• Toplumsal Hikayeler 03.08.2008

    upuzun yol adım adım tükeniyordu. yolun bitmemesi için ağır ağır, adeta kaplumbağa gibi yürüyorlardı. ama her şey gibi bunun da sonu geliyordu.
    mehmet, bir tarafında eşi ayşe, diğer tarafında annesi, kucağında üç yaşında çocuğu ile ilerliyordu. hepsi susmuş, kendine göre düşünce âlemlerine dalmışlardı. ara sıra annesi mehmet’e verdiği bazı öğütlerle bu suskunluğu bozuyordu. bir ara ayşe’yle göz göze geldiler. ayşe, gözleriyle gitme diye yalvarıyordu. mehmet’in gözleri ise bomboş, düşüncesiz, çaresiz… sadece bakıyordu, görme işlevini yerine getiriyordu. mehmet ne düşünmesi gerektiğini, ne yapması gerektiğini bilmiyordu.
    yol bitmeye başlamıştı. sahil, iskele, mehmet’i alıp götürecek vapur çok net bir şekilde görünüyordu. kayalıkları yalayan dalgalar bir başka köpürüyordu, bugün. hava bir başkaydı. güneş göz kırpmıyor, adeta bulutların arkasına saklanmış, ağlıyordu. bulutlar yas kıyafetini giyinmiş, ağlamaya hazır bekliyordu. ve bulutların gözünden kaçakça süzülen birkaç damla yağmur, ayşe’nin gözüne ilişiverdi. belki bunlar yağmur damlası değil ayşe’nin gözyaşlarıydı. birkaç damla süzüldü mü ardı geliyordu. ayşe’nin gözleri yaşlı, annenin gözleri yaşlı… Çocuk şaşkın şaşkın bakıyordu, annesini görünce o da ağladı. sebebini bilmese de… mehmet kendinden çok annesine, ayşe’ye cesaret vermek için dimdik duruyordu. kamburumsu omuzları düzleşmiş, göğüs kafesi şişmiş, karnı içine çekilmiş bir vaziyette yürüyordu. ama sanki yürümüyor geri geri gidiyordu. annesi:
    —oğlum, son şansın iyi düşündün mü?
    mehmet’in boş bakışları, çocuksu bir bakışa dönüştü. susuyordu. bir ara kaşlarını çattı, azını açtı, tam bir şeyler söyleyecekken geri sustu. kelimeler boğazına düğümleniyordu. sonra derin bir nefes aldı:
    —anne, mecburum.
    tekrar bir suskunluk oluştu. sonra anne ağlamaya başladı, ayşe ağlamaya başladı, çocuk bu defa suskun… tam bu sırada vapurdan şiddetli bir ses çıktı. yanık yanık öterek sanki o da ağıda eşlik ediyordu, bırakma aileni diyordu. annesi:
    —oraya varınca haber ver.
    —…
    —oğlum duyuyor musun?
    —anne kızgın değilsin değil mi?
    —o ne biçim söz oğlum, sana kızabilir miyim? ama gitmeden önce iyi düşün.
    —ne yapabilirim anne? babam; seni, beni, tüm iyi günlerimizi yıkıp bir kadınla kaçtı, malı mülkü de sattı. birkaç dönüm çorak tarla kaldı; bir de iki odalı, kerpiç ev… yağmur yağmadı, ekinler büyümedi. başka ne çarem var.
    annesinin gözlerinden yaşlar süzülüyor. ama şimdi bir başka… kinle, nefretle…
    —onun adını anma, artık hayatımızda o yok. sen, gelinim ve torunum varsınız. başka hiç kimse beni ilgilendirmez.
    ayşe hala suskun… gözleriyle vapuru süzüyordu. ama aslında vapuru değil yaşadıkları hayatın içini süzüyordu. mehmet:
    —sen bir şey söylemeyecek misin, ayşe?
    —ne söyleyebilirim ki. böyle olmasını biz istemedik. kader demek isterdim de, kaderin suçu ne? zaten kimin başına bir şey gelse kader diyor. kader de bu kadar yükü, suçlamayı kaldıramayacak. baban da suçlu, bu hayat da… sen de suçlusun ben de suçluyum. bir olay oldu mu, o olayla ilgisi olan herkes az çok suçludur. Şimdi suçlu aramakla vakit kaybetmeyelim, bu günümüze bakalım. madem sen böyle karar verdin, tamamdır. bana sadece beklemek düşer. kendine iyi bak o bana yeter.
    İlerden gelen bir anons konuşmaları kesti:
    —vapur beş dakika sonra kalkacaktır!
    hava hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. hepsinin şakaklarından yağmur damlaları süzülüyordu. gözyaşları yağmur tanelerine karışarak akıp, gidiyordu. hepsi rahatça ağlıyorlardı. doğa onlara bu izni vermişti. mehmet annesini kucakladı:
    —anne, kendine iyi bak, hakkını helal et.
    —helal olsun oğlum. ak sütüm gibi helal…
    hıçkırıklar daha fazla konuşmasına izin vermiyordu. mehmet ayşe’yi kucakladı:
    —annemi fazla üzme, iyi davran. yaşlı olduğu için çabuk alınıyor. bir de babamın olaydan sonra iyice alıngan oldu. zaten fazla bir zaman kalmayacağım. biraz para kazanayım, geri dönerim.
    ayşe’den gene ses yok; ama gözleriyle mehmet’in sözlerini tasdik ediyor ve ona güven veriyordu. en son çocuğunu kucağına aldı, doyasıya öptü. valizlerini aldı, yürüdü. arkasına hiç dönmedi, gözyaşlarını göstermemek için, tekrar dönerse gidemeyeceğinden korktuğu için, çaresiz yürüdü. İçinin acısını dışa vurmamak için kendini sıkıyordu. dimdik, taş gibi yürüyordu, arkasında kalanlar da ondan güven alıp dimdik dursunlar, hayata sıkıca sarılsınlar, diye. sadece yürüyordu.
    vapur ağır ağır sahilden uzaklaşıp, gözden kayboluyordu. geride kalanlar sessiz, suskun, donuk… birbirlerinin gözlerine dahi bakmıyorlardı. baksalar gözyaşları tekrar alevlenecekti. yağmur… bir tek o çekinmeden, gürleye gürleye ağlıyordu. ve gemi tamamen gözden uzaklaştı, kayboldu

    Posted by admin @ 13:37

  • Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat