• Öyküler 18.02.2009 No Comments

    Saat bilmem kaç, bilmediğim bir yerde, bilmediğim benliğimi arıyorum. Sigaram bitti. Kulağımın arkasına sıkıştırdığım acil durum sigarasını yakıyorum. Gecenin içersinde dolaşan ateş böcekleri gibi yanıyor. Dumanını çekiyorum içime, son anına kadar zevkini çıkarıyorum işte. Utancından gazete kâğıdına sarılmış şişeyi tutuyorum, içinde şarap var. Aşk Şarabı.

    Yudum yudum tadıyorum onu, damarlarımda dolaşmasını hissediyorum. Ayıklıktan kurtarıldığımı hissediyorum, bu hayattan, bildiklerimden, gerçeklerden… Ayaklarım sesleniyor bana;
    —Otur artık. Kaç saat oldu.

    Gözlerim bir yer arıyor, ilkbahar yağmurunda ıslanmış parke taşlarında. Her yer ıslak, bu ıslaklık birini hatırlatıyor, korkuyorum. Bir yudum daha alıyorum aşk şarabından. Şimdi daha iyiyim. Sokak lambaları çarpıyor gözüme, sağlı sollu dizilmişler karşımda. Arkama bakıyorum birden, önemli biri mi var, diye. Yok, sonsuz karanlık bırakmışım arkamda ama önüm aydınlık. Yalvarıyorum ayaklarıma;

    —Hadi birkaç metre daha, lütfen!

    Kızıyorlar bana, her adımımda canımı yakıyorlar ve her adımda bir yudum daha alıyorum. Kalbi kırık bank var ilerde. Kafası bozuk sokak lambasının dibine sinmiş.

    —Bana da yer var mı acaba?

    Ses yok, evet diye kabul ediyorum, oturuyorum yanlarına. Ben onlara, onlar bana bakıyor öylece. Utanıyorum! Alışık değilim bana bakılmasına. Kafamı, iki bacağımın arasına sıkıştırıyorum. O da ne! Biri var orada, yerde. Kafası bozuk sokak lambasına sesleniyorum;

    —Hadi be… Yeter artık. Sakinleş sen de, katıl arkadaşlarının arasına.

    Dinliyor beni, başımı yere çeviriyorum. Evet, doğru, görmüşüm, suda biri var.

    Şaşkın şaşkın bakıyor bana, gözlerini ovuşturarak. Alnı ve yanakları kırışıklık içinde, saçlarında beyazlar var ama gözleri canlı, daha genç galiba? Aniden dudakları oynamaya başlıyor, bir şeyler fısıldıyor bana.

    -…

    Duyamıyorum, biraz daha eğiliyorum. Hah, şimdi oldu.

    —Tanımadın mı beni?

    Şaşkınlık sırası bende ama olsun ilacım var benim, hooop!

    —Sus, sus ve beni dinle. Ne yapıyorsun burada? Birini arıyorsun, değil mi? Hep aradın onu, usanmadan yılmadan aradın. Kim bilir kaç şehir kaç ülke gezdin bulmak için. Aradın, insanlardan kaçtın, insanlığından oldun. Yoruldun ama aradın. Yanlış yerlerde yanlış kişilerde aradın. Bulamadın, bulamadın çünkü aradığın şeyi unuttun. Kendini unuttun. Mecnun misali dolaşıp, denizleri çöle çevirdin. Öyle bir duruma geldin ki, bildiklerinin esiri onların kulu oldun. Aşk şarabıyla tanıştın; buram buram, yudum yudum tattın onu. Maddiyattan uzaklaşıp, duygulara kapıldın. Evet, söyle bakalım, hatırladın mı beni?

    Gözlerimden yaşlar damlıyor, kalbim hızla atıyor, yerdeki ben kayboluyor.

    —Dur gitme, hatırladım seni, hatırladım senin ben olduğumu, hatırladım benim yaratanın aynası olduğumu, hatırladım O’nun kulu olduğumu. Yalvarırım gitme, bırakma beni böyle.

    —Demek hatırladın beni, tattın sonunda; Mecnun’un, Yunus Emre’nin, Mevlana’nın tattığı aşk şarabını. Hatırladın demek ki, gerçek sevdanı. Değer miydi onca yıla onca acıya, bir kula bağlanıp kulluğunu unutmaya. Bırakmam seni, bulmuşum bir kere, bırakmam seni basmışım yüreğime. Hem ben seni değil, sen beni unuttun. Unutma beni bir daha.

    Gece bir başka bugün; yıldızlar yeryüzünde, ay bana gülümsüyor ben de ona. Kalbi kırık bank bakıyor bana, utanmıyorum. Lambalar selam veriyor, korkmuyorum. Kalabalık sokağı bomboş yapan ben artık UNUTMUYORUM.

    Kubilay Özer

    Tags:

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat