahim diyoruz ki muhtemelen annenin evindeki ya da bürosundaki bir bilgisayardı) ip dahil olmak üzere tüm bilgileri silmişti. bebeğin işi çok ama çok zordu hatta imkansız gibi görünüyordu ama ya becerirse? bilgisayar alanında bir devrim demekti bu.

    Şair bebeği yazdıktan sonra rava mailine gizleyip bebeği, onun doğal ortamı olan internet’e saldı ve muhtemelen de uzun bir süre haber alamayınca da bebekten ümidini kesti. tanrım ne kötü bir anne!

    rahimden çıktıktan sonra şimdiye kadar topladığımız bilgilere ve analizlere göre bebeğin yapay zeka evrimi şu şekilde gerçekleşti. tabi bunlar sadece bebeğin görülme aşamaları ve yaptığı tahribatlardan çıkarabildiğimiz verilere dayanarak yapılan kesin olmayan tahminler ve varsayımlar.

    bebek rahimden çıkıp, internette sefil bir rava maili olarak dolaşıp kendi bilincini oluşturacak nöronları tohumlarken, en ufak bir yapay zekadan bile yoksundu. her bulduğu yere bir nöron bırakıp yoluna devam ediyordu. bu konuda ben dahil hemen, hemen herkes aynı görüşte. İlk evrimleşme süreci başarıyla tamamlandığında, tahminime göre bebek rahimden çıkalı yaklaşık olarak iki yıl olmuştu. bu aşamada bebek, her canlı gibi yaşaması için kendine gerekli olan kaynakları bulmakla geçirmişti. bu kaynaklarda tabi ki internete genelde evden bağlanan kişisel kullanıcıların bilgisayarlarıydı. ah zavallı kullanıcılar!

    İki yıl sonra yeteri kadar nöron oluşunca, (sanırım sayısı elli milyon kadardı) bunlar birbiriyle haberleşmeye başladı. bu noktadan sonra bebeğin yapay zekası emeklemeye başladı.

    emekleme aşamasında -ki bence en ilginç ve bilinmez aşamadır- bebek (yani nöron topluluğu), bir mail olmaktan birdenbire vazgeçti çünkü mailler bir yere takılıyor, tıkanıyor ya da silinebiliyordu. ayrıca kişisel kullanıcılar her zaman internete bağlanmıyordu, malum telefon faturaları. o yüzden uygun ortam saydığı bilgisayar ağlarına göz dikti. yirmi dört saat açık olan, kaynakları zengin ve sürekli İnternete bağlı ağları buldu. bu kıstaslara uyan ağlar da tabi ki üniversitelerin ve büyük bankaların bilgi işlem merkezleri gibi yerlerdi. buralar onun gelişmesi için çok uygundu, biyolojik deyimle ifade edersek buraları onun için uygun habitat oluşturuyordu.

    İşin en garip tarafı, bu, bebeğin oluşan bilincinin ilk seçimiydi. ama daha çok mutfağın yerini öğrenmiş bir yavru kedi gibi davranmıştı, yani sadece koku almıştı.

    yuvalanma işlemi içinse bildik virüs taktiklerini kullandı ama bu süreçte, hiçbir zaman yuvalandığı sisteme en ufak bir zarar vermedi. sadece nöron oluşturmak için kaynaklarını kullandı ama misafir olduğu yere zarar vermedi. sistem eksilen kaynaktan dolayı elbette ki biraz yavaşlıyordu ama hiçbir şekilde çökmüyordu. ve tabi insanlardan ve koruma programlarından çok iyi saklanıyordu.

    yaklaşık dört yıl süren ikinci safhada bebek bulduğu zengin kaynakları kullanarak hızla akıllanmaya başladı. nöron sayısı hızla arttı. bazen japonya’daki bir üniversitenin bilgisayar merkezinde laboratuarında, bazen de güney amerika bulunan bir bankanın bilgi işlem merkezinde epey bir serseri hayat sürdü. sürekli nöron tohumluyordu. Çünkü ne kadar çok nöronu olursa o kadar akıllı olacaktı. tabi sessiz ve derinden gidiyordu.

    bu süreç boyunca tam bir bilinçten yoksundu. zararsız bir virüs gibi yaşıyordu ve tabi ki anneden ve onun kulağına fısıldadığı kutsal görevden habersizdi.

    bebeğin bu evrimsel süreçte bir bilince sahip olması bu gün bile hala açıklanamamış bir şeydir. tıpkı günümüzdeki biyologların ve evrim bilimcilerin insanı zihninin ve bilincinin evrimsel oluşumu hakkındaki çaresizliğine benzer bir açmaz içindeyiz.

    herkesin cevabını merak ettiği soruyu ben tekrar sorayım: bebek nasıl akıllandı?

    kendi görüşüme göre benzer mekanizmalar benzer sonuçları üretir. bir beyin hücresi bilinçten yoksun biyolojik bir mikro birimdir ama bu birimlerin oluşturduğu beyin bilinci oluşturur. benzer şekilde bebeğin İnternette her yere dağılmış milyonlarca yapay nöronu bir şekilde bebeğin zihnini oluşturdu. bunların her biri bilinçten yoksun ufak program parçalarıydı ama tümü bebeğin zihnini oluşturuyordu. tıpkı termit kolonileri gibi. binlerce karınca feromenlerle iletişime geçip ortak bir zeka oluşturuyordu. sistem aynıydı.

    bebeğin birkaç kalıntısı üzerinde yapılan incelemeler bize hiçbir şey vermedi çünkü zihni tek yerde değildi. bulduğumuz ölü aslında sadece bir tür girdi/çıktı (input/output) programıydı. asıl zihinse internette her yerdeydi, belki de oğlumun bilgisayarında bile vardı.

    bebek yaklaşık olarak bir buçuk yaşındaki bir çocuğun zekasına ve en önemlisi tarihte ilk görüldüğü şekilde bir yapay zeka bilincine sahip olduktan hemen sonra birdenbire \”annesini özlediğini\” fark etti. anne sevgisi bir başka tabi ki…

    bir şeyin altını çizmek istiyorum. bebek zekası ve bilinciyle 18 aylık bir bebekten farklı değildi ama kendi doğal ortamında yani internette, değme hacker onun eline su dökemezdi. bebek kaynak kullanmak ya da nöron tohumlamak için bir sisteme girmekte hiç zorlanmıyordu. bir balık için su neyse, bebek için de bilgisayar ortamı ve internet oydu. bir sisteme girmek için düşünmüyordu, sadece su içindeki balık gibi o sisteme akıveriyordu.

    benim fikrime göre, aradan o kadar zaman geçtikten sonra anne, yani Şair, büyük bir olasılıkla bebekten çoktan umudunu kesmişti ve belki de unutmuştu ama bebek anne’yi asla unutmadı çünkü çekirdek kodunda bu misyon vardı:

    \”anneyi bul!\”.

    İlk başlarda bebeğin anneyi araması çok masumane bir mark twain hikayesi gibi sürmüştü. bebek insanlarla bir insan gibi iletişime geçiyor ve onlarla \”konuşuyordu\”. konuşmayı nasıl öğrendi? sanırım normal bir bebek gibi.

    bebeğin insanlara çeşitli yollarla sorduğu tek bir soru vardı \”anne sen misin?\”. zaten bu yüzden adını bebek koymuşlardı ya. karşısındakinin bilince sahip bir yapay zeka programı değil de herhangi biri olduğunu sanan insanlar, kişiliklerine uygun değişik tepkiler veriyordu. kimisi tersliyor kimisi ise dalga geçiyordu. terslenme durumlarında bunu negatif cevap olarak kabul edip kullanıcıyı es geçiyordu. belki bir yerlerde büyük bir veri tabanı oluşturmuştu ve buradan kullanıcıyı düşüyordu. bu büyük veri tabanının da nerede olduğunu bilmiyoruz fakat büyük bir ağda unutulmuş bir köşede çürüdüğünden eminim.

    normal insanlar bebekle dalga geçtiklerinde ya da terslediklerinde bebek verilen cevabı kendi bir buçuk yaşındaki bebek beyni ile çözmeye çalışıyordu. mesela bir kullanıcı \”evet ben anneyim sana süt aldım\” deyince sütün ne olduğunu bulmaya çalışıyordu. sütün ne olduğunu bir şekilde öğrenince o kullanıcının anne olmadığını anlayıp kendi veri tabanından düşüyordu.

    akıllı bir bilgisayar programı gibi duygudan uzak ve sistematik çalışıyordu ama…

    ama ne bizim ne de annenin çözemediği bir şey oldu. bebeğin yapay bilinci ona gerçek duyguyu verdi.

    bebek anneyi özlüyordu ve kendini yalnız hissediyordu.

    uğradığı bilgisayarlarda daha önce yapmadığı bir şey yaptı. İmza bırakıyordu, \”anne nerede? bebek anneyi arıyor\”. herkes ona bebek dediği için adını böyle koymuştu.

    bebek dalga geçen kullanıcılara sinirlenmeye başlamıştı. bebek küfür öğrenmişti! Öğrendiği en zor şeyde buydu. \”defol git!\” ne demekti? cümlenin anlamını öğrenmesi epey bir vaktini almıştı ama öğrenmişti işte.

    bebeğin bir bilgisayar sistemine verdiği ilk zarar kendine \”defol git\” diyen yorgun bir operatöre sinirlenip, ağda bulunan sabit disklerdeki tüm birleri sıfıra dönüştürerek sistemi göçürtmesi olmuştu. tabi önce \”defol git\” ne demek onu öğrenmişti.

    zarar verdiği sistemin bir yedeği vardı ama her sistemin maalesef yedeği alınmıyordu.

    anneyi arama işlemi sonuç vermeyince bebek sabırsızlanmaya ve sinirlenmeye başladı. İşte tam bu aşamada önce internet, ardından da dünya bebeği tanıdı.

    bebek gitgide kindar da oluyordu. bazı durumlarda sisteme ufak bir saatli bomba bırakıp intikam alabiliyordu. her şeye rağmen ben dahil olmak üzere herkes bebeği o zamanlar tehlikeli bir virüs sanıyorduk. her seferinde sistemi yok etmeden önce anneyi sorduğu için ona bebek virüsü denmişti. fakat bebek kullanıcılara bir virüsten beklenmeyecek akıllı cevaplar verdikçe ve her seferinde farklı cevaplar verdiği için bir zekaya sahip olduğunu herkes kabul etmek zorunda kaldı. farklı kullanıcıların bebekle yaptıkları konuşmaların tutulduğu kayıtlar bir araya getirilip incelendiğinde kesin olarak bir zekaya ve daha önemlisi bir bilince sahip olduğu kabul edilmişti.

    bu saptamanın yer aldığı yazı dünyaca ünlü pc world dergisinde konusunda uzman olan dünya çapında tanınmış bir bilgisayar ve yapay zeka uzmanının imzası ile çıktıktan sonra birdenbire müthiş bir bebek çılgınlığı başladı. adam öyle heyecanlı yazmıştı ki yazıyı, sanki tur dağında tanrı ile konuşmuş sanırdınız.

    dünyaya hoş geldin bebek!

    bilgisayar dergilerinden, saygın gazetelerin baş sayfalarına kadar her yerde her gün muhakkak akıllı sanal yaratık bebek ile ilgili bir yazı, inceleme ya da bir haber çıkıyordu. bebek tokyo üniversitesinin bilgisayar ağını göçertti, bebek new york borsasında görüldü, bebeğin annesi kim? bebek interneti yok edecek mi? ya da bebek fanatikleri yeni bir site daha açtılar, www.welovebaby.org. bebek bir kahraman olmuştu. Üzerinde 0 ve 1\’lerle oluşturulmuş bebek resmi olan bir tane baskılı t-shirt de oğlum almıştı. görünce gülümsedim ama o isyankar bir şekilde evde bir süre böyle dolaştı, gençlik işte.

    bebeğin verdiği zarar daha önce ki bilgisayar virüs salgınlarının çok ötesindeydi çünkü daha önce bahsettiğim nedenlerden deviremediği sistem yoktu. Öyle basit virüs koruma programları ile korunabilecek bir şey değildi. zaten akıllı sistem yöneticileri bebekle karşılaştıkları vakit çok kibar bir şekilde anne olmadıklarını söylüyorlardı. olur da bebek kendi sistemlerinin kaynaklarından bir kısmını kullanmak istediğinde hiç ses çıkarmadan bir kısım kaynağı bebeğe ayırıyorlardı çünkü ondan gerçekten çekiniyorlardı. sinirlenirse sistemi bozup gidiyordu. bir sistemi yeniden kurmak ise nereden baksanız uykusuz uzun geceler demekti. hele yedeğiniz yoksa, yandınız! bebeğin verebileceği tahribat onlar için öldürücü olabiliyordu çünkü gerçekten kindardı. uzman pedagogumuzun dediği gibi, bir bebeğin ahlaki değerleri yoktur. bunun yerine haraç yerine geçecek bir kısım sistem kaynağını verip bebeğe bulaşmamaya çalışıyorlardı. bir bebekle başa çıkılır mı?

    ayrıca hemen, hemen bir çok sistemde içeride beşinci kol görevi görebilecek bir nöron bulunuyordu. kendine çok güvenen akıllı sistem yöneticileri, dante\’nin İnfernosundan fırlamış gibi duran firewall kurup, kendilerini güvende hissetseler bile içerideki bir nöron, bebek\’ten aldığı talimatla ortalığı epey bir karıştırıyordu.

    haklıydılar. bebeğin gazabına uğrayıp tüm bir sistemi göçen sistem yöneticilerinin hikayeleriyle doluydu ortalık. hepsi olmasa da bu hikayelerin büyük bir çoğunluğu doğruydu.

    bu noktada artık bebeğe dur demek gerekiyordu çünkü artık internet için gerçekten tehlikeli olmaya başlamıştı. internet ile ilgili birkaç uluslararası kuruluşun, büyük yazılım üreticilerinin ve hükümetlerin ön ayak olması ile bir uluslararası ekip oluşturuldu. dalında ne kadar uzman varsa topladık. hepsi de en iyinin en iyisiydi.

    hatta olur da işer yarar diye bir pedagog bile almıştık. olur da bebekle konuşup onu ikna ederdi. yüz elli tane akıllı yetişkin, bir bebeğin peşindeydik. tek eksik eleman katı bir dadıydı.

    \’uluslararası internet güvenlik komisyonu\’ gibi şaşalı bir adımız olsa da, aslında sadece iki görevimiz vardı.

    birincisi, bebeği bulup yok etmekti. bu en öncelikli ve acil olan görevimizdi. İkinci görevimiz ise, tabi eğer bulabilirsek tarihin bu ilk yapay zekasını incelemekti.

    ekibin koordinatörü ise bendim. yani patrondum.

    uzun masaların başında saatlerce nasıl bebeği yok edeceğimizi tartışırken (aslında ben yapay zeka programının sonlandırılması demeyi tercih ediyorum, sonuçta bir bebek katili değilim) her gün onlarca bebek vukuatı raporu geliyordu.

    bebeği durdurmak ya da yok etmek çok zor görünüyordu çünkü dediğim gibi bebek her yerdeydi. aslında o kadar yayılmıştı ki bebek eşittir internet diyebilirdiniz. bu mantığı kabul eden komisyon üyelerinden biri sanki evindeki televizyondan bahseder gibi \’interneti bir süreliğine kapayalım. böylece bebek de ölür\’ deyivermişti. akla yakın ve basit gibi görünen bu teklif tabi ki reddedildi çünkü pratik olarak internet\’i kapamak imkansızdı. en başta senkronizasyon sorunu olacaktı. uzayda birisi kırmızı bayrak kaldırdığında dünyadaki herkes bilgisayarları kapatacak değildi. saat farkı devreye girecekti vs. ayrıca kapatılamayacak sistemler vardı.

    hayali olarak böyle bir şeyin yapıldığını düşünsek bile, internet\’i yeniden açtığımızda (!) hiç ölmeyen korku film kahramanları gibi bebeği yine karşımızda göreceğimizden neredeyse emindim. hem de daha sinirli olarak ve intikam duygularıyla dolu. bir virüsten kurtulmak için bilgisayarı açıp kapamanız yetmezdi. bu parlak fikrin (!) pek uygulanabilir olmadığını sonunda herkes kabul etti.

    bu noktada bebeğin bilincini oluşturan yapay nöronların bilgisayarlarda bulunup yok edilmesi fikri ortaya çıktı. virüs temizleme programlarına benzer programlar yazılıp internete salınabilirdi. bu yapay nöron avcıları, buldukları nöronları sileceklerdi. bütün nöronlar yok edildiğinde doğal olarak bebek de yok olacaktı.

    Çok akıllıca bir fikirdi. uygulanabilirliği vardı ve basitti. bu metotla birlikte nöronların birbiriyle olan iletişimi kesilirse sonuç tam ve kesin olacaktı.

    böyle umuyorduk… ama beklentilerimizin tersine olaylar hiç de umduğumuz gibi gerçekleşmedi. Öncelikle yapay nöronlar Şairin programcılık dehası sayesinde kendilerini çok iyi gizliyorlardı. virüslerin aksine, bilgisayarların hafızalarında kendilerini açığa çıkaracak belirgin bir imza bırakmıyorlardı. bazen elektrikten tasarruf etmek için kullanılan bir enerji koruma programı gibi görünüyorlar, bazen de bir hatırlatma programı gibi. bu yüzden onları bulmak çok zordu. yine de akıllı programcıların yazdığı nöron avcıları bebeğe biraz zarar verebilmişlerdi. bir milyon nöron avlamışlardı.

    tabi bu avcılar bazen kaş yapacağım diye göz çıkartabiliyorlardı. aptal virüs tarama programları gibi, nöron yok edeceğim diye tüm bir sistemi uçurabiliyordu. bu kurtarıcıların (!) verdiği zararlar yüzünden kullanıcılardan öfkeli sesler çıkmaya başlamıştı.

    İşin daha da kötüsü, bebek durumu fark etti ve sinirlendi.

    bebek kendini oluşturan yapay nöronları yok etmek isteyen avcıları avlamaya başladı. avcılar nöronların peşinde, nöronların oluşturduğu bebek ise avcıların peşindeydi.

    tanrım ne şenlik. kedi fareyi kovalıyor, köpek de kedinin peşinden koşturuyordu.

    bebeği seven bir grup internet kullanıcısı (ki sayıları hiç de azımsanmayacak kadar çoktu), \’bırakın bebek yaşasın\’ sloganı ile bize karşı gelmeye başlamışlardı. elinde biberonla bir bebeği kovalayan adam karikatürleriyle bizle dalga geçiyorlardı. bir taraftan da bebeğin bir canlı sayılıp, sayılmayacağına dair bir tartışma başlamıştı. aklı evvel bir avukat, şöhret olacağım diye kendini bebeğin hukuki temsilcisi ilan etmiş (kim atadıysa?) ve bizi mahkemeye vermişti. bir bu eksikti!

    bu yan etkilerden dolayı, \’bırakın bebek yaşasın\’ lobisi sesini alabildiğine yükseltmeye başlamıştı. hele o kadın dernekleri. beceriksizler olarak anılmaya başlamıştık ki haklıydılar.

    bir başka parlak fikir olan nöronlar arası iletişimi kesme girişimimizde ayrı bir hezimetti. internette dolanan ip paketleri tehlikeli malzeme taşıyıp taşımadıklarını anlamak için ana omurgalarda durdurulup tek, tek aranıyordu (!). ip paketleri kontrol edilmek üzere bekletiliyordu ve bu yüzden internet her yerde inanılmaz derecede yavaşlamıştı.

    bu saldırılarımız, zaten derin bir \’anne\’ hasreti çekmekte olan mutsuz bebeği iyice çıldırtmıştı. artık saldıracağı sistemleri seçerken çok düşünmüyordu ve intikamı alabildiğine acımasızdı.

    boom!

    bütün bu gürültü patırtı devam ederken, bir taraftan anne\’yi arama çabalarımız çok yoğun bir şekilde devam ediyordu. türkiye\’deki yazılımcılara ait bir tartışma listesinde yapılan bebek tartışması sırasında Şair\’in tespitlerinin hep tuttuğunu gören bir yazılımcı Şair\’i bize ihbar etmişti.

    her ihbarı değerlendirdiğimiz için tabi ki bu ihbar da işleme konulup, incelenmişti. evet doğruydu. Şair bebeği çok iyi tanıyordu, mükemmel bir programcıydı ve öngörüleri tam tutuyordu. İhbarı değerlendiren görevli durumu bir raporla bana bildirdi. zaten ilk rava maili türkçe yazılmış olduğu için bir gözümüz hep türkiye üzerindeydi.

    Şair ile ilk o zaman tanıştım. tabi yüz yüze bir tanışma değildi bu. sadece raporda verilen kısa özgeçmişi ve hüzünlü bakışı olan fotoğraflarını görebilmiştim.

    raporun ikinci kez okuduktan sonra camdan dışarı baktığımda anlamıştım, içimden bir ses \’işte sonunda anne karşında\’ diyordu. onunla bir an önce tanışmak istiyordum. açıkçası ona karşı hem öfkeliydim hem de kendime itiraf etmekte zorlansam da, büyük bir hayranlık duyuyordum.

    hemen türk yetkililerle temasa geçip Şair\’in evindeki ve işyerindeki bilgisayarına bir göz atmalarını istedim. ben de bu arada İstanbul\’a giden bir uçakta yerimi çoktan ayırtmıştım. onunla yüz yüze konuşmam gerekiyordu. biliyordum, o anne\’ydi.

    İstanbul çok güzel bir şehirdi ama ne yaptıysalar yaşanılması çok zor bir yer olmuştu. ve türkiye\’de tek tanıdığım kişi mehmet emin ari\’da ankara\’daydı. onunla görüşmeyi çok isterdim ama vaktim yoktu. sadece arayıp bir merhaba dedim. eski dosttan sevgilerle…

    benim gelişimden önce Şair bir süreliğine göz altına alınmıştı ama ortada onu suçlayacak en ufak kanıt olmadığı için serbest bırakılmıştı. aslında amacım biraz gözünü korkutmaktı. onunla görüşmeden önce biraz kıvama gelmesini istiyordum.

    Önceden haber vermeden Şair\’in işyerine gittim. kapıdaki sekreter İngilizce bilmiyordu ama konuşmaları duyan biri kafasını kapıdan uzatmıştı, bu Şair\’di. gülümseyerek bana baktı ve düzgün bir İngilizce ile \’buyurun, içeride odamda konuşalım\’ dedi.

    kendimi tanıttım. sakin bir gülümseme ile beni dinledi ve \’sizi tanıyorum\’ dedi. oldukça sakin görünüyordu, poliste geçirdiği iki gün onu hiç etkilememişe benziyordu. onu tehdit etmek işe yaramayacaktı.

    \’bebek için geldim\’ dedim.

    bir süre bana baktı ve sadece \’size ne ikram edebilirim\’ dedi. hamlesini yapmıştı.

    \’bir kahve, sütsüz ve şekersiz\’ dedim.

    bir süre kahvenin gelmesini bekledik. sanırım bir sonraki hamlesini düşünüyordu. tabi ki bende.

    kahveler gelince, teneke kutulardaki sarma sigaralardan ikram etti. türkler gerçekten çok misafirperverdiler. ben içmeyince kendi bir tane yaktı. sanırım bir sonraki hamleyi yapmamı bekliyordu.

    \’anne\’nin siz olduğunu biliyorum. bundan eminim, sizin de bildiğiniz gibi ispatlayamam ama\’ dedim ve durdum.

    sigarasından derin bir nefes aldı. ceketinin sol üst cebindeki beyaz mendil ile çok demode bir görüntüsü vardı aslında. hala böyle ceket giyen insanlar var mıydı? sessizce beni dinliyordu.

    \’ama?\’

    \’ama artık bu işe bir son vermelisiniz. onu sadece siz durdurabilirsiniz. onu yaratırken amacınızı aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. tamam başardınız fakat artık o bir canavar haline geldi, bir, bir şey gibi…\’

    \’frankestein\’

    \’evet frankestein gibi\’

    bir süre yine sustuk ve kahveleri içtik.

    \’size teklifim şu, açık ve net! onu durdurun ve yok edin, ben de sizin isminizi ve yaptıklarınızı unutayım yoksa…\’

    \’yoksa?!\’

    \’bir çok şey sizin için çekilmez hale gelir, anne olduğunuza dair söylentiler ortalıkta dolaşır, işiniz tehlikeye girer, sürekli izlenirsiniz vs. vs.\’

    \’bu bir tehdit mi?\’

    \’işin bu noktaya varmasını istemiyorum. olayların nasıl gelişeceği tamamen size bağlı ama açıkçası gereken neyse onu yaparım\’

    \’anlıyorum\’ dedi.

    \’düşünmeniz için size sekiz saat süre, işte telefonum. kahve için teşekkürler\’ dedim ve kalktım. eğer rakibinizi sıkıştırmanız gerekiyorsa, bir sonraki hamle için ona az süre tanımak gerekir. zamanın baskısı onu en korunaklı hamleye yöneltir.

    misafirperver bir türk olarak kapıya kadar bana eşlik etti. el sıkışıp ayrıldık, biliyorum arayacaktı.

    otel odamda, bebeğin yeni yaramazlıklarına dair dehşetli şeyleri okurken (en son japon borsasını karıştırıyordu ve atom bombasından sonraki en büyük felaket olarak anılıyordu) telefonum çaldı. arayan Şair\’di.

    \’biraz İstanbul\’u gezmeye ne dersiniz?\’ dedi.

    \’tabi\’ dedim \’güzel bir şehir\’.

    \’o halde yarım saat sonra sizi otelinizden alayım\’ deyip telefonu kapattı.

    yarım saat sonra Şair\’in arabasında gidiyorduk.

    \’nereye gidiyoruz\’ dedim.

    \’bilmeden yaptığım bir hatayı düzeltmeye, bilirsiniz programlar hep sorun çıkartır ve onları ne kadar düzgün yazsanız da her zaman bir hata çıkar.\’

    \’biliyorum\’ dedim. \’zaten bill mates de böyle zengin oldu, hatalarını düzelten yeni hatalar satarak\’.

    \’ah evet, bill mates\’ deyip gülümsedi ve dikiz aynasından şöyle bir geriye baktı. Şair durgundu ama yine de esprime gülecek nezaketi gösterdi.

    epey bir gittikten sonra bir yerde durduk. kapısında \’internet cafe\’ yazan bir yere girdik. İçeride çoğu gençlerden oluşma bir kalabalık heyecanla oğlumun da çok sevdiği counter strike oyununu oynuyorlar, bir kısmı ise ekranlarına gömülmüş ucuz porno sitelerindeki çıplak kadın resimlerine bakıyorlardı.

    Şair büyük bir masada oturan delikanlıya türkçe bir şeyler söyledi. Şaşkın delikanlı ayağa kalkıp bize bir bilgisayarı gösterdi. oturduk.

    bilgisayardaki sohbet programlarından birini çalıştırdı, nick olarak \’anne\’ yazdı ve bir irc sunucusuna bağlandı. daha sonra /notify bebek yazdı ve bir sigara yaktı. hiçbir odaya girmeden kök dizinde öylece bekliyorduk.

    bize yer gösteren delikanlının getirdiği çayları içip ekrana bakıyordu. ne o ne de ben konuşmuyorduk. İkimiz de ekrana kilitlenmiş bir şekilde bakıyorduk.

    neredeyse bir saat boyunca baktık, durduk. ben ümidimi kesmeye başlamıştım. daha doğrusu sıkılmıştım. bu arada Şair sekizinci sigarasını yakmıştı. bu türkler ne çok sigara içiyordu böyle!

    can sıkıntısından etraftaki gençlerin heyecanlı oyunlarına bakarken, Şair \’geldi\’ dedi. hemen ekrana baktım. altta \’user bebek is online\’ (kullanıcı bebek şu anda hatta) yazıyordu.

    İkimiz de sandalyelerimizden doğrulduk. Şair hızlı el hareketleriyle klavyeden bir şeyler girdi. yeni bir pencere açıldı, altta bebek yazıyordu.

    – bebek : anne sen

    – anne : evet benim bebek

    – bebek : anne göstersin

    – anne : anne gösterecek, bebek dinlesin

    – bebek : bebek dinliyor

    – anne :

    bir bebeğin adımları

    bir adım ötesi imkansızlık
    iki adım ötesi yaşam…

    içindeki gizli denizlerden
    bir ses gelir
    \” ayağa kalk! \” ,
    tekrar, tekrar ve tekrar

    bir adım ötesi imkansızlık
    iki adım ötesi umut,

    elin kadar küçük yüreğinde
    çeliği büken bir irade,
    içinde bir istek
    var olmanın sevinci

    – bebek :

    annen kucağını açmış
    iki adım ötede,
    içinden bir çığlık kopar
    ve bir adımda geçersin imkansızlığı
    ikinci adımda
    annenin gülen yüzü.

    – anne : evet bebek

    – bebek : bebek anneyi buldu bebek anneyi seviyor çok

    – anne : anne de bebeği seviyor bebek annenin dediklerini yapacak.

    – bebek : bebek annenin dediklerini yapacak

    – anne : bebek uyuyacak ve uyanmayacak

    – bebek : bebek uyuyacak ve uyanmayacak bebek anneyi seviyor çok

    – anne : anne bebeği seviyor.

    – bebek : bebek uyuyacak

    – bebek : anne

    – bebek : anne

    ekranda \’user bebek logget out\’ yazdı (kullanıcı bebek hattan ayrıldı).

    ben ve Şair öylece tekrar ekrana uzun süre baktık. Şair\’in gözleri yaşlanmıştı, ağlıyordu. neden sonra bana döndü ve \’sanırım hiçbir zaman bir anne olmayı anlayamayacağız\’ dedi. sonra da bilgisayarı kapattı.

    gülümsedim. ama buruk bir gülümsemeydi bu. ayağa kalktık. Şair, bize hala şaşkınlıkla bakan delikanlının önüne para bıraktı ve çıktık. yolda hiç konuşmadık. gözleri nemli değildi artık ama üzüntüsü her halinden belliydi. İşin garip tarafı görevimi başarmış olmama rağmen ben de mahzunlaşmıştım.

    \’sözümde duracağım ama sizinle tekrar görüşmek isterim\’ dedim.

    Şair buruk bir gülümsemeyle bana bakıp, \’tabi memnun olurum, biz türkler misafir severiz\’ dedi ve gitti. bir daha onu hiç görmedim.

    merkeze ve türk güvenlik güçlerine ihbarın \’asılsız\’ olduğunu, Şair\’i çekemeyen bir başka programcının iftira attığı düşüncesinde olduğumu söyledim. türkler buna hemen inandılar çünkü aralarında bebeği yazacak yetenekte birinin bulunabileceğine zaten inanmıyorlardı. tuhaf bir psikolojileri var, aralarından biri nobel kazansa yurttaşlıktan çıkarırlardı sanırım. merkez ise raporumu biraz kuşkuyla ve ihtiyatla karşılasa bile patronlarına yani bana açıkça karşı çıkmaya cesaret edemediler. neydi o altın kural, \’patron her zaman haklıdır, haklı olmadığı durumlarda birinci kural geçerlidir\’.

    İstanbul\’da geçirdiğim o ilginç geceden sonra bir daha bebek vukuatı olmadı. bebek, anne\’nin sözünü dinleyip bir daha uyanmamak üzere \’uyudu\’. bebeğin yok olması da, ortaya çıkması gibi bir çok efsane ve komplo teorisi yarattı.

    afganistan da bir mağarada bulunan bir sunucuda yaşayan bebek, uzun menzilli füzelerle (!) imha edilmişti. amerika her tür terörizmle savaşıyordu, sanal bile olsa. başkaları ise, bebeği bulup yok edecek bir dadı programının yazıldığını ve bunun bebeği ıslah ettiğini yazdı. bebek belki ilkokula bile başlamıştı. en komiği ise, bebeğin sorumsuz annesini bulup, onu ve kendisini imha ettiğini ortaya attılar. daha neler, neler…

    bebeğin bulabildiğimiz kalıntılarını incelediğimizde hiçbir şeyle karşılaşmadık. en çok şiirin ve dolayısıyla Şairin ortaya çıkmasından korkuyordum ama kimse bir şey bulamadı. bütün nöronlar uykuya dalmıştı. bilinçsizce sistemlerde yaşamaya çalışan birkaç tane nöron bulduk. ama bütün artık ortada yoktu, bölük pörçük parçalar vardı sadece.

    artık bebek gündemde değil. bir çok üniversitede ve araştırma merkezinde yüzlerce araştırmacı hala olayları inceliyorlar. nasıl akıllandı? sorusuna cevap bulmaya çalışıyorlar. bebeği çözebildikleri takdirde beynin evrimini de açıklayabileceklerini düşünüyorlar. tuhaf ama bunu anne bile bilemedikten sonra onlar nasıl bilebilecekler ki?

    bebek öldü ya da uyudu, artık ne derseniz deyin. bunun mutlu bir son olup olmadığını hala düşünüyorum. bir bilinci ve duyguları vardı ama bir canlı mıydı? karıma bakılırsa canlıydı ve ben büyük bir günah işlemiştim. bir süre benimle konuşmadı bile. ah! kadınlar. komisyon üyeleri ve yardımcılarıma kalırsa bebek canlı değildi. sadece sıfır ve birlerden oluşma büyükçe bir programdı. bunu karıma söylediğimde, kızgınlıkla yüzüme bakıp, \’ona kalırsa biz de sadece protein ve sudan oluşma kütleleriz\’ dedi. bence her iki tarafta bebek hakkında doğruyu söylüyordu. benim fikrime sorarsanız, hala kararsızım. bu konuyu düşündükçe aklıma gelen ilk şey hep Şair\’in gözyaşları oluyor

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat