Geçmişi Seyre Dalan Kadın
günün ilk saatlerinin pırıltıları düşmüş mavinin tonlarına. sarının, turuncunun ve yeşilin her tonu bugün farklı kokuyor onun için.
ada sanki altı yıldan beri farklı renge ve kokuya bürünmüş aslında. her gün bambaşka renkler yükseliyor ama yine de bir şeyler eksik geçmişi seyre dalan kadının dağarcığında. bir şeyler eksik… bir şeyler…
kuşların şarkılarına eşlik edecek, onlarla oyunlar oynayacak çocuklar bile yok artık!.. sarı, kırmızı, turuncu pırıltılar dalga dalga adaya vursa da yok işte eskilerin kokusu, tadı.
dürbünü uçsuz bucaksız mavi dalgalara çevirir gibi yine geçmişi seyre daldı ayşıl. Çocukluğunda patika yollardan geçerek annesiyle birlikte ormana vardıklarında kuşların bin bir nağmelerle ötüşünü anımsadı birden. ağaçların altında oturup saatlerce onlarla söyleştiği anlar, nasıl da buram buram toprak kokardı etraf.
annesinin dökülen yaprakları süpürüp, kocaman pashalara doldururken yardım etmek için harcadığı çabaları düşündü hüzünle. kuyruk gibi peşine takılıp, yanında olabilmek, kucağında oturabilmek için yaptığı numaraları anımsadı birden. ağlayıp sızlaması, şimdi bile yüreğini bir başka acıtıyordu aslında. anneme ne çok naz yapıp eziyet ediyormuşum diye martıları beslemeye başladı hışımla…
köy evinde civcivleri otlatırmış gibi onların peşinde sürüklendiği yıllarda o denli hassastı ki; her şeye ağlar, her şeye küserdi. ama bir tek annesine küsmezdi. onun kokusu başkaydı, sıcaklığı sevgisi ve bakışları başkaydı. hepsi de içini ısıtıyordu çünkü…
siyah civcivi kaybettiğinde saatlerce ağlamış; annesi onu susturana kadar çok uğraşmış ama kucağında uyuya kalana dek gözyaşları ve çığlıkları dinmemişti. günler geçtikten sonra bile civcivin bulunamaması daha o yaşlarda ayşıl’ın ölümle tanışmasına yol açmıştı.
Ölüm, tanımlanması güç bir kavram, yakınımıza hiç uğramasını istemediğimiz bir olgu. ve düşündükçe hayatın ne kadar anlamsız olduğunu kişiye anlatan bir eylem… birçok hayvanını kaybettikten sonra on iki yaşında anneannesinin ölümüyle hayata merhaba demesi ve anneannesinin ölümüyle okul yaşamının alt üst olması. yeniden köyüne dönüp oradaki ortaokula başladığında öğretmenler tarafından örnek gösterilişi, okulu sevemeyişi. boş geçen dersleri, arkadaşlarının öğretmenlerinden yediği dayaklar. yapılabilecek hiçbir şey yoktu, orada okuluna devam etmeli, okumalı, okumalıydı. bilinmezleri okuyarak keşfetmeyi severdi ayşıl…
annesinin ona yaptırdığı bez bebeklerle oynuyordu sanki martıları beslemeye devam ederken. günümüzdeki barbie bebeklere benzemiyordu onalar hiç. onlar toprak kokuyordu, anne kokuyordu çünkü.fabrika dumanları ile hiç ama hiç tanışmamışlardı.
yıllar yılları kovaladı. 2001 yılının dokuz temmuzuna takıldı birden dürbünün görüntüsü. annem gitme, gitme annem diye çığlık atarak haykırdığı; naşını biraz daha koklamak, biraz daha sıcaklığını yudumsayabilmek için yalvardığı, dövündüğü, çaresiz kaldığı güne takıldı işte. kaçmalı gitmeli buradan, diye bağırdı birden. yerinden fırladı, avucundaki ekmek kırıntılarının hepsini martılara doğru fırlattı ve koşmaya başladı çılgınca.
annesini istiyordu ayşıl, babasını, anneannesini, dedesini de… Çılgınca koşuyor, koşuyor; koştukça yanı başında hissediyordu her birini. kimi omzuna dokunuyor, kimisi de saçını okşuyordu sevgilerinden hiçbir şey kaybetmediğini ispatlarcasına.
koşmak, kaçmak; nereye kadar diye yerinde dona kaldı şimdi de. o adadan uzaklaşmalı, gitmeliydi oradan. ada ona geçmişi çağrıştırıyordu nedense; mavisi ve yeşiliyle…
geçmişi seyre dalan kadının unutacağı kızıl bir ada var mıydı acaba