• Masallar 28.02.2012 No Comments

    Ülkenin birinde, çok akıllı bir papağan yaşardı. Büyük bir ağacın üstünde yuva kurmuştu. Ağacın kovuğunda da bir çakal, yavrularını büyütüyordu.
    Çakal ara sıra ava gidince, papağanın yavruları aşağı iniyordu. Ağacın kovuğuna girip çakalın yavrularıyla oynuyorlardı. Anne papağan, bu durumdan hiç hoşnut değildi.
    Bir gün yavrularını toplayıp öğüt vermeye başladı:
    – Yavrularım! Kendi cinsinizden olanlarla arkadaşlık edin. Çakalların size zarar vermelerinden korkuyorum.
    Fakat yavru papağanlar, annelerinin sözünü dinlemiyorlardı.
    Bir gece çakal, yiyecek bulmak için uzaklara gitti. Bu arada bir kurt gelip çakalın yavrularını yedi. Çakal döndüğünde yavrularını bulamadı. Çok üzüldü.
    Yavrularının başına gelenlerden papağanın yavrularını sorumlu tuttu.
    – Onlar bu kadar ses çıkarmasaydı kurt yavrularımı bulamazdı. Öcümü alacağım, papağanları mahvedeceğim, diye yemin etti. Nasıl bir kötülük yapacağını düşünürken arkadaşı karakulak ona akıl verdi.
    – İyisi mi kendini yaralı gösterip bir avcıya görün. Sonra onu, bu ağacın yanına sürükle ve saklan. Avcı, papağanları avlayacaktır.
    Çaylak, Karakulak”ın dediği gibi yaptı. Avcıyı peşine taktı, ağacın yanına gelince saklandı.
    Avcı, çakalı kaybedince etrafı araştırdı. Ağacın tepesindeki papağan yuvasını gördü. Hemen çantasındaki ağı çıkarıp attı. Papağan ve yavruları ağa takılmışlardı.
    Papağanlar çırpınıyorlar ama ağı delip kaçamıyorlardı. Papağan, telaşlanan yavrularını yatıştırdı.
    – Korktuğum başıma geldi. Arkadaşlık ettiğiniz çakalların annesi bize bu kötülüğü yaptı. Ama olan oldu bir kere. Şimdi buradan kurtulmanın çaresine bakalım.
    – Nasıl? diye sordu yavru papağanlar.
    Anne papağan cevap verdi:
    – Ölmüş gibi davranın. Hareketsiz durun. Sizi ağdan atınca da uçup gidin. Ben sizi sonra bulurum.
    – Öyle yaptılar. Avcı ağı aşağı çekti. Sonra da ağı açıp hayvanlara bakmaya başladı.
    Yavru papağanlar kaskatı kesilmişti. Avcı, “Her halde korkudan öldüler.” diye düşünerek onları attı. Yavru papağanlar, atıldıkları yerden kalkıp uçtular. Bunu gören avcı sinirlendi.
    – Bana oyun oynadılar, dedi öfkelenerek.
    Avcı, anne papağanı aldı. Onu şehre götürdü. Ona şiir okumayı ve şarkı söylemeyi öğretti. Sonra papağanın çok bilgili ve konuşkan olduğunu yaydı. Herkes şiir okuyan, şarkı söyleyen bu papağanın ününü duymuştu.
    Papağanın şöhreti, padişahın kulağına da gitmişti. Adamlarına;
    – Getirin bakalım şu papağanı, becerilerini görelim, dedi. Bu emir üzerine avcı bulunarak Saraya getirildi.
    Padişah, şiir okuyan, şarkı söyleyen papağanı çok sevdi. Parasını ödeyerek onu avcıdan satın aldı. Sarayda en nefis yiyecekler, en tatlı meyveler papağanındı. Ama o mutlu değildi. Hep üzüntülü ve düşünceliydi.
    Yemek yemeyen papağanın üzüntüsünü padişah fark etmişti. Bir gün pencere kenarında ağladığını gördü. Hem ötüyor, hem ağlıyordu. Yavrularını düşünüyordu yine. Kim bilir neredeydiler, ne yapıyorlardı zavallıcıklar?
    Padişahın yufka yüreği, papağanın bu ağlayışına dayanamadı. Yanına çağırıp üzüntüsünün sebebini sordu. Papağan, çakalın yaptıklarını ve yavrularının durumunu merak ettiğini anlattı. Padişah, bu duruma çok üzüldü ve papağanı salıverdi. Papağan da teşekkür ederek yavrularına doğru uçup gitti.

    Masal Demeti Dizisi
    Erdem Yayınları, 2001.

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    Çoban Ali her gün erkenden kalkar, koyunlarını otlatmaya giderdi. O sabah da şafak sökmeden uyandı. Yatağının içinde iyice gerindi, uzun uzun esnedi. Kuzu postundan yapılmış tüylü yeleğini giydi. Alelacele yalınayak kulübesinden dışarı çıktı. Ağılın kapısını açtı. Sopasıyla birer birer hepsinin kuyruğundan dürttü.

    – Hadi bakalım tembeller! Düşün yola!

    Koyunlar, kuzular Ali”yi görünce sevindiler, meleştiler. Ak benekli olanı Ali”nin kucağına atladı, yanaklarını yalamaya başladı.

    Ali Ak Benekli”yi çok şımartmıştı. Ak Benekli doğduktan iki gün sonra ayağını taşa çarpmış, yaralanmıştı. Zavallı pek minik olduğu için bir türlü iyileşememişti. Ali gece gündüz onun yanından ayrılmamış, aşağı köyde oturan Senem Nine”nin otlardan yaptığı merhemleri süre süre iyi etmişti Ak Benekli”yi. İşte o gün bu gündür Ak Benekli”yi diğerlerinden bir başka tutar, bir başka severdi Çoban Ali.

    Düştüler yola.

    Çoban Ali Ak Benekli kucağında, elinde sopa , arkada diğerleri çıngırak sesleriyle kah koştular, kah durdular. Dere boyuna geldiler.

    Güneş yükseldi; parladı.

    Çoban Ali “Ah bir ağaç olsaydı sırtımı yaslayacak, gölgesinde serinleyecek! ” dedi. Böyle derken Ak Benekli”yi kucağından indirdi. Cebinden kavalını çıkarıp başladı çalmaya. Yere, kuru toprağa çömelmiş, çalıyor da çalıyordu Çoban Ali yanık yanık.

    Dere boyunda az ilerde Senem Nine”nin kulübesi vardı. Kimsesizdi zavallı kadıncağız. Bir zamanlar Çoban Ali kadar bir torunu olduğunu söylerler köylüler. Kimse bilmez Senem Nine”nin torununa ne olduğunu.

    Kimi “Öldü; öldü. Ben biliyorum”, kimi de “Kayboldu; kaybolmuş galiba.” der, ama kimse sormaya cesaret edemez Nine”ye.

    Bir gün biri soracak olmuş; Nineciğin gözlerinden seller gibi yaşlar akmış akmış da hiçbir şey söylememiş.

    Yalnız Çoban Ali onun “Ah onlar gelmeden her şey ne kadar güzeldi! Herkes ne kadar mutluydu!” dediğini duymuştu çoğu kez.

    “Kimler nine? Kimler geldi buraya?” diyecek olsa Çoban Ali, “Hiç, hiç kimse. Sen bana bakma oğulcuğum. Kendi kendine konuşan bir ihtiyarım işte ben ” der, geçiştirirdi Senem Nine.

    Çoban Ali bir yandan kavalını çaldı, bir yandan bunları geçirdi aklından. “Zavallı Senem Nine!” diye mırıldandı.

    Ak Benekli Çoban Ali”nin üzüldüğünü anladı. Yanına gelip başını onun dizlerine dayadı. Çoban Ali sevdi, okşadı Ak Benekli”yi.

    Güneş iyice yükseldi. Öğle oldu. Çoban Ali”nin karnı acıktı. Yerinden doğruldu. İki elinin işaret parmaklarını ağzına götürdü, keskin bir ıslık çaldı. Bunun üzerine bütün koyunlar toplaştılar, meleştiler. Çıngırak sesleri birbirine karıştı.

    Senem Nine kulübesinden çıktı. Elini salladı.

    – Çoban Ali; gel; taze çörek yaptım.

    Çoban Ali sevincinden iki kez takla attı.

    – Yaşşaa nineciğim!

    Nine iki büklüm, Çoban Ali”ye hizmet ediyordu. Çörekler getirdi, ayran yaptı.

    Ali ağzını çöreklerle doldurdu. Ak Benekli”yi de yanına çağırdı.

    Senem Nine onların karşısına geçti, oturdu. Gözlerinden iki damla yaş aktı.

    – Hey Çoban Ali! Oğulcuğum. Torunum da yaşasaydı, senin kadar olacaktı. Ah onlar gelmeseydi, o adamlar! Her şey ne güzeldi!

    Çoban Ali yerinden ok gibi fırladı:

    – Söyle nineciğim. Söyle, kimler geldi? Hangi adamlar? Ne olur anlat nine! Torununa ne oldu?

    Ali böyle haykırırken Senem Nine”nin dizlerine kapanmış, sımsıkı onun ellerinden tutuyordu.

    Senem Nine ağlıyor, bir yandan da Çoban Ali”nin saçlarını okşuyordu.

    – Peki Çoban Ali. Anlatacağım oğulcuğum.

    Ali ninenin yanına çöktü. Ak Benekli sanki olağanüstü bir şeyler olduğunu anlamış gibi bir nineye, bir Çoban Ali”ye bakıyordu. Çoban Ali Ak Benekli”yi çekti, kucağına oturttu.

    Nine bir eliyle gözyaşlarını sildi. Başını kaldırdı. Dere boyunun iki yanını gözleriyle uzun uzun taradı.

    – Çoban Ali, şuraları görüyor musun?

    İşaret parmağıyla ta uzakları gösterdi. Yine devam etti:

    – İşte buraları bir zamanlar yemyeşil ormandı. Çamı, kavağı, meşesi; ne ağaçlardı onlar! Dallarında cıvıl cıvıl kuşlar öterdi… Gölgelerinde köylüler serinlerdi. Mis gibi havasını ciğerlerimize doldururduk. Kuraklık nedir bilmezdik. Bereketli yağmurlar yağardı hep. Kışın kar yağıp da ilkbaharda erimeye başlayınca dere dolup taşardı. Ama o güzelim ağaçlar bizleri selden korurdu.

    Çoban Ali merakla sordu:

    – Eee nineciğim, ne oldu o güzelim ağaçlara?

    Senem Nine hırsla kalktı. Bir elini yukarı kaldırıp yumruğunu sıktı:

    – Onlar geldiler, o baltalı adamlar Çoban Ali. Yıktılar, devirdiler ağaçlarımızı. Söktüler köklerinden. Sanki canlarımızı da aldılar gittiler. O gün bu gündür bu toprak çorak, bu toprak kurak…

    Çoban Ali yine sordu :

    – Torununa ne oldu nine?

    Senem Nine yine çöktü yere. Başını iki yana salladı. Kısık bir sesle:

    – O kış çok kar yağdı Ali buralara, dedi. İlkbahar geldi. Dağlardaki tepelerdeki karlar başladı erimeye. Bu dere doldukça doldu. Doldu da taştı. Sel bastı her yeri. İşte benim minik torunumu da o sel aldı gitti… Gidiş o gidiş…

    Çoban Ali”nin gözleri kocaman açılmış, rengi sapsarı olmuştu. Sanki bir şeylerden korumak istiyormuş gibi Ak Benekli”yi sımsıkı sardı, göğsüne bastırdı. Göz pınarlarından damla damla yaşlar yanaklarına süzülüyordu. “Nineciğim, zavallı nineciğim benim!” dedi.

    Senem Nine çocuğu üzdüğünü anlayıp gülümsemeye çalıştı. “Hadi Çoban Ali, kalk. Derle toparla sürünü. Seni üzdüm oğulcuğum.” dedi.

    Çoban Ali bugünden sonra Senem Nine”nin anlattıklarını hiç unutmadı. Günler, geceler boyu hep düşündü durdu.

    Yaz bitti; sonbahar geçti; kış geldi. Lapa lapa kar yağdı. Öyle yağdı ki Çoban Ali günlerce sürüsünü çıkarıp otlatamadı. Yalnızca Ak Benekli”yi yanından hiç ayırmadı.

    Bazı geceler Çoban Ali neşelenir, ocağın karşısına geçer, kavalını çalardı. Ak Benekli o zaman zıplar da zıplar, onun neşesine katılırdı. Ali”nin canı bir şeye sıkılacak olsa Ak Benekli de hüzünlenirdi. Böyle kuvvetli bir dostluk vardı aralarında.

    Günler, geceler geçti. İlkbahar geldi. Çoban Ali sevindi. Ak Benekli zıplayıp dans etmeye başladı. Sürü indi dere boyuna. Meleştiler, otladılar. Senem Nine onları gördü; seslendi :

    – Çoban Ali… Gel, çörek yaptım.

    Sarıldılar, nineyle öpüştüler.

    Nine “Ak Benekli görmeyeli ne kadar büyümüş! dedi.

    Güneş parlıyor, karları eritiyordu. Dere coştukça coşuyordu.

    Ertesi gün Çoban Ali yine sürüsünü otlatıyordu. Öğle vakti yaklaştı. Senem Nine”nin kulübesinin kapısı hala açılmamıştı.

    Çoban Ali merakla koştu. Kapıyı çaldı.

    – Nine; benim. Çoban Ali. Aç kapıyı.

    Biraz sonra nine kapıyı açtı. Yüzü solgun, sapsarıydı. Gözlerinde korku vardı.

    – Ne oldu nineciğim, hasta mısın?

    Nine Çoban Ali”nin üzerinden dereye doğru baktı. “Korkuyorum Çoban Ali; korkuyorum!” dedi.

    – Neden nine?

    – Dere hoşuma gitmiyor. Taşacak gibi. Yine felaket getirecek gibi.

    Çoban Ali geriye döndü. Dere gürültülü sesler çıkarıyor, taştıkça taşıyordu. Korkuyla yanına baktı. Ak Benekli yoktu. Koşarak sürünün yanına geldi. “Ak Benekli neredesin? ” diye bağırdı.

    Zavallı hayvanlar derenin sesinden ürkmüşler, taşan sulardan korunmak için bir oraya bir buraya kaçışıyorlardı.

    Çoban Ali yine seslendi: Ak Benekli ! Ak Benekli!

    Kavalını çıkardı, çaldı Ak Benekli duyar da gelir diye. Ama ne gelen vardı ne giden. Zaten suyun sesi yükselmiş, hiçbir şey duyulmaz olmuştu.

    Senem Nine de kulübesinden çıktı; Ali”nin yanına geldi. “Çoban Ali, durma buralarda. Kaç, sürünü kurtar. Sel başladı ” diyordu. Bir yandan da “Ah yine o felaket!” diye ağlıyordu.

    Çoban Ali durmadı, koştu. Dere boyu sulara bata çıka koştu. Hem koşuyor hem sesleniyordu:

    – Ak Benekli, Ak Benekli! Ak Benekli!

    O da sulara daldı. Kayboldu gitti ta ki aşağı köylüler onu bulup kurtarana dek.

    Ak Benekli”yi sel alıp götürmüştü. O günden sonra Çoban Ali”nin yüzü hiç gülmedi. Her gün dere boyuna inip “Ak Benekli! Ak Benekli!” diye ağladı.

    Yaz geldi, sular çekildi. Çoban Ali yine dere boyuna inmiş ağlıyordu.

    – Ak Benekli nerdesin?

    Omuzuna biri dokundu. Çoban Ali sıçradı, döndü. Senem Nine”yi gördü.

    Senem Nine “Yas tutmayı bırak Çoban Ali. Ağlamakla Ak Benekli”yi geri getiremezsin ” dedi.

    “Ne yapabilirim nine ?” diye ağlamaya devam etti çocuk.

    – Çok şeyler yapabilirsin. Çok şeyler yapabiliriz Çoban Ali, diye bağırdı nine. Ağaç dikeriz, yeniden ağaçlandırırız buraları. Yemyeşil orman olur zamanla. Eskisi gibi cıvıl cıvıl kuşlar öter dallarında o güzelim ağaçların. Ötmez mi Çoban Ali?

    Çoban Ali kalktı.

    Gözyaşlarını siliyor, bağırıyordu . “Öter nineciğim, öter nineciğim ” diyordu.

    Şimdi aradan uzun yıllar geçti. Dere boyu yine eskisi gibi ağaçlık, yemyeşil orman oldu. Kuşlar cıvıl cıvıl. Havası mis gibi.

    Kimin yolu düşerse, gitsin baksın. Çoban Ali ile Senem Nine”nin kulübesi hâlâ orada duruyor.

    Hatta bazıları Ak Benekli”nin de meleyişini duyar gibi olduklarını söylüyorlar.

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    Leyla ile Mecnun”un aşkları bir Arap efsanesine dayanmaktadır . Bu efsanede Mecnun mahlasıyla şiirler söyleyen Kays ibni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle Leyli ( Leyla ) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir aşk serüveni anlatılmaktadır .

    Söylentiye göre Kays ile Leyla kardeş çocuklarıdır .Küçük yaşta birbirlerini severler . Kays”ın Leyla için söylediği şiirler dillerde dolaşır .Leyla”nın babası adını dillere düşürdüğü için kızının Kays”la evlenmesini önler .Leyla başka biriyle evlendirilir .Kays çöllere düşer .Mecnun (deli ) diye anılmaya başlar .Ayrılık acısına dayanamayan Leyla kederinden ölür . Mecnun bunu duyunca onun mezarının başına koşar ve o da orada can verir .

    Bu efsane Arap edebiyatında X. yüzyılda çok yaygın bir hale gelmiş Mecnun”a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikaye haline getirilmiştir .Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da işlenmiştir . Bunların arasında en ünlüsü Fuzuli”nin yapıtıdır ( 1535)

    Aşağıda okuyacağınız küçük hikaye Fuzuli`nin Leyla vü Mecnun adlı mesnevisinden alınmıştır.

    Kays bilinen adıyla Mecnun Leyla`nın aşkından kendisinden geçip yarı meczup bir halde çölde giderken namaz kılmakta olan bir dervişin önünden geçer. Derviş hemen namazını selamlayıp Mecnun”a “Namaz kılan birinin önünden geçilmez bunu bilmiyor musun?” diye çıkışır. Mecnun cevap verir “Ben Leyla”nın aşkından öyle bir hale geldim ki senin burada namaz kıldığını görmedim bile sen nasıl bir aşkla namaz kılıyorsun da benim senin önünden geçtiğimi görüyorsun?”

    Leyla ve Mecnun”un hikayesi Türk Halk edebiyatının da etkilemiş ve Leyla ile Mecnun adıyla bir Karagöz oyunu haline getirilmiştir .

    Karagöz oyunlarında işlenen Leyla ile Mecnun hikayesi ise şöyle :

    Oyunun başında Leyla ile Mecnun birbirlerine olan sevgilerini şiirlerle dile getirirler. Aralarında bir gül ağacı vardır. Zebani gelerek gül ağacını alır ve yerine karaçalı koyar. Karagöz bu karaçalıyı almak isterken zebani Karagöz’ü kaldırıp baş aşağı kara çalının üzerine atar. Hacıvat gelerek Karagöz’e Leyla ile Mecnun’un hikayesini anlatarak Zebani’nin kara çalıyı onları ayırmak için koyduğunu söyler.

    Perdeye içinde Leyla’nın babası ve annesinin olduğu bir kervan gelir. Hacıvat onlara bir ev bulur. Daha sonra Mecnun’un babası olan Halepli Haşim gelir. Hacıvat Leyla’nın anne ve babasının olduğu yere ergeç Mecnun’un da geleceğini söyler. Mecnun gelip Leyla’ya olan aşkını Hacıvat’a anlatır ve ondan yardım ister. Bu esnada bir aslan gelip Karagöz’ün köpeğini yutar. Leyla’nın babası kızını Mecnun’a istemeye gelen Hacıvat’ı kovar. Hacıvat Karagöz’ün ninesi olan Cazu’dan yardım ister. Cazu nine Leyla’nın babasına giderek eğer kızlarını Mecnun’a vermezlerse Leyla’nın öleceğini söyler.

    Bunun üzerine Leyla’nın babası kızını Mecnun’a vermek için üç şart koşar. Birincisi Mecnun çok sevdiği dişi ahuyu öldürecektir. İkincisi aslan ile boğuşup onu da öldürmesi. Üçüncüsü ise yedi başlı ejderhayı öldürmesi. Karagöz Mecnun’a bir bıçak verir. Mecnun kendi isteğiyle ahuyu öldürür. Daha sonra aslan ile ejderhayı da öldürür ve koşulları yerine getirmiş olur. Zebani iki sevgilinin kavuşmasını engellemek amacıyla araya yine kara çalı koyarsa da Mecnun bıçağı ile karaçalıyı kesip atar. Sevgililer birbirlerine kavuşurlar ve kervanla memleketlerine dönerler……

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    Bundan çok uzun yıllar önce dünyada yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez halde dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha sıkkın bir şekilde otururlarken, ””SAFLIK”” ortaya bir fikir atmış NEDEN SAKLAMBAÇ OYNAMIYORUZ? orda bulunan herkes de bu fikre sıcak bakmış ÇILGINLIK çılgın olduğun için bağırarak ortaya atılmış – Ben ebe olmak istiyorum. ben ebe olmak istiyorum… oradakilerin hiç biri çılgınlık kadar atak olmadığı için oldukları yerde kalakalmışlar.

    ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve başlamış saymaya – bir iki üç… ÇILGINLIK saymaya başladıktan sonra iyi huylar ve kötü huylar saklanacak yerler aramaya başlamışlar. ŞEFKAT ayın boynuzunu asılmış. İHANET çöp yığınlarının içine girmiş SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ancak yine herkesi kandırıp gölün dibine saklanmış. TUTKU dünyanın merkezine girmiş PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK sayamaya devam etmiş -yetmiş dokuz seksen seksenbir…

    AŞK ın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar saklanmışlar AŞK kararsız olduğun için bir türlü saklanacağını bilemiyormuş ÇILGINLIK doksan yediye gelmiş -doksan sekiz doksan dokuz ve yüz” e vardığında aşk sıçrayıp etraftaki güllerin arasına girmiş ve oraya saklanmış ÇILGINLIK bağırmış sağım solum sobe saklanmayan ebe demiş… arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİĞİ görmüş. TEMBELLİK ayaktaymıs çünkü saklanacak enerjisi yokmuş ÇILGINLIK sonra ŞEFKATİ ayın boynuzunda görmüş ve İHANETİ çöplerin arasında,SEVGİYİ bulutların arasında, YALANI gölün dibinde ve TUTKUYU dünyanın merkezinde bulmuş sadece biri hariç herkes yavaş yavaş geriye dönmeye başlamış.

    ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış HASET son saklanan bulunamadığı için haset duyarak, ÇILGINLIĞIN kulağına fısıldamış. AŞK ı bulamıyorsun ama o güllerin arasında saklanıyor…. ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına sopayı çılgınca saplamış, saplamış,saplamış… ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar… haykırıştan sonra AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş ÇILGINLIK , AŞKI bulmak için heyecandan aşkın gözlerini kör etmiş. -ne yaptım ben seni kör ettim. Ne yapa bilirim… AŞK cevap vermiş -gözlerimi geri veremezsin ama istersen bana kılavuzluk yapabilirsin… Ve o günden beri AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR VE HER ZAMAN ÇILGINLIK YANINDADIR!!

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    HAKKI
    Hakkı hakkının hakkını yemiş.
    Hakkı Hakkı’dan hakkını istemiş.
    Hakkı Hakkıya hakkını vermeyince
    Hakkı da Hakkı’nın hakkından gelmiş

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış Dua ederlermiş Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş
    Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmuş Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış
    Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına
    İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış
    Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş
    Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya Önce ürkmüşler karanlıktan İçeri girmekten çekinmilşer Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye
    Yirmi adım ancak yürümüşler, birden jarşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış Korkarak itmişler kapıyı Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış Parıl parıl parlıyormuş oda Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde Yakutlar, elmaslar, inciler…
    Çılgına dönen adamlar öücevherlerin içine atmışlar kendilerini “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar Birisi;
    — Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş
    Diğeri ibir fikir atmış ortaya:
    — Ben şehre gideyim Siz burada bekleyin Atları alıp hemen dönerim Sonra da hep beraber yola koyuluruz
    Bu fikir kabul edilmiş İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş Şöyle düşünmüş:
    — Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir
    Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş Eve varınca karısına;
    — Artık çok zengin olacağız, demiş Hemen tencereler dolusu yemek hazırla Arkadaşlarım acıkmıştır Onlara götüreceğim Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var
    Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş Atlarını bir süre için ödünç almış Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini
    Karısı görmeden cebindeki zehiri çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış Giderken de düşüncelere dalmış:
    — Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır Pek de acıkmışlardır Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri Ben de onları seyredeceğim Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak İkisini de öldüreceğim
    Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş Aralarında şöyle konuşmuşlar:
    — Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur
    Heyecanla bekliyorlarmış Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:
    — Ben geldim Güzel güzel yemekler getirdim size
    İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımışdamamışlar:
    — Hoşgeldin, sevgili dostumuz Gözümüz yollarda kaldı Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil
    Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler Başlamışlar afiyetle yemeye Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler
    Böylece hazineye üçü de sahib olamamış Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki…

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Şöyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı?

    Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi şimdi dinlemeye başla…

    Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.

    Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmuş. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış.

    Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına.

    İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış.

    Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş.

    Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmilşer. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye.

    Yirmi adım ancak yürümüşler, birden jarşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş. Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış. Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler…

    Çılgına dönen adamlar öücevherlerin içine atmışlar kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar. Birisi;

    – Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş.

    Diğeri ibir fikir atmış ortaya:

    – Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz.

    Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş. Şöyle düşünmüş:

    – Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir.

    Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca karısına;

    – Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var.

    Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini.

    Karısı görmeden cebindeki zehiri çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de düşüncelere dalmış:

    – Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim.

    Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş. Aralarında şöyle konuşmuşlar:

    – Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur.

    Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:

    – Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size.

    İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımışdamamışlar:

    – Hoşgeldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil.

    Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler.

    Böylece hazineye üçü de sahib olamamış. Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki

    Naz Ferniba

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    “Yine isyan ediyorum sana karsi seni hatirlatan her seye karsi…
    Verdigin tüm acilara inat haykirmak istiyorum adini haykirmak istiyorum
    “Seni artik sevmiyorum!”

    Unutulmaz bir sevdanin ardindan kalan tek hatiran ardinda yitik
    biraktigin bu gözyaslari simdi. Yazik ki unutuluyorsun. Bir zamanlar en
    degerli varligimken simdi unutulmaya mecbur unutulmaya mahkumsun!
    Dün gece yine benimleydin. O en sevimli o en unutamadigim halinle…

    Ne zaman yanina gelsem kaçiyordun benden sanki suçluymusçasina .
    Ardinda bir ben kaliyordum birde yalniz bir sehir. Sokaklarda ariyordum
    seni kimsesiz yalniz karanlik sokaklarda. Bazi bazi karsima sarhoslar
    çikiyordu. Korkmuyordum onlardan ilgilenmiyordum. Ben seni ariyordum
    seni istiyordum tüm benligimle…
    Ne kadar zaman geçmis bilmiyorum. Soguk üsüyorum ariyorum
    ariyorum… Geçmiste eksik kalan bir sey var aradigim. Bilmedigim bir
    yerdeyim. Kimseler yok. Etraf çok karanlik hani korktugun türden.
    Sessizve issiz bir tek köpeklerin sesleri var uzaktan gelen. Bir seyler
    dolaniyor etrafimda gölgen gibi ama göremiyorum. Hissediyorum. Kokun
    sinmis her yere o güzelim parfüm kokularin. Biliyorum sen yani
    basimdasin ama sana ulasmak imkansiz.

    Avucumun içindesin dokunamiyorum sicaksin. Ellerim yaniyor yüregim
    yaniyor dokunamiyorum. Biliyorum ki! sen benimsin avucumun içindesin
    kim ne derse desin benimlesin. Çok soguk donuyorum avucum sicak
    sicacik. Sen varsin ellerim arasinda ama seni tutamiyorum. Kayiyorsun
    usulca parmaklarimin arasindan cansiz ruhsuz. Bakiyorum sana öylece
    anlamsiz öylece duygusuz. Gülüyorlar seni sevmeyenler beni
    sevmeyenler. Agliyorum agliyorum…

    Ve bir an olsun geçmiyor saatler. Günler yok aylar yok zaman yok!
    Heryer yagmur her yer islak. Insanlar aciyor bana. Çocuklar alay
    ediyor. Tekmeleyenler lanet edenler… Bitkinim halim yok yürümeye. Ne
    zamandir bu haldeyim bildigim yok. Pismanim seni kaybettim. Ne olur
    affet beni. Geri dön dön ne olur. Dön dön dön!…

    Belki seni tekrar yasatirim belki de bende yanina gelirim. Artik çaresi
    yok sensizligin. Pismanlik gurur anlamini yitirdi çoktan. Bir sen
    varsin bir de askin! Dün gece yine seninleydim yine benimleydin. “Seni
    seviyorum”. Bir rüyaydi seni kaybettigim bir hayaldi gerçeklesmesini
    istemedigim. Sükürler olsun ki uyandim sükürler olsun ki yanimdasin!”

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    Komşu komşu huu…
    Sırtındaki ne?
    Arpa
    Kaça sattın
    Kırka
    Eve ne aldın?
    Hırka
    Çocuğa ne aldın ?
    Halka

    Tags: ,

  • Masallar 28.02.2012 No Comments

    Kuzu kuzu mee
    Bin tepeme
    Haydi gidelim
    Hacı dedeme
    Hacı dedem hasta
    Mendili bohça
    Kendisi hoca

    Tags: ,

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat