• Düş Sokağı Sakinleri adlı müzik grubundan tanıdığımız düşlerin kahramanı Murat Çelik, edebiyat dünyasına 2005 yılında Aşkın Elif Hali adlı şiir kitabını sundu. Tasavvufi bir eser olan Aşkın Elif Hali’nde Murat Çelik, bütünlüğü sağlayarak her mısrasında içimizi titretiyor.

    “Aşkın elif halinde eliften habersiz
    Kendime ordular biçiminde
    Lâl olmuş haller içindeyim” diyerek başlıyor düşlerin kahramanı ama bu mısralardan sonraki 71 sayfada lâl olmuş haller içinden çıkıp Aşkın Elif Hali’ndeki halleri anlatıyor bize. Kitap, Yunus Peygamber’in balık olayını temel almıştır.

    Çelik, Aşkın Elif Hali’ne doğru bir gezintiye çıkarıyor bizleri ve bu gezinin sonunda başarılı bir rehber olup çıkıyor. Turistlerin hayretler içinde mısralara tekrar tekrar bakmalarını sağlıyor. Turist, gezi dönüşünde gördüklerini anlatıp duruyor çevresine ve dilinde mısraların tadı, dönüp dönüp yine bakıyor Aşkın Elif Hali’ne… “Nasılsın?” diye soranlara: “Bir tebessüm kadar susturulmuşum hayata.” diyerek cevap verebiliyorlar. “Seni ben büyük tövbelerden sonra unutmak için sevmedim!” diye mırıldanıp duruyorlar. “Mutlaka bir anlamı olacaktır topladığınız taşların!” mısrasıyla kendilerini teselli ediyorlar. Okurların, Aşkın Elif Hali’ni tanıdıktan sonraki halleri bu şekilde arz edilebilir.

    Anlaşılan o ki, düşlerin kahramanı yine yapacağını yapıyor ve başucumuzdan ayıramadığımız Aşkın Elif Hali ile bizi, eliften habersiz bir şekilde lâl olmuş haller içine sürüklüyor. Bize de:
    “Lâl oldum!
    Lâl oldum!
    Ya rabb!
    Lâl oldum kendime
    Lâl oldum içime
    Lâl olmuş dillerin ardında
    İhanetin eskitemediği bir umut vardır
    Oradan girilir aşkın elif haline!” diye bağırmak düşüyor.

    Elif Büyükkaya

    Tags: , ,

  • Eşimle hayaller kurduğumuz akdenizin mavisini boydan boya gören Küçük bir tepecikti, Baktığında aşağıda portakal limon ağaçlarının yemyeşil bağların denize kadar uzandığını sanırdınız…Evimizi buraya kuracaktık köyün belki biraz uzağındaydı ama emekli bir çift için harika olacağını düşünüyorduk…Henüz 33 yaşındaydım ama bu dede yadiğarı babadan kalma bağda boy boy torunlarımın koşturduğunu düşündükçe yüzüme bir gülümseme yayılır mutlu günlerin hayaliyle yaşama dört elle sarılırdım… Emekli olunca ne yapacağımızı soranlara şevkle anlatıyorduk neler yapacağımızı…Eşim emekli olunca, hayallerimizi gerçeğe döndüremeden yaşam savaşı içine düştük iki evladımızda aynı anda Üniversiteyi kazanmıştı,1 yıldır eşim ve çocuklarım Ankarada ben Mersin`deydim,bu ayrılığa daha fazla dayanacak gibi değildi kendimi darmadağın olmuşuz gibi hissediyordum… Geleceğimize destek olsun diye açtığım küçücük bebe mağazasını ani bir kararla devredip Ankara`ya taşındım çocuklarımın ve eşimin yanında yerimi aldım…Omuriliğimde çatlama vardı zor yürüyordum hareketlerim kısıtlıydı,buna rağmen çalışıyor çocuklarımın bir an önce okullarının bitmesi için dualar ediyordum…Sabah işe gitmeye hazırlanıyordum ki telefon çaldı! Arayan büyük eltim`di… Heyecanla bana Mersinden yeni döndüğünü BELEN BAĞ`ı satın aldığını anlatıyor anlatıyordu,kulaklarım çınlamaya başladı sapsarı kesilmiştim yere yığılacak gibi oldum,telefon sesine yanıma gelen eşim halimi görünce elimden tutup koltuğa oturttu…Telefon kapandığında gözyaşları içinde kalmıştım…Eşime sesim çıktığı kadar bağırıyordum NASIL olur bu!!! Orası babamın babana emanet ettiği bir yer, Baban böyle bir şeyi nasıl yapar hangi vicdana sığar bu!!!Yıllarca meyvesini yediniz üzümünü sattınız emanete ihanet dedikleri bu olsa gerek…Eşim üzgün şaşkın “ Yabancı değil abimlere vermiş onun yerine bizde 3 incirin oradan yer ayırır oraya yaparız evimizi üzülme“ diyordu..O günlerde bu sahtekarlığı bozacak ne mali gücüm nede sağlığım müsait değildi mecburen yutmak zorunda kaldım…Yıllar geçti bu olayı unutamıyor o tapunun nasıl çıkarılabildiğini anlamaya çalışıyordum… Tesadüf bazen kısmet insanın ayağına gelirmiş. oğlumun okulu bitmiş kızımında bitmek üzereyken Mersine yeniden taşındık..Evimiz tapu dairesine kapı komşu gibiydi,İlk iş tapu müdürünü arayıp olayı anlatmak oldu, Adam şaşkın inanmaz bir halde beni dinledi ve kayıtları istedi,Tapuda yüzünü bile görmediğim ben doğmadan yıllar önce ölmüş olan Büyükbabam,bağ`ı Kayınpederime devretmiş görünüyordu o da büyük gelinine satış yapmıştı…müdürün odasından çıkarken olayı dinleyen bir memur arkadaş önümü kesip “Sizinle bir dakika görüşebilirmiyiz“ dedi..“Tabi buyrun ne söyleyecektiniz!“ Hanımefendi eltinizin burada çalışan bir komşusu vardı 3 bin lira karşılığında ne yaptıysa o kadın yaptı.“ Peki şimdi nerede o bayan?… “ Hataya tayini çıktı defolup gitti“ Olay anlaşılmıştı…Kayınpederime bu işi neden yaptığını mutlaka sormalıydım sordumda aldığım yanıt…Kusura bakma kızım, oldu bikere, ortanca kaynını evlendirmek için para gerekiyordu o sırada gelin çıktı geldi bize ölünceye kadar bakacaklarını yakın olmak istediklerini söyleyince baba yüreği işte kaynananında baskılarına dayanamayıp verdim elime para filan da geçmedi ya neyse bir buz dolabı alıverdiler işte! çok pişmanım çok! alanda sattıranda ,bir oldular yüzüme bile bakmıyorlar ama iş işten geçmiş oldu…
    aylar sonraydı öğleye doğru kayınpeder çıkageldi yemekten sonra anlatmaya başladı… Küçük oğlunu askere yolcu etmekten geliyormuş en büyük oğlu cebine ikibuçuk lira koymuş onuda düşürmüş “köye gidecek dolmuş param yok“ dedi…İçini acıtan hikaye aynen şöyleydi… Keldöl (bu kayınpederimin çocuklarına kullandığı bir deyimdir) Şehre gidiyordu fidan ısmarladım akşam arabayla evin önünden geçtiklerini görünce sabah kapılarına gittim demir kapıdan içeri geçemedim ne kadar kapıyı çalıdımsada açan olmadı sıcağın alnında epey oturdum nafile açmadılar kapılarını, döndüm geldim bir kel`ime gitti anlatamam…Oğlum şimdi ikibuçuk lirayla aldığı yerin parasını ödediğini sanıyor o da düşmüş bir keleş oldu ki…derken ağlıyordu…Kayınpederim epey yaşlıydı çocuk gibi kandırılmaya müsait yumuşak sevecen bir yapısı vardı içim sızladı içimden geçen KUL HAKKI yemiyecektin babacım lafı boğazıma takıldı kaldı onu daha fazla üzmenin alemi yoktu…Ama ben bu olaydan çıkacak insanlık dersimi fazlasıyla almıştım …Hayallerimizi olduğu gibi çalanlar hala o toprakların üstünde oturuyorlar ilğinç bir detayda 600 yıldır yerinden oynamayan kayalar yerinden oynamış mazlum ahı mı tuttu acaba? Onlar bizim sadece hayallerimizi çalmadı sadece bana borçlu değiller torunlarıma ve onların gelecek nesillerine de borçlular bir gün gelip altına girecekleri o toprakları.. HAK DEYİNCE AKAN SULAR DURURMU Bilmem. yetim hakkı yemenin sonucu ne olur yaşayıp göreceğiz…

    SON SÖZ;Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir. Eflatun

    Başak Öztürk…

  • Zeynep elinde tıka basa doldurduğu valiziyle çıktı evinden. Biraz ilerleyince geriye dönüp baktı. On dokuz sene yaşadığı bu eve. Ne güzel günler geçirmişti burada. Hüzünler,neşeler dolu dolu yaşamıştı hayatı. Yüzünde derin bir hüzün ve sevinç bir arada son bir kez daha yutkundu. Beyni biran önce gitmek istese de ayakları ilerleyemiyordu.Elindeki valiz gittikçe daha da ağırlaşıyordu sanki. Caddenin karşısındaki banka oturup taxi beklemeye başladı. Gözleri bir noktaya takılıp kalmıştı, sonra düşüncelere dalıp gitti. Lise yıllarını hatırladı. Son sınıfta aynı mahallede oturan yüsra ablasıyla tanıştı. O tanışma ile birlikte yaşantısı tamamıyla değişmiş, hayata bakışı farklılaşmıştı. Ne kadar güzel anlatıyordu islamı. İnsanın yaşam kaynağı, çiçeğin suya, balığın denize, insanın ekmeğe ihtiyacı olduğu gibi insanın da yaradanına ihtiyacı olduğunu ondan öğrenmişti. Okul çıkışı formasıyla giderdi ona. Karşısında oturur onun anlattıklarını büyük bir heyecan ve şevkle dinlerken elleri eteklerinde olurdu. Yüsra ablası anlattıkıkça o utancından kısa olan eteğini çekiştirirdi uzatmak istercesine.

    Onu yoktan vareden, ihtiyaçlarını karşılayan her yaptığını hatta kalbinden geçirdiklerini dahi bilen bir yaradanın olduğunu ondan öğrenmişti. Sonra kur’an okuyordu ona. Manasının olabileceği hiç aklına gelmemişti şimdiye kadar. Her konu ince ince yazılmıştı kur’anda.Abdest, namaz,gıybet,karı-koca ilişkileri, boşanma bile yazılıydı kur’anda. İnsanın yaşantısını düzenleyen bir kitap. İnsanlarla olan ilişkileri, toplumun düzenini, kimlerle nasıl ve ne şekilde dost olabileceklerini bile yazan bir kitap. Adeta ilaç reçetesi gibi. İnsan daha hasta olmadan onun ihtiyacı olabilecek ilaçları önceden göndermişti Allah. İnsanı yaratmadan önce onun hayat görüşünü belirlemiş ve bunu da kur’an da açıklamıştı.

    Zeynep bu yaşa kadar hiç böyle düşünmemişti. Onun çevresindeki insanlar için ölünce arkalarından okunan bir şey di Kur’an. ölümü hatırlatan dualar manzumesi adeta. Bir de mevlit ve yasinlerde okunduğuna şahit olmuştu. Bir keresinde de bir hanım çok güzel okuyarak onu bile etkilemişti. Ama manasının onun hayatına müdahale ettiğini hiç kimse söylememişti. İşte bu duygularla aç olan yüreği okul çıkışı onu yüsranın evine götürüyordu. Yüsra da onu her gittiğinde güler yüzle karşılıyor, işi olsa bile hepsini bırakıp onunla ilgileniyordu. Evliydi ve üç çocuğu vardı. Çocukları ile ilişkileri o kadar mükemmeldi ki, zeynep ona hayran kalmıştı.

    Kalbindeki Allah korkusu onları birbirine saygılı ve hoşgörülü yapmıştı sanki. Üç ay bu şekilde yüsraya gidip geldi. Kimi zaman kafasına takılanları soruyordu ona, kimi zaman da bir kitap veriyordu yüsra. Evde okuyor daha sonrada yüsra ile paylaşıyordu anladıklarını. Evliliğine de gıpta ile bakıyordu. İslamın bir insanı bir aileyi bu kadar güzelleştirmesi, onu o kadar çok etkiliyordu ki, kendisinin de böylesi bir evliliği olması için dua eder hale gelmişti. Yine okul çıkışı dalgın şekilde yüsranın kapısını çaldı.

    – Kim o

    – Benim yüsra abla

    Kapı açıldı. Yüsra her zaman ki gibi parlak nurlu yüzüyle buyur etti içeriye.

    – Hoş geldin kardeşim.

    – Hoşbulduk abla. Bugün nasılsın.

    – Allaha şükür iyiyim. Ya sen nasılsın Zeynep.

    – İdare eder işte. Üniversite sonuçları açıklanacak yarın onu merak ediyorum.

    – Hayırlısı neyse o olsun Zeynepciğim. Bazen bize hayırlı gibi gözüken şeyler şer, şer gibi gelen şeylerde hayırlı olabilir.En iyisi hayırlı olması için dua edelim. Allah hakkında hayırlısı neyse onu göstersin.

    – Doğru söylüyorsun abla. Ailem okumamı çok istiyor biliyorsun. Oysa ben…

    – Evet neden sustun Zeynep…

    – Ben liseden sonra örtünmek isityorum. Örtündükten sonra asla açılmamayı düşünüyorum. Anneme bunu söylediğimde çok kızdı İçeride açarsın bir şey olmaz diyor. Bana iki yüzlülük gibi geliyor. Bir şeyi yaparsam tam yapmak istiyorum.

    Yüsra tebessüm etti, kendiside başörtüsünden dolayı tıp fakültesinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Bu halen içerisinde bir ukde idi. Gözleri doldu. Karşısında onun durumunda olan arkadaşına güç vermeliydi.Zeynebi gördükçe kendi yaşantısını hatırlıyordu sanki. Aynı zorlukları oda yaşamış aynı süreçten oda geçmişti. Zeynepte yüsrada bir süre sessiz kaldılar.

    Ertesi gün zeynep üniversite sonuçlarını almış iyi bir yerde kazanmıştı. Lise diplomasını alır almaz ilk işi eşarp ve pardesü almak oldu.Evde, odasında büyük bir neşeyle taktı eşarbı. Pardesöyü de giyip koşarak annesinin yanına gitti. Annesi şaşırmıştı. Kendiside örtülüydü ama kızına bu noktada hiçbir baskı uygulamıyor hatta özgür bırakıyordu.Neden örtündüğünü soran zeynebe verecek cevap bulamıyordu zaten. Tüm akrabaları örtülü olduklarından oda onlara ayak uydurmak için örtünmüştü bir kere. Annesi tebessüm ederek zeynebe baktı. Zeynep sevinçle dışarı çıkacağını söyledi ona. Yüsranın kapısına gelmişti bile. Yüsra içeriden;

    – Kim o

    – Benim Yüsra abla, Zeynep

    Yüsra kapıyı araladı. Dışarı baktığında önce tanıyamadı. Sonra sevinçle sarıldı zeynebe

    – Çok sevindim kardeşim benim. Ne kadar yakışmış Allah devamını getirir inşallah. Yarabbi sana şükürler olsun bana bugünleride gösterdin.

    – Sağol ablacım inşallah bu eşarp asla başımdan çıkmayacak. Beni yaradana döndüm yüzümü.

    Saatlerce konuştular. Yüsranın sevinci o kadar belliydi ki sürekli sarılıyordu zeynebe. Örtü bu kadar yakışırdı ancak. Sadeliği, saflığı,güzelliği berraklığı bu kadarmı ortaya çıkarırdı. Zeynep yüsradan ertesi gün kayıt için gideceğini söyleyerek izin isteyip evinin yolunu tuttu. Eve girdiğinde babasının gelmiş olduğunu gördü. Babası ;

    – Ne o kızım bu ne hal böyle?

    – Allah’ın emri olduğu için örtündüm baba.

    – Ama kızım seni bu şekilde üniversiteye almazlar ki, nasıl olsa o zaman açacaksın başını şimdi kapanman daha erken değil mi?

    – Ya şimdi ölürsem Allahın örtü emrini yerine getirmeden ölmüş olmazmıyım babacığım?

    Babası kızının kararlı olduğunu görünce ısrar etmedi. Onun er geç bundan vazgeçeceğini düşünüyordu.

    Zeynep ertesi gün kayıt için okulun yolunu tuttu.Örtülü bir resim uzattı görevliye. Görevlide böyle bir resmin kabul edilmediğini isterse peruk takarak çekilmiş bir resmi kabul edebileceğini söyleyerek resmi zeynebe uzattı. Dalgın ve ağır adımlarla kendini sahile zor attı. Denizin uçsuz bucaksız manzarasına bakarak düşüncelere daldı. Ondan iki şık arasında karar vermesini istiyordu hayat. Okumak yada örtünmek.Örtüyü seçmezse, Allahın bir emrini yerine getirmeyeceğini, ve buhal üzere ölürsede cennete kavuşamayacağını düşündü. Ya okumayı seçerse….

    Hayatta en fazla istediği şeydi bu. Bir meslek sahibi olmak, ona bel bağlayan anne-babasına diplomasını getirmek, insanlara yararlı olabilecek bir iş yapıp maddi ve manevi olarak tatmin olabilmek.

    Bu ikilem arasında gidip geldi. Neden böylesi bir tercihe zorunlu kılınmıştı ki neden? Bir karar vermeliydi. Bu dünyalık bir diploma ile, ahıretlik bir yaşam arasında karar vermeliydi. Derin düşünceler arasında evine yöneldi yavaş yavaş.Eve geldiğinde annesine ne söyleyeceğini düşündü. Ne söyleyebilirdi ki? Onları üzmeden hayalerini yıkmadan uygun bir şekilde izah etmeliydi olan biteni. Kapıyı açıp içeri girdiğinde sesi duyan annesi yanına gelip heyecanla sordu.

    – Kızım kayıt işlemlerini hallettinmi?

    Zeynep başı öne eğik suskun bir vaziyette iken;

    – Neden susuyorsun kızım halledemedin mi?

    – Anne ben örtülü resim götürmüştüm onlarda bu şeklide bir resim istemiyorlarmış. Galiba resim bahane. Okulada örtülü almayacaklarmış.

    Odasına girip kapıyı kapattı derin düşüncelere dalarak uyuya kaldı.

    Gecenin ilerleyen saatlerinde babasının bağırtıları arasında uyandı. Babasının ona kızdığını anlamıştı. İçini bir korku kapladı. Sesler gittikçe yaklaşmıştı ki, kapı hışımla açılıp içeri giren babası;

    – Sen ne yaptığını zannediyorsun. Biz seni okutana kadar neler çektik. Yemedik içmedik seni okuttuk. Senin yaptığına bak. Ne yaparsan yap o okula git.

    Zeynep suskundu.sessiz sessiz gözyaşı döküyordu sadece.babasına bir şey demedi.o kapıyı çarpıp gittiğinde

    – Allahım ne olur bana yardım et. Yarabbi, ben sana yöneldim ne olur beni bu yoldan çevirenlere,çevirmek isteyenlere fırsat verme.ne olur Allahım bana bir çıkış yolu göster..

    Yatağına uzandı.Babasının sesini duymamak için yorganı kafasına çekip,dua etmeye bu şekilde devam etti.

    Sabah ezanı gökyüzünde yankılanırken gözlerini araladı.Ezanı dinledi büyük bir hayranlıkla.sonra sessizce kalkıp abdest alıp namazını kılınca tekrar yine yaradanına yalvardı büyük bir içtenlikle. Gün tamamen ağarana kadar sürdü bu yakarışı.

    Öğleden sonra hazırlanıp yüsraya gitti. Yüsra yine güler yüzle karşılamıştıki onun durgun olduğunu görünce ters giden bir şeyler olduğunu hissetti.

    – Hayırdır arkadaşım. Bu halin ne böyle? Çok bitkin görünüyorsun.

    Zeynep olan biteni anlatınca yüsranında keyfi kaçmıştı. Ne yapmalı, Zeynep’e nasıl yardım etmeliydi? Yüsra zeynebe ne yol gösterebiliyor nede üzülmemesi için onu teselli edebiliyordu. Burada söz konusu olan bir insanın geleceğiydi. Birilerinin keyfi uygulamaları yüzünden binlerce gencin hayatlarının karartılması,geleceklerinin birilerinin ağzından çıkacak birkaç söze bağlı kılnması daha ne kadar devam edecekti? Buna kim,ne zaman dur diyebilecekti?

    Sessizliği yine yüsra bozarak;

    – Kardeşim sen sabırlı ol. Ailenide anlamaya çalış. Onlarda kendilerince haklıdır. Dua edelim Allaha hakkında hayırlısı ne ise o olsun diye.Sende fazla üzülme.Herşeyi oluruna bırak.

    Zeynep eve gitmek üzere izin isteyip kalktı. Yüsra sımsıkı sarıldı arkadaşına.

    – Allah büyüktür unutma! Allah en büyüktür..

    Diyebildi sadece. Cümleler boğazında düğümlenmişti. Zeynep sessiz kaldı. Eve gelmiştiki annesi onunla konuşmak istiyordu. Merakla sordu annesine

    – Hayırdır anne ne oldu?

    – Kızım seni babanın patronunun oğluna istemişler. Babanda olumlu bakıyor. Okuyamayacaksa bari evlensin, ev bark çocuk sahibi olsun diyor.

    Omuzlarındaki ağırlık daha da artmıştı bunları duyduğunda. Hüzünlü yüzü asıldı birden. Sert bir ses tonuyla cevap verdi annesine.

    – Anne ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ben okumak için başımı açmakta, sırf okuyamadığım için zaruri bir şekilde evlenmekte istemiyorum.

    Odasına kapandı. Yalnızdı. Tüm dünya onun karşısındaydı. Sanki elbirliği yapmışcasına onun hayatına müdahale ediyor,geleceğine yön vermeye çalışıyorlardı. Hıçkırıklar boğazında düğümleniyor gözleri ağlamaktan şişmiş ve kızarmış vaziyette Kuranı aldı eline. Orta yeri açıp mealini okumaya başladı.Okuduğu ayet müthişti.

    “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer inanmışsanız üstün gelecek sizsiniz”

    Bir daha bir daha okudu ayeti. Evet gevşememeli, üzülmemeliydi. Sadece rabbine inanmalıydı. Sınırsız ve sonsuz bir inanışla hemde..

    Kararlı bir şekilde kalkıp, anne ve babasının yanına giderek onlarla konuşmak istediğini söyledi.

    – Anne baba sizinle konuşmak istiyorum. Ben bir şekilde okumak istiyorum. Beni bu yaşa kadar çalışıp çabalayarak siz okuttunuz.Bana çok hakkınız geçti.Allah razı olsun.Hakkınızı bana helal edin. Şu anda en fazla ihtiyacım olan şey,sizin duanız ve sevginiz. Ben sizin üzülmenizi istemeyecek kadar çok seviyorum. Üzülmenizi ve bana kırılmanızı değil,evlat olarak benimle gurur duymanızı istiyorum.

    O tüm bunları söylerken annesinin gözleri dolmuştuKızının yanına gelerek sımsıkı sarıldı.

    – Kızım ben sana inanıyorum. Her ne yaparsan yap senin yanındayım. Sen Allahın izniyle asla yanlış yapmazsın.

    Zeynep çok mutlu olmuştu. Babasına baktığında oda gözleri nemlenmiş bir şekilde

    – Bende kızım ben de..

    Diyebildi sadece. Anne baba ve kızları neşe içerisinde sofraya oturdular. Zeynep çok mutluydu. O rabbine dönmüştü. Rabbininde ona yardımcı olacağından, bir kapı açacağından emindi. Yemek henüz bitmiştiki, çalan telefonu annesi açarak biraz konuştuktan sonra zeynebe seslendi.

    – Kızım telefon sana

    – Kimmiş anne?

    – Yüsra ablan kızım. Çok önemliymiş.

    Zeynep uzun süre karşıdaki yüsrayı dinleyerek kısa kelimelerle konuşmasını tamamladıktan sonra Bir sevinç çığlığı atti ki, anne babası merak etmişlerdi.

    – Ne oldu yavrum?

    – Anne biliyormusunuz ne olmuş?

    – Ne olmuş kızım?

    – Artık okuyabileceğim anne, okuyabileceğim. Baba duydun mu okula gidip diplomamı alabileceğim.

    – Peki nasıl kızım?

    – Yüsra ablanın bir akrabası Avusturyada yaşıyormuş. Onlara benden bahsetmiş. Onlarda gelsin biz onun hem maddi hem manevi her şeyini karşılayıp sonuna kadar okuturuz demişler.

    Anne ve babası kızlarının okuyabileceği için sevinirken bir taraftanda ayrı kalacaklarını düşünerek hüzünlendiler. Kızları okuyacaktı. Belki de güzel bir meslek sahibi olup onun okumasına izin verilmeyen ülkesine hizmette bulunmak için gelecekti yurduna. Kendi memleketinde verilmeyen bu hakkı başka bir memelekette aramak üzere ayrıldı doğduğu topraklardan….

    303 kez okundu.

  • Frane Selak,74 yaşında emekli öğretmen.Hırvatistanda yaşıyor.Tam 7 felaketten kurtuldu,dünyanın en şanslı insanı oldu. 1962 : Saraybosnadan kalkan,Dubronike giden trene bindi.Tren raydan çıktı ve birkaç vagon nehre düştü. Buz gibi suda 17 kişi boğuldu.Selakın kolu kırıldı ama kurtuldu. 1963 : Zagreb e DC-8 tipi bir uçağa bindi.Uçak havadayken kapısı açıldı ve Selak aşağı düşen 20 kişiden biriydi.Kazada 19 kişi öldü!Selak saman yığınına dü ştüğü için yaralı olarak kurtuldu. 1966 : Bindiği otobüs nehre uçtu.4kişi öldü,o birkaç sıyrıkla kurtuldu. 1970 : Otomobiliyle giderken motor alev aldı.Kendini dışarı zor attı,aracın benzin deposu infilak etti. 1973 : Otomobilinde meydana gelen patlamada saçlarının bir bölümünü . kaybetti. 1995 : Zagreb sokaklarında otobüs çarptı.Yaralı kurtuldu. 1996 : Otomobil bir virajda Birleşmiş Milletlere ait kamyonla çarpıştı.Skoda marka otomobiliyle uçuruma uçtu.O bir ağacın üstüne düştü,otomobili yandı. 2003 : Frane Selak,piyangodan 1.3 trilyonluk ikramiye kazandı.Şimdi amacı kazasız belasız yaşamak.

  • Plak yavaşça dönüyordu. Ona kapılarak yatakta dönerek uyumaya çalışıyordum. Bedenim duygularıma yenik düşmüştü. Ona o kadar bağlıydım ki. Dünyamı böyle mutsuz ve soğuk bırakarak gitmesi mi gerekiyordu ? Geride sadece fotoğraflar ve şarkılarımızın bulunduğu plaklar kalmıştı. Son 3 yıldır hayata umut kapılarımı kapatmıştım. O eski günlerdeki umutlu suratımdan eser yoktu. En önemlisi de müzedeki tablom yani o yoktu. `Ona tekrar sahip olmak için her şeyimi feda edebilirim.` şarkı sözleri aynen beni ifade ediyordu. Artık sabah olmuştu. Perdemi araladım ve o günlerden ayağımı basmadığım sokaklara bir göz attım. Her şey yine durgun, sakin, umutsuz. Belki de sadece bana öyle geliyordu. Çünkü aradığım şey sokaklar da değil kalbimin derinlerindeydi. Her nedense ona ulaşamıyordum. Uykusuzluktan gözlerimin altında morluklar oluşmuştu. Çünkü her gece dönen plaktan gözlerimi ayırmadan onu izliyor, dinleyerek ağlıyor, içimi döküyordum. Aynada suratımı biraz inceledikten sonra odamın kapısını gıcırdatarak açtım ve arkamdan kapıyı örttüm. Karşımda üst kata çıkan kasfetli merdivenler duruyordu. Son 2 aydır oraya çıkmamıştım. Çatı katındaki odanın kapısını kilitlemiştim. Oraya asla gitmeyecektim. Ama her şeyin değiştiği bugün geldi. Gözlerimi kapadım ve adımlarımı merdivenin başına doğru attım. Aylardır adımlarımı atmadığım o merdivenlerden çıkıyordum. Merdivenin üzerindeki kırmızı kaplama tozdan turuncu tonlarına dönmüştü. Fazla bakımsız kalmış gıcırdıyordu. Merdivenlerden geçtikten sonra sonunda karşımda o korkunç odanın kapısı duruyordu. 2 ayda bir kapı ne kadar kirlenebilir, eskiyebilirdi ? Son 10 yıldır kullanılmayan bir kapı gibi duruyordu. Duvardaki minik dolabı açarak içinden bir anahtar çıkardım. Daha sonra ürkek adımlarla kapıya tekrar yaklaştım. Anahtarı deliğe soktum. Çoktan ağlamaya başlamıştım. Her ne zaman onu ve bu katı aklıma getirdiğimde göz yaşlarım süzülüyordu. Kapı gıcırdayarak açıldı, içeri girdim ve direk duvarda asılı olan tablolara uzandım. Ellerimi resimlerde gezdirerek onun o suratını okşamaya çalışıyordum. Daha sonra etrafıma baktım. Oda çok bakımsızlaşmıştı. Tavanda kırmızı lekeler, camlarda çatlaklar, köşelerde ise örümcek ağları vardı. `2 aydır bakılmayan bir oda için fazla bakımsız görünüyordu. Ahşap tahtalar ise gıcırdamaya çoktan başlamıştı. Resimlere bakarken artık göz yaşlarım bardaktan boşalırcasına dökülüyordu. Mavi kazağımın koluyla göz yaşlarımı sildim ve ilerledim. Ailemden geriye kalan sadece bendim. Herkes teker teker nereye gidiyordu ? Daha 1 hafta önce halam İrene`yi kaybetmiştim. Bilinmeyen sebeplerle ailemdekiler ölüyordu. Şehrin tüm polisleri olayı araştırıyorlardı ama . bulunan sadece `hiçbir şey`di. 3 yıldır herkesi kaybediyordum. Ama en kötü olanıda 3 yıl önce olandı. Christopher`ı kaybetmemdi. Ona o kadar çok bağlıydım ki onu kaybetmemle hayata dair her şeyimi kaybetmiş olmuştum. Onu çok seviyordum. Tayland asıllı Christopher`ın Tayland`da kaybolduğu haberleri vardı ama o gece Christopher benim yanımdaydı. Her ne olduysa o gece olan kavgamızdan sonra oldu. Sabah kalktığımda ne Chris ne de ona dair bir şeyler vardı. Bunları hatırladıktan sonra göz yaşlarım sel olmuştu. Oda da ilerlemeye devam ettim. Duvarlardaki `First i need your hand and forever can begin` sözleri gözümden kaçmadı. Bu söz Chris`in bana her zaman söylediği en güzel sözlerindendi. Odanın ucundaki sandık beni çok şaşırtmıştı o sandıkla ilgili her şey hafızamdan silinmişti, hatırlamıyordum. Sandığın başına gitmek için çok uğraştım. Kabarmış ahşap tahtalar yürümemi zorlaştırıyordu. Sandığın başına gittim oturdum, hala sandığa dağir aklımda hiç bir şey canlanmıyordu. Sandığın üzerindeki kilit dikkatimi çekti. Acaba anahtarı neredeydi ? Bu sandık nasıl buraya gelmişti ? Peki en önemli olanı bu sandığın için de ne vardı ? Kapının anahtarının sandığa uyacağını düşündüm. Doğruldum ve kapıya doğru koştum. Anahtarı kilitten çıkardıktan sonra sandığın yanı başına oturdum. Anahtarı kilide sokmakta baya çaba harcadım ve sonunda tak diye bir ses geldi. Bu ses kilidin açılma sesiydi. Sandığın kapağını kaldırdım ve sandığın içinden toz bulutları yükselmeye başlamıştı. Oda zaten kötü kokuyordu sandığın açılmasıyla daha kötü kokmaya başlamıştı. Cam çatlakları arasından esen soğuk rüzgarla birden irkildim ve doğrularak ayağa kalkmaya çalıştım. Rüzgarla birlikte çatı katının kapısı gıcırdayarak açılıp kapanmaya başladı. Yavaş adımlar atan ayak sesleride duyuluyordu. . Sanki kapının açılıp kapanmasını sağlayan şey o adımlardı. Kapının önünden birinin geçtiğini hissetmeye başladığımda gerçekten çok korkmuştum. Evde yaşayan sadece bendim, o zaman bu kimdi ? Delirmeye yani hayali şeyler görmeye mi başlıyordum ? `Ben mi delireceğim ? hah!` dedim kendi kendime. Çatıdan tıkır tıkır sesler gelmeye başlamıştı ayak seslerinin ardından. İyice korkmuştum. Kapının birden kapanmasıyla yerimden fırladım. Neler oluyordu ? Duvarın köşesine çekildim yani sandığın yanına. Sandığın üzerindeki tozlu örtüyü üzerime çektim. Titriyordum.. `Kim var orada?` diye seslendim. Tık tık diye başlayan su damlası sesleri sanırım bana bir cevaptı. Bununla beraber bu su damlalarından kafamada damladığını hissettim. Elimi başımın üzerine uzattım ve su damlalarını hissetmeye çalıştım. Elim damla damla olmuştu. Elime baktığımda elimde lekeler görüyordum. Oda pek aydınlık olmadığı için elimdekinin ne olduğunu anlayamamıştım. Örtüyü üzerimden attım ve ayağa kalktım. Su damlasının aktığı yerin altında duruyordum. Suratıma şıp şıp geliyordu damlalar. Damlalar suratımdan akmaya başlamıştı. Başımı eydim ve cama doğru baktım. Kırık camda net bir görüntü yoktu ama suratımı seçebiliyordum. Kendimi gördüğümde çığlığı bastım! `Aman Tanrım!` diyerek bağırmaya başladım! Suratımdaki kan lekeleriydi! Hareket edemiyordum olduğum yerde kalmış yansımama bakıyordum. Vücudumun her yeri kırmızıya boyanmaya başlamıştı. Bunu gördükten sonra daha kuvvetli bir çığlık attım. Çatı katında neler oluyordu ? Bu . kan da neyin nesiydi ? Çığlık atarak odadan çıktım. Merdivenlerin aşağısında odamın kapısı duruyordu, bulunduğum odanın yanından çıkan dar merdivenlerin ucundada çatı boşluğu vardı. Seçimi yapmak zorundaydım. Ya inip yıllardır elimi almadığım telefonu kullanarak polisi arayacaktım ya da o merdivenlerden çıkacaktım.

  • Gece Okları
    Şeyh İbrahim Düsûkî’nin müridlerinden iki kişi, çarşıda kendilerine laf atan iki kişi ile kavga etmişlerdi. Avamdan olan iki kişi müridlerin kendilerini dövdüğünü ileri sürerek kadıya şikayet ettiler. Zamanın kadısı ise, maneviyat ehline karşı son derece allerjisi olan bir kimse idi. Her iki müridi de zindana attırıp işkence etmeye başladı. Birgün beşgün derken, müridler, işkencenin sonunun gelmeyeceğini anlayıp durumu bir mektupla şeyhlerine bildirdiler.

    Şeyh İbrahim Düsûkî Hazretleri mektubu okuyunca kadıya şöyle bir mektup yazdı:

    — Sen müridlerime işkence ettiriyorsun. Şunu iyi bil ki, huşu yaylarıyla atıldığında gece okları mutlaka hedefini bulur. Erler menzile ulaşmak için ellerini açar da, göz kapakları yaşlarla dolarsa, yay çekilip, ok da fırlatılırsa, zırh ile korunmak da bir faide vermez.

    Mektup bir mürid tarafından kadıya getirildi. Kadı mektubu hışımla açıp:

    — Şu haddini bilmezlere bakın hele… Bir de kalkmışlar mektup yazıyorlar diyerek mektubu okumaya başladı.

    Kadı dinleyenlerin yanında alaylı bir eda ile mektubu okurken sıra «Yay çekilip ok fırlatıldığında» cümlesine gelince, mektuptan hiç kimsenin göremeyeceği bir sür’atte bir ok fırlayıp kadının göğsüne saplandı. Ne kadar uğraşıldı ise de kadıyı ölümden kurtaramadılar. Bu hadise bütün beldede duyulmuştu. Halk galeyana gelip dervişleri zindandan ve işkenceden kurtardılar
    327 kez okundu.

  • Anlayabilmek
    “Satılık Köpek Yavruları” ilanının hemen altında küçük bir çocuğun başı gözüktü ve çocuk dükkan sahibine sordu :

    – “Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?”

    Dükkan sahibi :

    – “30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları” dedi.

    – “Benim 2 dolar 37 sentim var” dedi çocuk.

    – “Bir bakabilir miyim yavrulara”

    Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı. Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu:

    – “Bunun nesi var?”

    Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı.

    Küçük çocuk heyecanlanmıştı.

    – “Ben bu yavruyu satın almak istiyorum.”

    Dükkan sahibi:

    – “Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm”

    Küçük çocuk birden sinirlendi. Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak:

    – “Onu bana vermenizi istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim. Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım.”

    Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:

    – “Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak.”

    Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasıyla desteklediği sakat bacağını dükkan sahibine gösterip, tatlı bir sesle:

    – “Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var” dedi.

  • Kasvetli bir kasabanın köhne bir barında karşılaştım onunla. Hayatımın gecesi diyebileceğim kadar güzeldi. Üzerindeki siyah elbise beyaz tenine karışmak istercesine yapışmıştı kıvrımlarına ve dudakları… Dudakları kara bir gül gibiydi ay gibi ışıldayan gözleri altında. Yanıma geldi… Adı Kara Gül’dü. Gözleri ve dudakları gibi karaydı da saçları. Dolgun kalçalarına dek dalgalanan kara bir deniz gibi hırçın ve parlak… Kara Gül… Adımı söylemedim kalkarken yerimden ve fısıldadım kulağına “ Benimle gelir misin, karagüllerin yetiştiği toprakları göstersem ?” diye. Gözlerini kapadı… Sessizce süzüldük geceye yan yana kayan iki yıldız gibi. Oysa gökyüzü sırılsıklamdı. Şemsiyemi açtığımda sokuldu yanıma. Kokusu okuduğum en güzel şiirdi… Hiç konuşmadık giderken ıslak sokaklarda, kasabanın dışındaki mezarlığa. Yalnızca bir sigara yaktı kadın gibi… Yavaşça gökyüzüne saldığı dumanla bir şeyler anlatmak istiyordu beklide. Gece yarısıydı mezarlığa vardığımızda. Yağmurun gölgesi gibi düşmüştü sisler geceye ve mezar taşlarına. Hiç korkmadı. Adımları sakindi nefesi gibi. Sisin içinde ilerledik sessizce, bulutları yaran bir kuş gibiydik beklide. Sarmaşıklar dolansa da ayaklarımıza, mezar taşları ve ölü ağaçlara dolandığı gibi rahatça çıktık sislerin içinden mezarlığın çevrelediği göle. Bulutlardan sıyrılmış dolunayın şavkı oynaşıyordu gözlerinde, Kara Gül’e baktığımda. Elini tuttum ve gölün ortasındaki bahçeyle kıyıyı bağlayan köprüye çıktık. Yüzündeki güzellik gecenin kasvetine gölge düşürüyordu, güllerle kaplı bahçeye girdiğimizde. Güllerin her biri karaydı, gözleri, dudakları ve saçları gibi. Işıldayan bir karanlıklar demetiydi bu bahçe. Hiç birine dokunmadı… Onu kollarımın arasına aldım ve uzunca baktım gözlerine. Bu bahçedeki güllerin hiç biri yarışamazdı gözlerindeki karanlık ile. Dudaklarımı yakınlaştırırken dudaklarına, “Bahçıvan” dedim benim adım ve kalbiyle buluşmuştu hançerim, dudaklarıyla buluşurken dudaklarım… Gözlerini açtı… Yüzündeki güzellik hala gölgeliyordu gecenin kasvetini, son nefesi karışırken nefesime. Kara bir gül bıraktım dudakları arasına, dönüp arkamı karışmadan geceye ve fısıldadım kulağına, “Çünkü, karagüller ekmektir kaderim toprağa…”

  • Aşk çiçeği
    Bir gün tutar bir caneriği çiçeğini sunar bahara. Bür tutam serinlik, bir yürekte buğulanan sıcaklık . Ve konar gözlere bir öpücük gibi kuşların bahar sevinci. Okşar bir annenin parmakları gibi usulca saçlarımızı seher yeli. Bir tutam gün ışığı dolar içimize, bir tutam sevinç çığlığı.

    Ne zaman bahar gelse sevinci yaşar kırlar, dağlar, ovalar, denizler, dağlı çocuklar umudu kucaklar bir yanımızda; bir yanımız da kuşlar, ağaçlar, çiçekler, kelebekler, cerenler sevinci yaşar. Aydınlık gelir dört bir tarafa, gürül gürül akar dereler. Bir dağ pınarı gibi hayat kaynar kanımızda, yüreğimizde tomurcuk tomurcuk aşk fışkırır. Alıp götürür duygularımızı dağların ötesine serin serin esen rüzgarlar…

    Bu dağların sevda türküsüsün sen, denizlerin mavisi, bulutların beyazı. Ne zaman bahar gelse, yağmur yağmur çiçek açar sesin gökyüzünde. Ben sonbaharın yorgun, yanık türküsüyüm oysa, sarıya çalar rengim, rüzgarlar estikçe savurur yapraklarımı uzak diyarlara. Sen gülüşünde baharın ilk sevincini, gözlerinde göğün uçuk mavisini taşıyorsun. Yaşamak bir su gibi berrak yüzünün aydınlığında, bir köy türküsü gibi hilesiz ve içli.

    Ben seni ozanca sevdim türkübakışlım, sular gibi temiz, bir rüzgar gülü gibi hilesiz. Mehtabın güzelliği, yıldızların ışıltısısın sen karlı dağlarda, rüzğarların soluğu, güneşin dostluğusun. Umut, aşk ve alın terisin akalınlarda. Toprağa ekilen tohum, bahara söylenen türküdür dilin. Ceylan gözlerin sevinci, dudakların ıslığısın türkülü ırmaklarda.

    Acılar içinde de olsa yaşamı çılgınca sevdim. Çılgınca sevdim dağları, denizleri, kuşları, ormanları, umudu, sevinci, güneşi, çocukları. En çok da seni sevdim aşkçiçeğim.

    Kar türküleri kederlidir gülüm, kar türküleri acılı. Gidersen kar yağar istasyonlara Bir gülü büyütmek kadar zor ve güzel, seni düşlemek dağların ötesinde. Seni dağlı bir çiçek gibi göğsümüm üstünde, namusumun akında taşıdım hep.
    Bu sevdayı alıp gitme benden, alıp gitme buralardan, gözleri türkülü kuşum . İçimdeki baharı öldürüp gitme. Kimsiz, kimsesiz kalır yüreğim. Körpe bir dal gibi koparma sevinçlerimi yüreğimden.
    Gitme
    figan düşer denizlere sular çekilir
    yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime
    bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır
    boynunu büker sabah kervanları kelebekler ölür

    gitme
    bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk
    şaşırır yönünü rüzgarlar
    bütün pınarların suyu çekilir
    solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm

    gitme
    öksüz kalır içimdeki imge dağları
    saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı
    bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez
    çiçekler açmaz bahçemde ah be gülüm

    gitme
    içimdeki bütün vagonlar devrilir
    bir kar yağar istasyonlara, üşürüm

    gitme
    bütün ormanlar ateşe verilir
    kuşlarda gider bu kent de, ölürüm

    gitme kal
    menevşeler açsın dağlarda
    sevince dönüşsün gökyüzü
    iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm
    yokluğuna alışamam yokluğun ölüm
    405 kez okundu.

  • Şehir kara örtüsüne çoktan bürünmüş, adeta suçları ve suçluları örtercesine zifiri bir karanlık hakim olmuştu. Vakit gece yarısına yaklaşırken büyük şehrin ana caddelerinden birinde köşe başlarını mesken tutan kadınlar yanaşan otomobillere başlarını uzatarak laubali muhabbete başlamışlardı. Dört beş delikanlı soyacakları dükkanları bir bir kolaçan ederek o geceki hasılatlarının peşine düşmüşlerdi. Üç, dört adamda köşe başında kimseden korkmadan, yakalanma telaşı yaşamadan normal bir iş yapıyormuşcasına pişkin bir vaziyette o günkü kapkaçtan elde ettiklerini paylaşıyorlardı. Tek tük yanan ışıklardan bazılarında içki alemi sesleri karanlığı delerek diğer evlere kadar ulaşıyordu. Üst taraftaki evden yine kavga sesleri ortamın sessizliğini bozuyor,karı kocanın birbirlerine ettikler küfürlere bakılırsa işitenlerin yüzleri kızartacak kadar vahim olduğu kesindi. Bu şehir son zamanlarda alışmıştı bu tip olaylara. Artık o kadar normal o kadar olağan geliyordu ki bu olaylar,insanlar yalnız başlarına sokağa çıkmaya bile korkar hale gelmişlerdi. Haberler ve haber programları sadece bunlara değinir hale gelmişti. Hatta en çok izlenen bir kanal haber boyunca üst köşede – TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?- yazının altında veriyordu bu insanın yüreğini yakan, kanını donduran ve ürperten bu olayların haberlerini..Evet gerçektende Türkiye nereye gidiyordu?

    Selamı,yardımlaşmayı, dostluğu, komşuluğu, paylaşmayı, helal para kazanmayı, infak etmeyi, iyiliğe dair ne varsa içerisinde barındıran Müslüman olma kimliğini yok etmeye çalışan insanların böyle bir soru sorma yetkileri var mıydı ki?. Güzellikleri yok ettiğinizde kötülükler cirit atar.Bu bir gerçek. Bu gerçeği akledemeyen zavallılar, bu soruyu boşuna sorup dururlar. Her günkü magazin haberlerinde yiyen, içen, ahat bir yaşantı süren, çalışmadan gününü gün edenleri sergileyen insanların hiç mi suçu yoktu çirkinliğin bu denli artmasında?

    Evlenmeden gayri meşru yaşantı süren bir yığın sözde manken v.s. reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığıyla hareket eden sözüm ona meşhurları, bir gecede meşhur olup paraya ve itibara kavuşan içi boş yığınları insanların gözlerine sokarcasına sergileyen insanların hiç mi suçu yoktu bu olayların tırmanmasında?

    Haber yakalama safsatası altında bu tip olayları sürekli gündemde tutarak insanlara olağan bir şeymiş gibi göstererek çirkinlikleri gündemde tutarak anormal olanı normalleştiren insanlar hiç mi suçluluk duymazlar acaba?

    Hiç mi vicdanları sızlamaz? Cüzdanlarını doldururken vicdanlarını boşalttıklarının hiç mi farkına varmazlar? Ruhsuz et yığınları olduklarını hiç mi hissetmezler?Hiç mi üzüntü duymazlar başlarını yastıklarını koyduklarında. Ve o yastıkları göz yaşlarıyla hiç mi ıslanmaz? Hiç mi pişman olup geri adım atmazlar? Ve başlarını eğerek hata yaptıklarını itiraf etmeyi hiç mi düşünmezler?

    Tüm bu kötülükler örtemeye artık gecenin karanlığı da yetmiyor. Koca şehrin bir ucunda ahşap bir evde ellerinin arasına aldığı başını çatlatırcasına bunları düşünen bir adam.. Haber sonrası her zaman olduğu gibi ümmet için geleceğin kötüye gittiğini düşünerek dualarla sabahı karşılamaya çalışan, gözleri ağlamaktan şişmiş başındaki ağrılara aldırmadan,gözlerinden akmaya her an hazır olan uykusunu açarak derinden devam ediyor duasına..Kendini bunca çirkinliğe rağmen koruyabilmiş, dönenler görmüş,değişenler görmüş,geliştim ama değişmedim diyerek edebiyat parçalayarak gündemde olma telaşı yaşayanları görmüş, kendisini İslam’a adayan olması gerekirken, İslam’ı hayatlarının belli yerlerine yamayanları görmüş. Baltasıyla korkusuzca putları kıran İbrahim aleyhisselam ın tersine baltalarıyla Müslümanları baltalayanları görmüş, İslamı az bir para karşılığı satanları görmüş, bu dinin işlerine gelmeyen yerlerini görmezden gelenleri görmüş, Allah’ın emirlerini hiç utanmadan, sıkılmadan mevkisinden olmamak için saklayan, gizleyenleri görmüş, Kuran’ı müthiş okuduğu halde içindeki hiçbir emri uygulamayanları görmüş, kuru bilgi ve ilim sahibi olduğu halde yaşantısında İslam’ın kalıntısı olmayanları görmüş, televizyonlarda dinini panel malzemesi yaparak reyting yakalamaya çalışanları görmüş, Kuran’ın şifresini çözdüm, çözüyorum diyerek rant elde etme çabası içerisinde olanları görmüş, bu dine en çok zarar verenlerin ne hazindir ki yine bu dini yaşadığını iddia edenler olduğunu görmüş,, velhasıl çok gün görmüş birisiydi Bekir bey.

    Artık anlam veremiyordu tüm bu olup bitenlere.Ne Müslüman’ı Müslüman ne kafiri kafirdi bu devrin. Her şey o kadar birbirine karışmış, o kadar kördüğüm olmuştu ki hiç kimse de ayırt edemezdi zaten. Ahir zaman ümmeti hakkında pek çok hadis okumuştu.

    İnandık demekle cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz diye başlayan ayetleri okudukça kendine daha bir çeki düzen veriyor, bu dini konuşan değil her ayetini hakkıyla yaşayan olabilmek için mücadele ediyordu. Ona göre bu çöküşün sebebiydi bu. İnsanların insanlıklarını bile kaybetmelerinin temelinde İslam’ı unutmaları yatıyordu aslında Sizden iyiliği emreden birileri bulunsun diye buyurmamışmıy dı yaradan? İyiliği emreden hiç kimse kalmamışmıydı?Hakkı ayakta tutacak insanlar ne yapıyordu peki? Statülerinin gereğinimi?

    Yerlerinden, yurtlarından, makamlarından, koltuklarından,servet lerinden, bulundukları hal üzere oldukları durumlarından vaz geçemedikleri için bu hali normal görmeleri kaçınılmazdı.

    Bekir bey ümit var olmak istiyordu,geleceğinden son derece ümitli, zamanın ve insanların bir gün düzeleceklerini, attıkları geri adımlarından bir bir ileri adım atacaklarını düşünmek istiyordu. Ama her gözlerini açtığında dine yapılan bir hakaretle karşılaşıyordu. Örtü yerine şapka takın gibi sivri akıllı fikirler veren cahiller, faiz bu ortamda helaldir gibi hüküm verenler, okulda aç dışarıda başını kapat aynıdır diyenler, örtüyü modernize ederek kadınların kendilerini teşhir etme aracı olarak kullananlar, örtüden bile kar elde etme çabalarında olup kendi şehevi arzularına ulaşma aracı olarak kullananlar,

    Suya sabuna dokunmadan ,ne şiş nede kebap yanmadan bu dini yaşadıklarını düşünenler… Hangi birini saysın ki? Hangi biri düzelebilir ki? Hangi birini değiştirebilir ki?

    Tek başına ne yapabilir ki?

    Gün ağarmaya başlamıştı ki.seccadeden başını kaldırıp dışarıyı seyretmeye koyuldu ki, uyuyakalmıştı. Çalan alarmla uyanıp. Koşarak hazırlandı ve bitkin vücudunu zor taşır vaziyette işe gitmeye koyuldu..

    Yalnız yaşıyordu Bekir bey… Annesi, babası ölmüş, bir abisi vardı hayatta. Ama ona o kadar uzaktı ki… Bedenen değil ama ruhen uzaktı.Geceleri o duadayken abisi muhtemelen bir yerde sızıp kalmıştı. Onun ümmet için ellerini kaldırarak ettiği duada olduğu anlarda o, kim bilir kaçıncı kadehini kaldırıyordu aynı semaya… Bekir beyi çok üzüyordu abisinin o halde olması. Defalarca uyarmıştı onu ama işe yaramıyordu her defasında

    – Sen ne zaman büyüdün de bana tavsiyelerde bulunuyorsun… Bak Annemde Babamda namazlı niyazlı insanlardı onlarda öldü.Demek ki Namaz insanı ölümden kurtarmıyor. O halde neden boşuna uğraşalım ki. Bu dünyaya bir daha gelinmiyor kardeşim yaşamana bak sen. Ye, iç, gez, dolaş, Allah’ın verdiği nimetlerin tadına var. Gerisini boşveeer…

    Tüm bu sözleri her defasında duymaktan iyice bunalmış her defasında da onun inkarına vesile oluyorum endişesiyle bir daha söylememeye karar veriyordu.Ama kardeş yüreği onu her gördüğünde dayanamıyor başlıyordu tavsiyelere. Abisini hiç çalışırken de görmemişti. Nasıl para kazanıyor, içecek parayı nereden buluyordu anlayamıyordu bir türlü. Abisine sorsa da o cevap vermiyor sadece

    – Ben senin gibi eşek gibi çalışarak para kazanmıyorum. Her şeyin bir kolayı var. Ah sen bir istesen seni de kurtarırım ama sen yine günah, haram başlarsın tavsiyelere o yüzden anlatmayacağım. Benim sana parasal yardım yapmama bile müsaade etmiyorsun benimle hiç çalışmazsın sen. Bu akılla o viranede yalnız yaşamaya mahkumsun kardeşim. Kendini çürüt bakalım. Ne faydası olacaksa sana. Yaşantısını mahveden sende öleceksin, bir eli yağda bir eli balda olup rahat yaşayan bende öleceğim. Eninde sonunda ölüm varsa bari bu dünyanı rahat geçir aklın varsa..

    İş yerine gidene kadar hep bunları düşündü durdu Bekir bey.Ne yapmalıydı? Nasıl gerçeklere döndürmeliydi abisini? Kafasını kemiren bu sorularla işyerine gelmişti bile…

    Günlük olağan işlerini yaparak çıkış vaktini getirmişti bile.Arkadaşlarıyla vedalaşıp çıktı iş yerinden. Yine yalnız, soğuk evinde tek başına günü tamamlamak için evinin yolunu tuttu. Kendi alışverişini yaparak eve gelir gelmez yemeğini hazırladı. Namaz vaktine kadar bitmişti işi. Akşam namazını kıldıktan sonra yemeğini her zamanki gibi yalnız yedikten sonra evdeki işleriyle oyalandı biraz. Her zaman olduğu gibi televizyon başına geçerek haberleri izlemeye başladı. Yine olağan haberleri veriyorlar, Türkiye nereye gidiyor feryatları atıyorlardı sahte ve yapay bir şekilde. Sonra dünyada olup bitenler, Iraktaki süregelen hal onu çok düşündürüyordu. Hafifçe tebessüm ederek dinledi son haberi Amerikan askerleri bir bölgeye hala giremedi.diyordu spiker. Koskocaman Amerika küçük bir ülkenin ufak bir kasabasına girememişti. Tam teçhizatlı binlerce asker bir avuç direnişçiyle mücadele ediyordu. Sessizce mırıldandı sonra

    – Bir amaç uğruna savaşanlar, para için savaşanlardan elbette ki daha kuvvetlidirler. İnsanların sayılarının çokluğu değil, yüreklerinde ki imanın çokluğu onları başarılı kılar.

    Spikerin ıraktakiler için terörist ifadesi kullanması moralini bozdu sonra. Ülkesini işgal edenlere karşı durmak terörizm olabilirmiy di? Kadınlarına tecavüz edilmesine,çocuklarının en kötü şekillerde öldürülmesine, evlerinin, barklarının, yuvalarının, ailelerinin dağılmasına karşı çıkmak teröristlik olarak nasıl adlandırılabilirdi ki? Hem de yanı başındaki sınır komşusu olan Müslüman bir ülkenin haber kanalında vuruluyorsa bu damga,bundan daha hazin bir şey olabilirmiy di?..

    Ülkeden haberler le devam etti sonra. Yine dayak, kapkaç, öldürme, yaralama, hırsızlık ve bir kaçta intihar vakası.. Ne kadarda çoğalmıştı şu sıralar. Rahat yaşayanlar o denli alıştırmışlardı ki kendilerini bu şaşalı hayatı ellerinden çıktığında ulaşamama korkusuyla son veriyorlardı hayatlarına.Sanki kendi istekleriyle gelmiş gibi kendi istekleriyle de bitiriyorlardı yaşamlarını.

    Ne kolay şeydi ölüm onlar için. Ne kolay kurtuluş. Tükendiğinde hayatını da tüketmek ne basit onlar için. Keşke tükenmeden kendi tükenmişliklerini yok edebilselerdi. Keşke hayatlarına son vermeden dünyaya geliş gerçeklerini bir kavrayabilselerdi.Keşke kara toprağa kendi kendilerine bitirdikleri bedenleri değil bu dünyadayken Allah için çalışarak can vermiş bir insanın nadide bedeni olarak girselerdi..Keşke Allah’ın Kuran’da onlar akılsızlardır ifadesindeki gibi akledemeyen insanlarda değil de bu emanet canlarına kıymadan akledebilselerdi.Keşke Ayetteki gibi

    “Rabbim sen bizi boşuna yaratmadın”

    diyerek bu sorularla Rablerini bulabilselerdi. Keşke keşke…

    Dikkatini biraz daha verdi haberlere.Her haber yüreğini biraz daha yakıyor, içini ürpertiyor,dilini damağını kurutuyor,onu derin düşüncelere dalıp gitmesine yol açıyordu.

    Sırada bir banka şubesini soyarken çıkan çatışmada öldürülen iki kişi vardı. Polisle girdikleri çatışmada ölmüştü her iki hırsızda. Olayı görenlerin gözlerinde olayın dehşetini görebilmek mümkündü. Tek tek olayı anlatıyor ölen hırsızlar için beddualar ediyorlardı.Çünkü çatışma esnasında birde 4 yaşında masum bir çocuk öldürülmüştü.

    – Vahşet bu kolay para kazanmak için insanların canını hiçe sayanlar insan olmaz

    – Hayvan bunlar inanın hayvan…

    Çocukları hiçe sayarak ateş ettiler polise. Kendi canlarını düşünen bunlara insan denemez.

    Bu ve benzeri bir yığın olayı görenler ağızlarına geleni söylüyorlardı. Ve nihayet ölen hırsızların resmi yayınlanınca Bekir bey olduğu yerde donup kalmıştı. Ölenlerden biri abisiydi. İnsanların lanetlediği, insan bile olamaz dediklerinden bir tanesi onun canı-kanı olan abisiydi.Göz yaşları sel oldu bir anda ve dudaklarından sadece şu sözler döküldü:

    – İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…(Muhakkak biz senden geldik, yine sana döneceğiz)
    558 kez okundu.

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat