• Frane Selak,74 yaşında emekli öğretmen.Hırvatistanda yaşıyor.Tam 7 felaketten kurtuldu,dünyanın en şanslı insanı oldu. 1962 : Saraybosnadan kalkan,Dubronike giden trene bindi.Tren raydan çıktı ve birkaç vagon nehre düştü. Buz gibi suda 17 kişi boğuldu.Selakın kolu kırıldı ama kurtuldu. 1963 : Zagreb e DC-8 tipi bir uçağa bindi.Uçak havadayken kapısı açıldı ve Selak aşağı düşen 20 kişiden biriydi.Kazada 19 kişi öldü!Selak saman yığınına dü ştüğü için yaralı olarak kurtuldu. 1966 : Bindiği otobüs nehre uçtu.4kişi öldü,o birkaç sıyrıkla kurtuldu. 1970 : Otomobiliyle giderken motor alev aldı.Kendini dışarı zor attı,aracın benzin deposu infilak etti. 1973 : Otomobilinde meydana gelen patlamada saçlarının bir bölümünü . kaybetti. 1995 : Zagreb sokaklarında otobüs çarptı.Yaralı kurtuldu. 1996 : Otomobil bir virajda Birleşmiş Milletlere ait kamyonla çarpıştı.Skoda marka otomobiliyle uçuruma uçtu.O bir ağacın üstüne düştü,otomobili yandı. 2003 : Frane Selak,piyangodan 1.3 trilyonluk ikramiye kazandı.Şimdi amacı kazasız belasız yaşamak.

  • Sâlim Şebşîrînin talebelerinden Nûreddîn Ali Şebrâmelîsî isminde bir zât, bir gün İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ kitâbından gurûr bahsini mütâlaa ediyordu. Orada ilim sâhiplerinden bâzılarının, ilimlerine güvenerek ve ilimlerinin kendilerini kurtaracağını zannederek aldandıklarını, kendini beğenmeye, kibre ve gurûra kapıldıklarını, böylece felâkete sürüklendiklerini okuyunca birden çok duygulandı. Kendisinin de o tehlikelere düşmesinden çok korktu. Şimdiye kadar öğrendiklerim bana yeter düşüncesiyle ilim öğrenmeyi bırakıp, devamlı Kurân-ı kerîm okumakla, oruç tutmakla, sırf ibâdet ve tâat yapmakla meşgûl olmaya karar verdi. Artık Sâlim Şebşîrîden okumayacaktı. Ertesi gün derse gitmeyecekti. Fakat hocası derste göremeyince merak edip sorar veya yanıma gelir diye sırf hatırını gözetmek için derse gitti. Fakat, o günkü dersi mütâlaa etmemişti. Ders esnâsında hep susuyor, derse iştirak etmiyor, hep İhyâda okuduğu yeri düşünüyordu. Ders esnâsında Sâlim Şebşîrî de, onun bu hâlini anlamıştı. Bir ara ona; Yâ Ali! Sana ne oldu. Bugün çok suskunsun dedi. O da; Efendim, bu günkü dersi mütâlaa etmedim dedi. Sâlim Şebşîrî onun hâlini kerâmet olarak anladı ve İmâm-ı Gazâlînin eserlerini sayarak; Yâ Ali! İmâm-ı Gazâlî, Müstesfâ, Vecîz gibi şu şu eserleri telif etmedi mi? dedi. Ali Şebrâmelîsî; Evet efendim dedi. Bunun üzerine sâlim Şebşîrî; Anlaşılıyor ki, sen İhyâdan Gurûr bahsini okumuşsun ve o sana çok tesir etmiş. İlim ile meşgûl olmamak îcâbetseydi, İmâm-ı Gazâlî hazretleri ilimle bu kadar meşgûl olur ve bu kadar eser yazar mıydı? Sen ilim taleb et! Gücün yettiği kadar Allahü teâlâdan kork. Çeşitli tehlikelere, kibre, gurûra düşmekten Ona sığın. Ümid olunur ki, Allahü teâlâ seni ihlâs sâhibi kullarından eyler dedi. Ali Şebrâmelîsî diyor ki: Hocamın bu sözleri bana çok tesir etti. Ben önceki düşüncelerimden vazgeçtim. İlim öğrenmeye devâm ettim. Vakitlerim hocamdan okuduğum ve okuyacağım dersleri mütâlaa etmekle geçti.

  • Inebahtı`da Osmanlı donanmasının imha edilmesi Sultan II. Selim Han`ı çok üzmüştü. Bu üzüntüsünü her zaman söylüyordu. Sohbet arkadaşlarından olan Celal Bey`e:
    -Bu defa İslam askerine vaki olan perişanlık, zorluktan sonra kolaylık olmaktır…
    Celal Bey, padişaha şu cevabı verdi:
    `O bizim eski dostumuzdur`
    -Malumunuz, Seyyid Muhterem`in duasına ve onun tavsiyelerine ihtiyacımız vardır. Kendisi zaman görmüş, işbilir, eskilerden kalmış tecrüb eleri olan bir zattır.
    Celal Bey, bu sözleriyle padişahın istişare yapması gerektiğini anlatmak istiyordu. Bunu anlayan padişah:
    -O bizim eski dostumuzdur. Ona ve Sadrazama bildir, yarın Bayezid Han Köşkünde buluşalım.
    Ertesi gün Seyyid Muhterem ve Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, belirtilen yere geldiler. Sultan II. Selim oraya gelince, Seyyid Muhterem`e hitaben:
    -Gel Efendi, aşinalık seninle ezeldir. Padişahlar vezire muhtaçtır. Siz dahi Mehmed Paşa gibi makamın eri olan zatı elden çıkarmayıp bu sene din ve devlet düşmanlarına tamamının galebe çalmasına sa`y ediniz…
    Üç ayda biten donanma!
    Ertesi gün Sokullu Mehmed Paşa, bütün vezirleri, paşaları ve beyleri toplayarak, padişahın bu sözlerini onlara da bildirdi ve büyük gayretlerle çalışmaları gerektiğini anlattı. Onlar da bütün Osmanlı ülkesinden kereste, demir, zift, halat gibi gemi yapımında lazım olacak malzemeleri kısa zamanda tedarik ettiler. Bir taraftan da gemi inşası için . işçi topladılar. Bu sayede üç ay gibi çok kısa bir zamanda, birkaç senede inşa edilemeyecek olan büyük bir donanma vücuda getirildi…
    Bir `Deli Balta` Ulubatlı Hasan
    İstanbul`u muhasara eden Osmanlı askerinin kumandanı, Sultan I. Mehmed Han ise bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Ordusunu son bir defa daha gözden geçirdi. Askere şevk ve heyecan veren âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler okudu. Surlara ilk çıkacak kahramanlara müjdeler verdi. Daha sonra Paşalarını ve Beylerini çağırarak onlara şöyle seslendi:
    `Müsterih olunuz!` -Ey benim Paşalarım, Beylerim, cihad arkadaşlarım! Sizi, cesaretinizi bir kat daha arttırmak için buraya toplamadım. Zafer için üç şart-ı esâsî mevcuttur: Hulûs-i niyyet, fena hareketlerden hayâ, Emirlere itaat. Mâlik olduğunuz liyakati gösteriniz. Zillet geride, şehadet ileridedir. Sizin başınızda döğüşeceğime yemin ederim. Şimdi mevkilerinize dönünüz. Çadırlarınıza giriniz. Fecirle kalkar kalkmaz namazlarınızı eda edip, askerinizi bir intizam-ı tam dahilinde tertib ediniz. Sakin ve müsterih olunuz. Fakat cenk borusunun sesini duyunca, sancakların rüzgarla temevvüc ettiğini görünce derhal ileri atılınız…
    Padişah sözlerini bitirdiği zaman Paşalar ve Beyler ağlıyordu…
    O gece kimse uyumuyordu. Genç Padişah, günlerdir içine girmediği yatağının üzerine oturmuş, Allahü teâlâya yalvarıyordu:
    `-Yâ İlâhî! Bir bölük ümmeti yendirme, düşmanımızı sevindirme, bizi muzaffer kıl!`
    Çadırın dışında hıçkırıklarla karışık bir ses yükseldi:
    `-Âmîn… Âmîn…`
    Bu kimdi? Gecenin bu vaktinde Padişahın çadırı etrafında ne arıyordu? Yerinden kalktı, dışarı çıktı. Hayret… Biraz ileride çimenlere oturmuş genç bir adam, ellerini açmış, biraz evvelki duayı tekrarlıyordu…
    Padişah onu tanıyordu
    Sultan Mehmed:
    `Yarın cihad günüdür!`
    -Orada ne ararsın, kimsin? diye seslendi. Genç . adam oturduğu yerden kalktı:
    -Ulubatlı Hasan`ım Padişahım… Sizi muzaffer kılması için Cenâb-ı Hakk`a yalvarırım, dedi.
    Padişah bu sesi tanıyordu. Babası Sultan II. Murad Han zamanından bergüzar (hatıra) kalmış bir kahramandı. Ölüme gönüllü giden kimselerdendi. Kızmadı. Mülayim bir sesle şöyle dedi:
    -Var istirahat eyle Hasan, yarın cihad günüdür…

  • uyandi saate bakti coktan sabah olmuşştu bir sure yatakta dondukten sonra doğruldu ama kalkmak istemiyordu.icerisi cok soğuktu tum vucudu sitma nobetine tutulmuşşcasina titriyordu kapiyi acti soba coktan sonmuşştu ve yakicak bir tek odun bile kalmamişşti.hizli hizli giyindi aynaya bakti daha iyi gorunmeliydi saclarini taradi artik hazirdi.
    dişşari cikti yağan karin altinda hizli hizli yuruyordu cok heyecanliydi marketin onunde durdu iceri girip cebindeki son parayla babasinin kucukken aldiği ve kucukluğu aklina geldiğinde hala damağinda o eşşsiz tadi duyumsadiği şşekerlerden aldi.acele etmeliydi hizli adimlarla yarim saat daha yurudu işşte gelmişşti kalbi daha da hizli atiyordu.kapi acildi herkesi teker teker iceri aliyorlardi daha fazla sabredemiyordu bir an once iceri girmeliydi.
    oturdu beklemeye başşladi zaman gecmiyordu bir turlu daha 5 dk olmamişşti oysa 5 saattir bekliyor gibiydi.başşini kaldirdi evet babasi karşşisindaydi 3.5 aydir gormemişşti ne kadarda yaşşlanmişşti sarildi hic birakmayacak gibi…
    zamanlari kisitliydi ama onlar konuşşmuyorlardi sadece sarilip oylece birbirlerine bakiyorlardi.zamanin nasil gectiğini anlamadan goruşşun bitmesine 5 dk kaldi diyen gardiyanin sesiyle kendine geldi.
    elini cebine atti şşekerleri cikartip babasinin avucuna birakti babasinin gozlerinden iki damla yaşş suzuldu sarildilar ayrilik vakti gelmişşti yine yavaşş yavaşş cikti kapidan yureğinin yarisini birakmişşti orda…
    eve geldi yatağina uzandi yakacak odun alamamişşti ama gozlerinden suzulen yaşşlar yureğini isitmaya yetiyordu…

  • **  Bir arap Muaviye ile birlikte kızartma yiyor ve etleri hızla parçalayıp mideye indiriyordu. Bu manzara karşısında Muaviye dayanamadı:

       **  Nedir bu kuzuya düşmanlığın? Yoksa anasından boynuz mu yedin?

        Arap:

       ** Ben de seni kuzuya karşı pek müşfik görüyorum. Anası seni emzirmiş olmasın ha?!

  • Bir hastane odası iki yatak ve hayatla olum arasındakı çizgide yaşamdan yana kalmaya çalışan iki kalp hastası.Yataklardan biri pencere önünde diğeri duvar dibinde.Pencere önündeki sabahtan akşama kadar pencereden dışarı bakıp seyrettiklerini duvar dibinde birşey görmeden ,aynı kaderi paylaşan birşey görmeyen hasta arkadaşına anlatıyor!
    -Bugün deniz dünden daha durgun.Rüzgar hafif esiyor olmalı.Beyaz yelkenliler denizde belli belirsiz ilerliyorlar kuğu gibi süzülüyorlar.
    -Park mı?Ha,park henüz tenha.Salıncakların ikisi dolu ikisi boş.Geçen haftaki sevgililer yine geldiler.Elleri birlerinden hiç ayrılmıyor.Şimdi erkek kızın saçlarını okşuyor,ne kadar birbirlerine yakışıyorlar.
    -Erguvanlar bugün çıldırmış öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış.Erikler desen keza,tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş.İşte parkın neşesi çocuklar geldi.Ellerinde rengarenk balonlar var ah kardeşim görmelisin.
    Bu böyle sürüp giderken her gördüğünü anlatıp dururken ansızın bir kalp krizi geçirir pencere kenarındaki.Duvar dibinde düğmeya bassa doktoru çağırabilir ve belkide arkadaşı kurtulabilir.Ama ama yapıyor işte şeytan karışıyor işine.Arkadaşı ölürse pencere kenarı boşalacak ve kendisi oraya geçecek.Bugüne dek kulaklarıyla duyduğunu gözleriyle görecek ve duvar dibindeki düğmeye basmaz ve arkadaşı ölür.Ertesi gün duvar dibinde olan yatağını pencere kenarına taşırlar.Bekledği an gelmiştir artık yattığı yerden pencereden dışarı bakar.
    Dışarıda kapkara bir duvar işte hepsi bu kadar.

  • Hikaye : sevmeyen – sevilmeyen kız

    ben, erkek arkadaşımla arkadaşlarım vasıtasıyla tanışmıştım,aslında tam istediğim gibi bir insandı.arkadaşlarla her gittiğim yere o da geliyordu, mevkiside vardı, bu ilşkiye ben sevmeden istemeden başladım,ilk iki hafta iiyi güzeldi o çalışıyordu akşamdan akşama görüyoduk birbirimizi baen hiç görüşmüyoduk , görüştüğümüzdede hep yanımızda arkadaşlar oluyordu,ben bu ilşkiyi akadaşlarının yanında değil tek başımıza yaşamak istiyodum,onu tanımak, inanmak,güvenmek istiyodum ama olmadı soğudum,çok iyi bir insandı kimsyi incitmeyen bir insan ama olmayınca olmuyor işte,bende onu istemediğimi anladım ama ayrılmak isteyen ben olmak istemedim onun benden ayrılmasını sağladım ve ayrıldık ama ondan sonra onun gibiisni bulamadım o yüzden ben gerçek aşkın var olduğuna inamıyorum gerçek mutluluk gerçek aşk bence karşılıklı güven ve saygı içinde olur size dğer verene sizde değer o zaman gerçekten mutlu olacaksınız;ona dönmek istiyorum ama dönemiyorum, siz siz olun size değer verenin kıymetini bilin yaşadığınız günlerin kıymetini bilin

  • Günün birinde Keloğlan gurbete çıkmaya karar vermiş. Heybesini hazırlamış, anasıyla
    helallaşmış, çıkmış yola.
    Sırtında torbası, elinde değneğiyle yürümeye başlamış. Evden çok uzaklara gitmiş.
    Bir köye yaklaşırken hava iyiden iyiye kararmış. Çalılıkların ardında da bir karaltı
    belirmiş.
    Keloğlan hemen bir ağacın arkasına gizlenip, adamı gözetlemiş. Adam koynundan
    çıkardığını, oradaki bir çalının dibine gömmüş. Sonrada oradan uzaklaşmış.
    Keloğlan bir süre bekledikten sonra oraya varmış. Yerlere dikkatlice bakmış. Adamın
    kazdığı yeri bulmuş. Toprağı kazmağa başlamış. Biraz kazdıktan sonra gözlerine inanamamış. Çünkü
    toprağın altında bir torba dolusu altın varmış.
    Keloğlan düşünmüş, taşınmış. Bu altının çalıntı olduğuna karar vermiş. Hem onu sahibine
    vermek, hem de bundan yararlanmak için bir plan kurmuş kendi kendine.

    Torbayı başka bir yere gömmüş. Düşmüş yola. Değneğini vura vura yürümüş, yürümüş.
    Sonunda köye varmış.
    Doğruca köy odasına gitmiş. Kapıyı açıp “Selamünaleyküm ağalar” diyerek içeriye girmiş.
    Köylüler bir yabancının geldiğini görünce onunla ilgilenmişler.
    Buyur, buyur deyip konuğa yer göstermişler. Eline bir bardak çay verip halini hatırını
    sormuşlar.
    Keloğlana ne iş yaptığını sorduklarında, keloğlan onlara:
    -Ben fal bakarım ağalar, demiş. Fal bakaar yitikleri bulur, geleceği okurum.
    Bunu duyan köylüler Keloğlana daha saygılı davranmışlar. Köylerine onur verdiğini
    söyleyerek onu birkaç gün misafir etmeğe karar vermişler.
    Hemen önüne büyük bir sini içinde yemek vermişler. Keloğlan buna çok sevinmiş. Çünkü
    sabahtan beri hiç bir şey yememiş. Karnı açlıktan zil çalıyormuş.
    Önüne konan yağı, balı, peyniri, sıcak gözlemeyi indirmiş mideye. Üstüne de okkalı bir
    kahve içmiş. Bir köşeye serdikleri yatağa uzanmış. Sabaha kadar deliksiz bir uyku çekmiş.
    Ertesi gün, sabah olunca köyden bir kese altının çalındığını söylemişler Keloğlana.
    Keloğlan:
    -Bir tas içinde su getirin, demiş.
    Köylüler hemen bir tas bulup içine de su doldurup Keloğlanın önüne koymuşlar. Keloğlanın
    ne yapacağını görmek içinde etrafına toplanmışlar. Keloğlanda anlamsız anlamsız mırıldanarak
    ellerini suya batırmış. Sonra ıslak ellerini yüzüne sürmüş. Bir an düşünür gibi yapmış. Sonra da
    köylülere altın dolu torbayı gömdüğü yeri tarif etmiş.
    Köylüler koşup gitmişler Keloğlanın tarif ettiği yere. Altın torbasını elleriyle koymuş
    gibi kolayca bulmuşlar.
    Bu olay Keloğlan’ın saygınlığını artırmış. Onu yere göğe koymamışlar. Namı da çevre
    köylere kadar yayılmış.
    Günün birinde eşeğini kaybeden bir köylü içinde suya bakmış. Sonra adamı başından savmak
    için:
    -Senin eşeğin ne yerde ne de gökte. Ortaada bir yerde demiş.
    Köylü aranıp dururken, eşeğini küçük bir tahta köprüde bulunca sevinç içinde köye dönmüş.
    Herkese olanları anlatmış.
    Bu olay da Keloğlanın ününe ün katmış. Keloğlanın ünü köyden köye, köyden kasabaya
    yayılmış. Eşeğini bulan adam bir gün padişahın bulunduğu kente gitmiş. Keloğlan’ın yitik eşeği
    nasıl bulduğunu anlatınca bu haber padişaha kadar ulaşmış.

    Padişah da ne zamandır bir falcı ararmış meğer. Babasının emanet ettiği kılıncın sırrını
    çözdürmek için. Kılınçın sırrının çözülmesi için o güne dek denemediği falcı, bilgin, büyücü
    kalmamış. Kılıncın sırrını bir türlü çözememişler.
    Padişahın adamları Keloğlanı bulunduğu köyden apar topar aldıkları gibi yaka paça
    padişahın huzuruna çıkarmışlar. Keloğlan çok korkmuş. Padişahın derdini çözümleyemezse,
    kellesinin gideceğini biliyormuş. Bu nedenle padişaha “Ben falcı falan değilim” demiş ise de
    padişah dinlememiş.
    Padişah kılıcı Keloğlana göstermiş:
    Ben çok küçükken babam bu kılıcı bana verirken, büyüyünce sırrını çözmemi vasiyet
    etmişti. Ama bugüne kadar bu kılıncın sırrını hiç kimse çözemedi, demiş.
    Şimdi, Keloğlan bu sırrı çözecek, padişah da ona “Ne dilersen dile benden” diyecekti.
    iyi hoş ama, keloğlan bunca bilginin, falcının, büyücünün çözemediği sırrı nasıl çözecekti.
    Keloğlan içinde “bir atlarsın çegirme, iki atlarsın çeğirge…” diye söylenmiş.
    Padişah Keloğlana bugüne kadar kılıncın sırrını çözmek için ortaya çıkıp da başaramayan
    kırk kişinin kafasının nasıl vurulduğunu anlatmış. Bu sözleri duyan Keloğlanın korkusu daha da
    artmış. Bu beladan nasıl kurtulacağını düşünmeye başlamış.
    Padişah:
    -Sana yarına dek müsaade, demiş. Bu sırrrı çözersen senin için yokluk yok artık. Ama
    sırrı çözemezsen kel kafan da yok. Bunu iyi bilesin Keloğlan….
    Keloğlan bakmış bir kaçamak yol bulamamış. Zamandan kazanmak için padişah’a:
    -Bana kırk gün izin verin, kırk gün sonrra bu işi bitmiş bilin demiş.
    Padişah:
    -Hay hay, demiş. Bu iş için kırk yıldır bekliyorum. Ne yapalım kırk gün daha bekleriz,
    demiş.
    Keloğlan’ı bir odaya kapamışlar. Kılıcı önüne koymuşlar. İstediği cevizi, inciri, çuval
    çuval yığmışlar. Her öğün en güzel yemeklerden getirmişler.

    Keloğlan kırk gün kırk gece düşünmüş. kılınçın sırrını çözememiş. Kırkıncı gün sabah
    erkenden uyanmış. Düşünmeye başlamış ama nafile. Sırrı çözememiş. Kellesi gideceği için
    öfkelenmiş. Kılıcı eline alarak “Lanet olsun senin altının da elmasın da” diye söylenmiş. Sonra
    o öfkeyle kılıcı sapından tuttuğu gibi duvara vurmuş. Ama öyle hızlı vurmuş ki kılınç sapından
    kırılmış. Keloğlan elinde kalan sapa dikkatlice bakmış şaşırmış kalmış.

    Çünkü sapın içinde bükülmüş bir kağıt varmış. Kağıdı yırtmadan çıkartmış. Kağıtta bir
    şeyler yazıyormuş. Ama Keloğlanın okuma yazması olmadığından okuyamamış. Bu sırada verilen kırk
    günlük mühlet de sona ermiş. Padişahın adamları Keloğlan’ı yaka paça Padişahın huzuruna
    getirmişler. Keloğlan elindeki kırık kılıncın sapı ile, içinden çıkardığı kağıdı padişaha
    uzatmış.

    Padişah Keloğlanın uzattığı kağıttaki yazılanları okumaya başlamış. Okudukcada
    şaşkınlığı artmış.

    Çünkü kağıttaki yazı babasının yazısı imiş. Oğluna yazdığı mektupta şöyle diyormuş:

    “Yiğit şehzadem, saltanatım sana kalacak. Ama çok küçüksün. Bugünlerde ölüp gidersem,
    ortalıkta kalmandan korkuyorum. Bunun için sana bir hazine sakladım. Gömüldüğü yeri bu kağıtta
    gösteriyorum. Sen büyüyüp kılıncın sırrını çözünce bu hazine senin olacaktır. Sen de, padişah
    olmasan bile, bu hazine ile rahat bir yaşam sağlarsın kendine.”

    Hemen mektupta belirtilen yere gitmişler. Adamlar topraği kazınca gercekten çok büyük
    bir hazine bulmuşlar.

    Padişah bu işe çok sevinmiş. Hem hazineyi bulduğu için, hemde babasının vasiyetini
    yerine getirdiği için Keloğlan’a:
    -Dile benden ne dilersen? Ne istersen veereceğim, demiş.

    O zaman Keloğlan bulunan hazineden ufak bir pay ve padişahın güzel kızını istemiş.

    Padişah önce karşı çıkmış bu isteğe. Ama sonra verdiği sözü hatırlamış.
    Keloğlan ile kızını evlendirmiş. Hazineden de büyük bir pay vermiş. Keloğlan padişahın
    kızı ile mutlu bir hayat sürmüşler…
    Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya

  • Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek gorünmüyordu. Eski bir
    dostum olan fırıncı,^Biraz bekleyeceksin hocam,^ dedi.
    ^İki-üc dakikaya kadar cıkartıyorum.^

    Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, iceriye
    yaslıca bir adamın girdiğini gordüm. Eskimis ceketinin sol
    yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifce
    topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
    yaklasarak, ^Ekmeklerimi alayım,^ dedi.
    ^Benim ikizler acıkmıstır.^

    Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
    altına eğildi ve bir gün oncesine ait olduğu anlasılan
    ekmeklerden dort-bes tane cıkardı.

    Ben o arada oturması icin kendi yerimi o adama vermis,
    tezgahın yanına iyice yaklasmıstım. Ekmeklerden birkac
    tanesinin sekli değismis, katılasmıs, tas gibi olmustu.

    Fısıltı seklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
    beklemesini soylemiyorsun??? Biraz sonra cıkacak ya!..

    ^Bayat ekmekleri kendisi istiyor.^ dedi fırıncı. ^cok fakir
    olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum.^

    ^Kim bu adam???^ diye sordum.

    ^Kore gazilerinden ^ dedi. ^Oğluyla gelini bir trafik kazasında
    vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıstı. Yıllardır
    onlara bakıyor, hem de cok az bir maasla.^

    Fırıncının anlattıkları karsısında icimin yandığını hissediyor ve
    ufak da olsa bir seyler yapmak istiyordum.

    ^Aradaki farkı ben vereyim,^ dedim. ^Hic olmazsa bugün
    taze ekmek yesinler.^ Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
    sonra da, fırından yeni cıkan taze ekmekleri adamın torbasına
    doldururken sekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

    ^cok sanslısın hacı amca,^ dedi. cocuklar icin sana
    bugün pasta gibi ekmek vereceğim.^

    Yaslı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
    goğsüne bastırırken. ^Allah, senden razı olsun evladım^ dedi.
    ^Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun

  • Gece yarısına doğru evden sesler yükselmeye başladı. Pencerenin camlarından parlak ve renkli ışıklar dışarı süzülüyordu. Yavrukuş çok korkmuştu. Hemen yuvasından uçup, yakındaki ağacın dallarına kondu ve pencereden ne olup bittiğini görmeye çalıştı. Odada tavana kadar yükselen bir çam ağacı vardı! Ağacın altına renk renk paketler, oyuncaklar konulmuştu. Çocuklar ağacın etrafında sevinçle koşuyor, oyunlar oynuyorlardı. Saka kuşu yavrusu, insanların gece yarısı neden bu kadar sevindiklerini anlayamamıştı. Çünkü Yavrukuş daha o yaz yumurtadan çıkmıştı ve bu koca dünyaya dair fazla bir şey bilmiyordu. O gece, insanlar ışıkları söndürüp yattıktan sonra, çok geç uyuyabildi.


    Sabah Yavrukuş dışarda cırlak sesleriyle gürültü yapan serçelerin çığlıklarını duyup uyandı. Yuvadan dışarı uçup şöyle seslendi onlara:
    “Ne diye bağırıyorsunuz sabah sabah! Gece yarısı insanların gürültüsünden uyuyamadım, şimdi de siz rahat vermiyorsunuz! Neler oluyor?”
    “Ne mi oluyor?” diye şaşırdı serçeler. “Bugün yeni yılın ilk günü. Herkes neşe içinde. İnsanlar da biz de sevinçle karşılarız yeni gelen yılı.”
    “Yeni yıl mı? O da ne demek?”
    “Ah, yazık sen pek de küçükmüşsün” diye güldü serçeler. “Yeni yılın ilk günü yılın en güzel günüdür. Bu gün artık güneş bize geri gelmeye başlar. Bugün takvimin ilk günüdür. Bugün bir Ocak!”
    “Ocak mı? O da ne oluyor? Peki ‘takvim’ ne demek?”
    “Anlaşıldı” diye dudak büktü serçeler, “demek sen yumurtadan çıkalı fazla bir zaman geçmemiş. Takvim bütün bir yılın düzenidir. Bir yıl aylardan oluşur. İlk ay Ocak’tır, yani yılın gagasının ucu. Sonra on tane, yani iki ayağının parmakları kadar ay gelir. Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim ve Kasım. Ardından son ay olan Aralık. Ocak nasıl yılın gagasıysa. Aralık da işte yılın kuyruğunun sonudur. Anladın mı Yavrukuş?”
    “Hayır, doğrusunu isterseniz hiç de anlamadım” diye iki yana doğru salladı başım Yavrukuş. “Bütün söylediklerinizden aklımda kalanlar ‘gaga’, ‘iki ayağın parmakları’, ‘kuyruk’ kelimeleri oldu. Diğerleri zor şeyler.”

    “Bana bak!” dedi yaşlı serçe, “Şimdi sen biraz ormanda, kırlarda, tarlalarda uç bakalım. Ama gözlerin! dört aç ve çevrene dikkatle bak. Çevrende olup bitenleri izle. Ayın bittiğini duyunca da geri gel. Bak ben de bu evde yaşıyorum. Yuvam işte çatının altındaki boşlukta. Ben sana bir sonraki ayın ne olduğunu anlatırım. Böylece sırayla hepsini öğrenirsin.”

    “Çok güzel fikir” diye sevindi Yavrukuş. “Ben mutlaka sana geri geleceğim! Sonra da kanatlarını çırptı ve uçuverdi.

    Küçücük bir saka kuşuydu “Yavrukuş“. Daha yuva kuracak kadar da büyümemişti. Bilirsiniz, saka kuşları tembel tembel dallarda tünemeyi hiç sevmezler. O da bütün gün dallardan bahçe çitlerine, ev çatılarından çalılıklara neşeyle uçardı. Akşam olduğunda da Yavrukuş kendine ağaçlarda bir kovuk arar, orada sabahlardı. Tüylerini kendine yastık yapar, kanatlarını da yorgan gibi üzerine çeker bir güzel uyurdu.Kış mevsiminin, artık havaların iyice soğuk olduğu günlerinden birinde şans Yavrukuş’un yüzüne gülüverdi. Bir pencere pervazının altında boş bir serçe yuvası buldu. Yuva yumuşacık tüylerle döşenmişti. Yavrukuş hiç düşünmeden yuvaya yerleşti. Annesinin yuvasından uçalı beri, ilk defa böyle sıcak ve sakin bir yuvada uyuyordu.

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat