• İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi.
    Doğum günleri bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.

    Hükümdarlardan biri günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı.

    İstediği; birer karış yüksekliğinde altından birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı.

    Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.

    Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi.

    Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.

    Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:

    “Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum.

    Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir.

    Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir.

    O heykeli bulunca bana haber ver.”

    Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı.

    Üç altın heykel gramına kadar eşitti.

    Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.

    Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

    Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu.

    Sonunda hükümdarı fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.

    İyi okumuş akıllı ve zeki olan bu genç hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı

    Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı.

    Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
    Teli birinci heykelciğin kulağından soktu tel heykelin ağzından çıktı.
    İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
    Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
    Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor oradan öteye gitmiyordu.

    Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

    “Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

    Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa o insan da makbul değildir.

    En değerli insan kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

    Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.”

    Tags:

  • KONU;”öğrendim ki…
    Sevgiyi çabuk kaybediyorsun,
    Pişmanlığın uzun yıllar sürüyor…”

    ———————SEVĞİ NEYDİ?
    ,,,,,,,,,,,,,,,,,Hatırlayanınızın varmı,sevgi neydi?İlk sevgi sözcüğünü, ilk kıpırdanışını yüreğinin ; hatırlayanınız var mı? İlk hüznümüzün adını sevgi koyabiliyor musunuz , şimdi geriye dönüp baktığımızda? Hayatınızda ne zaman sevgi, paralarınızdan önce tartıldı? En son ne zaman sevgimizi söylemiştik bir sevgiliye?

    Her gün bir parçamızı daha tüketen teknoloji çağında, sevgiye en son ne zaman “merhaba ” demiştik, hatırlayanınız var mı? Hatırlıyor musunuz sevgi neydi?… Üzüm henüz yaşamımızda yokken insanları sarhoş eden o muydu? O muydu canından bezdiren insanları ince hastalıklardan önce? Asırlar boyunca bülbülü susturmayan o muydu? Neydi sevgi?!…

    Hatırlayan var mı, sevgi neydi? Leylaların, Şirinlerin, Aslıların nazı mıydı; yoksa Keremlerin, Mecnunların, Ferhatların bitmek bilmeyen haykırışları mı? Hangisinde belirmişti ilk kıvılcımı sevginin?
    Neydi sevgi?!…

    Açıkken gözbebeğimize yerleşen de, göz yumduğumuzda gönlümüze sızan sevgi değil miydi bir vakitler? Bir dudağın kıpırdanışından yanağımıza yerleşen pembelikler, utanmalar sevgi değil miydi? En son ne zaman kızarmıştı yanağımız, hatırlayanınız var mı? Uykumuzu en son ne zaman terk etmiştik sevgiyi düşünmek adına? En son sevgi şiirini hangi gecede okumuştuk? Neydi sevgi?!…

    Sevgi iyilik miydi, şev katli bir cümlecik mi? Var olmak mıydı, varlıktan geçmek mi? Yeniden doğmak mıydı? Yoksa ölmek miydi? Sevgi neydi?!…
    Acaba neydi sevgi? Bir yetimin başını okşarken hissettiğimiz duygu muydu? Bir bebeğin süt kokulu tenindeki suçiçeği miydi? Sabah evden çıkarken özlemeye başladığımız bir ses miydi? Sevgi bir sigara dumanında, bir tren düdüğünde, bir dalganın son hışırtısında, bir kuşun kanadında mı kalmıştı?!…

    Bir mektubun ilk satırı mıydı? Bir telefondaki ses miydi? Sevgi acıydı herhalde, bir kederdi; ya hüzünle ya mutlulukla hatırlanan. Belki de sabırdı, en büyük hatayı bile affetmekti, gelecek günler adına..
    …..Sevgi sınanmaktı ve en sonunda sınavı geçmekti. Sevgi iyi bir ad bırakmaktı fenalar yurdunda…

    Dünya’ da ömür geçer ,ad kalır. Sevgide öyle oldu işte. Unutuldu sevgi. Bir tek adı kaldı geriye…
    Sevgi: iki hece
    Sevgi:sevmek kelimesinden türetilen bütün öteki kelimelerin arasında en güzeli…

     

    Tags:

  • Hayata Dair 15.09.2009 2 Comments

    Küçük kız gözlerinde yaşlarla yoldan geçen yaşlı bir bayana sordu :
    “Elbisemi beğendiniz mi…”
    Yaşlı bayan kendisine seslenen küçük kıza gülümseyerek baktı.
    “Evet çok güzel bir elbisen var yavrum” dedi.
    Kız hemen arkasından heyecanla ekledi..”Annem bunu benim için dikti” Yaşlı bayan sormak istedi “Ama söylermisin neden ağlıyorsun?” Küçük kız sesi titreyerek yanıtladı: “Çünkü … Bu elbiseyi bitirdikten sonra annem gitmek zorunda kaldı” Bayan küçük kızı avutmak istedi. “Anlıyorum yavrum” dedi. “Fakat üzülme … Eminim annen senin gibi küçük ve sevimli bir kızı uzun süre bekletmeyecek hemen dönecektir.”

    Küçük kız başını iki yana salladı. “Hayır teyzecim anlamıyorsunuz” dedi. “Babam annemin bir daha gelmeyeceğini söylüyor. O şimdi cennette büyükannemle dedemin yanındaymış.” Yaşlı bayan kızın ağlama nedenini anlayınca eğildi. Kolunu onun omzuna doladı ve “giden anne” için o da ağlamaya başladı.

    Sonra küçük kız yaşlı bayanı şaşırtan bir davranışla ağlamasını birden kesti sonra iki adım geri çekildi ve yavaş bir sesle şarkı söylemeye başladı. O denli yavaş sesle söylüyordu ki neredeyse fısıldıyor gibiydi.. Şarkı yavru bir kuşun şarkısıydı ve küçük kızın sesi yaşlı bayanın belki de o güne değin duyduğu en güzel sesti…

    Şarkısı bittikten sonra yaşlı bayana küçük bir açıklama yaptı: “Bu şarkıyı bana annem gitmeden önce öğretmişti ve kendisi de sık sık söylerdi” dedi. “Benden kendisine söz vermemi ağladığım zaman hemen bu şarkıyı söylememi istemişti. Çünkü ne zaman ağlarsam bu şarkıyı söylediğimde gözyaşlarımın hemen dinecikmiş….”

    Küçük kız bunları söyledikten sonra birden heyecanla gözlerini gösterdi: “Bak gözyaşlarım hemen kurudu bile!……….”

    Bir süre sonra yaşlı bayanın gitmek üzere kalktığı anda küçük kız neredeyse yalvarırcasına eteklerinden tuttu onu. “Teyzeciğim bir dakika daha kalır mısınız lütfen?” dedi. “Size birşey göstermek istiyorum”

    Sonra parmağının ucuyla giyside bir noktayı gösterdi usulca: “Bakkk annem tam burayı öpmüştü” dedi. Sonra başka bir noktayı gösterdi : “İşte burada da bir öpücüğü var sonra burada ve burada da… Burasını da öpmüştü.. Buralar hep öpücük öpücük öpücük dolu… Bu giysinin her yeri annemin öpücükleri ile dopdolu. Beni ağlatacak her neden için annem bu giysimin bir yerine öpücük koydu….”

    Yaşlı bayan o anda yalnızca bir elbiseye bakmadığını anladı. Dönmemek üzere gideceğini bilen ve annesiz kızın karşılaşacağı acıları hafifletmek isteyen onun yanında olmayacağını ona öpücük veremeyeceğini düşünen bir annenin eserini görüyordu karşısında… Anne küçük kızına duyduğu tüm sevgisini şimdi onu giymekten gurur duyduğu işte bu elbiseye işlemişti.
    ……

    “Elbisemi beğendiniz mi?……..” Yaşlı bayanın aklına o an küçük kızın sorduğu bu ilk soru geldi. Ve sorunun yanıtını içinden kendi kendine verdi. O güne değin böylesine gösterişsiz ama böylesine anne sevsisiyle donanmış ve bu kadar çok sevdiği bir elbise daha görmemişti……….

  • Balkondaki karanfillerimiz tomurcuk verdi. Anlaşılan şehre bahar geldi ve aklıma da sen…Özlemim…

    Güzel günler sığdırdık günlüğümüze, ardından da yalnızlıkları. Hiçbir zaman anlayamadım, neden böyle tükettik yılları..Özledim…

    Bugün, bugün öyle faklı doldun ki içime. Bambaşkaydı, her şey başka! Duygularım başka, hayallerim başka, sen başka…İliklerime kadar sen doluydum bugün.

    Bütün gün yüreğimin ucunda bir özlemdin ve dilimde bir melodi, anısı olan..

    İlk olarak balkonumuzdaki karanfillerimizle “günaydın” dedin bana. Güne seninle başlamak güzeldi. Sonra kahvaltımızı yaptık bahar serinliğinde, o çok sevdiğin keyif sigarasını içmedin bugün.

    Sonra sokaklara döküldük birlikte. Çankaya’dan Maltepe’ye hiçbir yer bırakmadık Ankara’da gitmediğimiz. Yüksel’de kitapçıları dolaştık uzun zaman, “Yüzyıllık Yalnızlık”ı aldım, neden onu seçtin anlayamadım… Tunalı Hilmi’de el ele dolaştık saatlerce. Bahçeli’de gitar muhabbetleri yaptık. Sonra Sakarya,sonra Atakule ve diğerleri…

    Bütün gün birlikteydik,bütün gün içimdeydin…

    Şimdi evdeyim. Elimde Yüzyıllık Yalnızlık…okuyup okumama arasında mücadeledeyim…

    Düşünüyorum! Kendimi kandırmamın işe yarayıp yaramadığını düşünüyorum. Çok oldu… Beni terk edeli, şu kapıdan çıkıp gideli çok oldu…Bense hala alışamadım yalnızlığa!

    Gariptir ki,

    hala her sabah seninle uyanıyor, her günümü seninle geçiriyorum,

    hala bir martı kanadı sevgin yüreğimde…

    hayat o kadar basit olmamalıydı oysa
    ve
    hayaller de bu kadar sınırlayıcı…
    Bunları bilmek yetmiyor.

    Belki bir gün gerçekleri gördüğümde, daha doğrusu gözümün

    önündeki gerçekleri kabullendiğimde, bu kandırmacadan

    vazgeçebilirim. Ama şimdi değil! Şu an olmaz!

    Şimdi yüreğimde, kente yeni gelen bahar gibi cıvıl cıvıl hayalin

    Şimdi seni yaşamaların en güzelindeyim

    Şimdi yüreğimin en içindesin,en derinlerinde..

    Şimdi olmaz…Belki..günün birinde…belki…

    Hiç haberin olmadı, çekmecem sana yazdığım mektuplarla dolu. Oysa adresin meçhul biliyorum ve onları asla okumayacağını da… Ama yazmak huzur veriyor bana. Bir gün o çekmecede sararacaklarını bildiğim halde yazıyorum. Bir gün sarardıklarında bile içten olacaklar yine de, çünkü taşıdıkları hisler içten. Nerden bileceksin ki…

    Denemedim sanma, senden sonra da aşklar yaşadım. Bir şeylerden kaçarcasına, gülüşündeki esaretten sıyrılmak için çırpınırcasına başka denizlere kulaç attım, başka yollara uzandım. Kaçtım…ardıma hiç bakmadan yeni dünyalar aradım.

    Gökyüzünde binlerce yıldız vardı,

    ama senden başka gökkuşağı bulamadım..

    Denemedim sanma, başaramadım.

    Sonum hep sana çıktı…

    Yolum hep sende bitti…Seni özledim…

    Bir bilseydin,

    hala cüzdanımda resmin duruyor. Ona bakmıyorum,varlığı yetiyor
    hala karanfilin balkonumda duruyor. Onu atmıyorum,bahara yeni umutlarla giriyor
    kendimi kandırmak kolay ama yüreğim kanmıyor
    hala ellerim yanaklarımda, düşüncelerim sana kayıyor.
    Özledim seni…
    Bir deniz kabuğu
    Bir martı soluğu
    Bir yakamoz buğusu gibi yalın hasretin..

    Ağlatan bir şiir
    Huzur veren bir melodi
    Korkutan bir karanlık gibi yüreğimdesin..
    Sen hala içimdesin! Sen bendesin! Seni özledim..

    Bu kandırmaca ne zaman bitecek bilmiyorum. Her yeni denememde baharları eskitiyorum. Düşüncelerimi zincire vuruyorum, başardım sanıyorum! Her bahar o zincirler paslanıyor, yeniden başlıyorum..

    Oysa ki…
    Artık yalnızım biliyorum.
    Artık yoksun.. olmayacaksın..
    Artık ne karanfiller açacak gelecek bahara
    ne de kapımı çalan olacak.
    Her gece “bitti” diyorum, “bitti”
    Yüreğim yıprandı, eskidi gitti.
    Her gece yeni ümitlere gebe kalıyorum…
    Nafile !

    Her sabah seninle uyanıyorum…
    Baharlar içimi üşütüyor,
    gidişini yüzüme vuruyor,
    her yeni bahar yüreğimin ucuna konuyor
    ellerimle yüzümü örtüyorum, olmuyor…
    her bahar seninle başlıyor!

    Baharlar ne zaman biter?

    Hasretin nasıl geçer?

    İçimdeki samyelin hangi baharda diner?

    Özledim seni, Seni özledim…

    Tags:

  • Adam, telaşlı, öfkeli bir halde hanımına bağırıp, çağırıyordu. Babalarının sesini duyan iki çocuk ise yataklarından kalkıp salona gelmişti. Babalarının öfkesini görünce, korkmuş, sinmiş halde birer koltukta sessizce oturup kalmıştı.

    Adam, çocuklara, hanımın üzüntüsüne aldırmadan söylenip duruyordu;
    -Söyledim değil mi, söyledim. Bu gün toplantı olduğunu, açık mavi gömleği ütülemeni söyledim. “Kahverengi gömlekle gidiversen nolur!”muş. Bu gün sunum yapacağım, karamsar bir görüntü mü vereyim, dinleyenlerin içi kararsın, bu da projeye verecekleri oyu etkilesin! Bunu mu istiyorsun?

    -Tamam bey, bitti işte.

    Adam açık mavi göleği hışımla aldı;
    -Bitti, tabi bitti ama ben geç kaldıktan sonra bitmiş neye yarar.

    Hanımı çocukların korkmuş yüzlerine baktıktan sonra, yine eşini sakinleştirmeye çabaladı;

    -Dün bundan da geç çıkmıştın, vakit var, yetişirsin.

    -Anlamıyor ki, anlamıyor ki. Bu gün sunumu ben yapacağım. Herkesten önce gitmeliyim ki, gelecek önemli konuklara ‘Hoş geldi’ demeliyim.

    Adam bir sürü söz daha söylenerek, bağırarak çıktı, arabasını çalıştırıp uzaklaştı. Hanımı, direksiyon başında da öfke saçan eşinin halinden endişelendi, “Bir kaza yapmasa bari…”

    Eşi uzaklaşınca, çocuklarının yanına gidip sarıldı, rahatlatmaya çalıştı.

    -Madem erkenden kalktınız, hemen size sultanlara layık bir kahvaltı hazırlayıp getireceğim.

    Mutfağa geçti, zihnindeki huzursuzluğu dağıtmak için hemen neşeli müzikler çalan bir radyoyu açtı. Ocağa haşlamak için yumurta koydu, cezvede süt ısıtmaya başladı. Masaya zeytin, peynir, reçel koymayı da ihmal etmedi.

    Biraz sonra çocuklarına seslendi

    -Kahvaltınız hazııır!

    Çocuklar kahvaltıya otururken, radyoda müziğin birden kesilmesi dikkatini çekti. Son dakika haberi anonsuyla, radyonun sesini biraz daha açtı. Radyo’da zincirleme bir kaza haberi vardı. Ayrıntılarla biraz sonra birlikte olacağız demişti spiker ama kazanın yerini söylediği andan itibaren o sandalyesine yığılıp kalmıştı. Spikerin bahsettiği kaza yeri, kocasının her gün işe giderken geçtiği dörtlü kavşaktı.

    Eşinin bu kavşaktaki trafikten şikayetçi olduğunu, her sabah yoğun bir trafik olduğunu söyleyişi aklına geldi. “Geç kaldım diye acele edip acaba o da…” Aklına gelen düşünce içini daha da yaktı, hemen ayağa kalktı.

    -Çocuklar, unutmayın ocağa yaklaşmak yasak. Kahvaltınızı yapıp salona geçin, oynayın. Benim acil bir yere uğramam gerek, kapıyı da kimseye açmayın tamam mı?

    Çocukları uslu, söz dinler olduğu halde, çok kısa süreli de olsa evde yalnız bırakmak zorunda kalsa tekrar tekrar tembihte bulunurdu.

    Sokağa çıkmak için üzerine bir şeyler aldı, cebine de bir taksi parası aldı. Kapıya yöneldiğinde kocasının bu kazada ölmüş olabileceği endişesiyle kabaran yüreğine daha fazla dayanamayıp, ağlamaya başlamıştı. Göz yaşlarını çocukları görmesin diye, açık olan mutfak kapısına sırtını dönmeye özen gösteriyordu. İçindeki acının kocasının ölmüş olma ihtimali kadar, giderken kendisini kırması ve çocuklarının önünde bağırıp çağırmasından da kaynaklandığını anladı. Oysa her zaman böyle öfkeli değildi.

    -Eğer ölürse, çocuklarım babalarını, son gördükleri haliyle mi hatırlayacak? Kalp kıran, öfkeli bir baba olarak mı kalacak akıllarında?

    Kapıdan çıkarken, çocuklarına bir kez daha seslenecekti ama artık akan gözyaşları saklanamayacak haldeydi. Hemen kapıyı açıp dışarı çıkmak için hamle yaptı ama karşısında kapıya doğru adım atmakta olan kocası vardı.

    Adam, bir an karısının ıslak yanaklarına baktı; “Haberleri mi dinledin?” diye sordu. Hanımı, konuşamadan sadece başıyla onayladı. Adam, önce sarıldı, sonra eşinin yanaklarını sildi.Hanımı zorlukla sordu;

    -Hani önemli bir toplantına geç kalmıştın, niye döndün?

    -Kaza benim hemen yakınımda oldu. O anda toplantıdan daha önemli bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Eğer o kazada ölseydim…

    O anda çocuklar da yanlarına gelmiş, babalarının yine öfkeli olabileceğini düşünerek, annelerinin yanında durmuştu. Adam, bütün içten, samimi gülümsemesiyle çocuklarını yanına çağırdı, boyunlarına sarıldı, yanaklarından öptü.

    -Ben bu gün büyük bir hata yaptım ve evden çıkarken, sizleri ne kadar sevdiğimi söylemeyi unuttum. Böyle önemli bir şey unutulur mu hiç. Ne yapalım, ben de geri döndüm.

    Tags:

  • Bir Adam Vardı
    Yitirilmiş umutlar üstüne kurulmuştu dünyası.Oysa o ne yıldızları istemişti ne de güneşi.Sadece kendi küçük hayatına anlam istemişti.Bir nedeni olmalıydı bu yıkılışların bilmiyordu.Bulamıyordu….

    Şimdi hayattan ne umudu kalmıştı ne de beklentisi.Son umudunu da bir sonbahar sabahı rüzgarlarla savrulan bir yaprakla birlikte apansız kaybetmişti.Üzgündü, üşüyordu ama ağlamıyordu.Nedensizdi.. Aklına birden Sevim hanım geldi.Dudaklarında tatlı bir tebessüm gözlerinde ise acı ve mutluluk…

    Aaahh!O da onu bırakmamış mıydı.Hem de insafsızca,haber bile vermeden.Dile kolay otuz evet tam otuz sene birlikte paylaşmışlardı hayatı.Bir yastıkta bir yürekte bir şarkıda…Oysa şimdi o ölümü kendine dost edinmişti. “O da üşüyor mu”diye içinden geçirdi adam.”Beni özlüyor mu?”

    Adam yavaşça,sanki birşeyleri incitmekten korkarcasına bir banka ilişti.Boş gözlerle etrafı inceledi kendince. Herşey çok monoton, sıkıcıydı. Biraz sonra birden, gözüne daha önce hiç görmediği bir çiçek göründü.Onu yerden aldı…..Nekadar da güzeldi.Dünyanın bütün acılarına güzelliğiyle meydan okuyordu adeta.”Ben de varım bu dünyada hey! bana bakın” diyordu sanki.Daha da yakından bakınca bu çiçeğin her zaman yol kenarında rastladığı bir çiçek olduğunu gördü.Nasıl olmuştu da,daha önceden bu güzelliğin farkına varmamıştı.Çiçek ona gülümsedi “yeni tanışıyoruz galiba”dedi.Adam irkildi.Çiçek konuşuyordu.Kulaklarına inanamadı adam.”Yaklaş bana”dedi,çiçek.Adam durdu.Gözlerinden nedenini anlayamadığı bir yaş düştü.Bir de yüreğine büyümek üzere bir sevgi tohumu.

    Başını kaldırdı,güneş doğmak üzereydi.Güneşle birlikte içinde birşeyler kıpırdadığını hisetti.Derin bir nefes aldı, doğruldu.Artık dünyaya meydan okuyabilirdi.Ona bu gücü bu küçük çiçek vermişti.Çiçeğinin adını “umut çiçeği” koymuştu.Çiçek bu ismi beğenmişti.Adama “sana öğretecek çok şeyim var,elimi sıkı tut” dedi.Adam biliyordu yaşama dair bilmediği,yitirdiği her şeyi öğretecekti ona çiçeği.”Yalnız” dedi çiçek “ben sana hayat verirken öleceğim,fazla zamanım yok”.Ama şunu unutma senin yaşama sevincin,yaşama dair umutların devam ettikçe, ben de senin kalbinde yaşamımı devam ettireceğim.İşte sana ilk dersim.

    “Hiçbir olumsuzluk uğruna umutlarını yıkmayacaksın”.

    “Bunu çevrendekileri düşünerek değil kendin için yapacaksın,bana söz ver” dedi .Adam “söz sana umut çiçeğim söz.Hiçbir güçlük beni yıldıramayacak.Yaşam nekadar zorlayıcı olursa ben de o kadar inatçı olacağım.Ayak direteceğim kötülüklere.İnsanlara destek olacağım.Onlara nasıl yaşamaları gerektiğini anlatacağım.Bunları nasıl yapacağım biliyor musun sevgili çiçeğim?Onlara içlerindeki çiçeği bulmalarını söyleyerek.Tıpkı benim seni bulduğum gibi..Yaşam kısa biliyorum ve ben bu yaşamı en iyi şekilde değerlendireceğim.”

    Adam gözlerini gökyüzüne çevirdi.İçi gibi karanlık olan gökyüzü yerini pırıl pırıl umut dolu aydınlığa bırakmıştı…

    Tags:

  • Yağmurlu bir ağustos sabahıydı.ılık yaz yağmuru altında,yağmurun bütün damlalarını vucudumda hissederek usulca yürüyordum.tam olarak ne düşündüğümü bilemiyordum ama hayatımda çok şeyin değişeceğini hissediyordum.öyle dalmışımki adımımı atarken ayağım taşa takılıp tökezlidim.hemen kafamı kaldırıp etrafıma baktım bir gören oldu mu diye.oanda seni gördüm karşıdan gülümseyerek bana doğru geliyordun.yanıma geldiğinde düz yolda bile yüreyemiyorsun diye dalga geçtiydin.yağmur dinmişti yerini kavurucu bir sıcaklık almıştı ve üstümdeki kıyafetler neredeyse kurumuştu.bana nereye gidiyorsun diye sorduğunda ne bileyim diyordum yürüyorum işte.ve bana eşlik etmek istedin.onu seviyordum ama bir türlü cesaret edipte ona söyleyemiyordum.
    Ona tanıştığımız ilk günü sorduğumda “eylülün onbiriydi mahalleye taşınalı onbeş gün olmuştu.sen eski kömürlüğün orada tek başına vakit geçirmeye çalışıyordun.ben kardeşinle yanına gelmiştik işte ozaman tanıştık ve bu günlere geldik.”açıkçası biraz şaşırmıştım aradan bunca yıl geçmesine rağmen bunları hatırlaması beni gerçekten şaşırtmıştı ve de sevindirmişti.elimi tutmaya çalıştı ama utangaçlığımdan elimi geri çektim. Sonra elini omzuma koydu ve ben tekrar elini indirdim. Onu çok seviyordum ama bir türlü cesaret edipte ona söyleyemiyordum.
    Bayağı yol katletmiştik geri dönmeye karar verdiğimizde bana sevgilim olup olmadığını sordune diteceğimi bilemiyordum.hemen erkeklik gururum ortaya çıktı ve evet dedim çok güzel bir kız olduğunu söyledim.bana kim olduğunu sorduğunda “sana senden daha yakın diye birisi”dedim. Bu benim en yakın itirafımdı ama anlamıştı ve hemen olayı dalgaya vurdu.evin önüne geldiğimizde bütün cesaretimi toplayıp ona yarın öğlenleyin okulun karşısında buluşmayı teklif ettim.gözlerinin içi parlayarak kabul etti ve yanağıma sıcak bir öpücük kondurarak evine girdi. içim içime sığmıyordu çünkü bu ona ilk çıkma teklifimdi ve beni ilkkez öpmüştü. Belkide dostça bir öpücüktü ama olsun diyordum. Yinede beni öptü diyordum.onu çok seviyordum ama bir türlü cesaret edipte ona söyleyemiyordum.
    Ve ertesi gün öğlen olduğunda pastanedeydim ve senin gelmeni büyük bir sabırsızlıkla bekliyordum. Ve karşıdan geldiğini gördüğümde hemen cafenin kapısını çıkıp senin süzülerek ve bana gülümseyerek gelişini seyrediyordum. Ve aniden bir fren sesi çınladı kulaklarıma kanlar içinde yerde yatıyordun delirmiştim ne yaptığımı bilemiyordum. Yıllardır söyleyemediğimi sen yerde can çekişrken söyledim. Seni seviyordum ama bir türlü cesaret edipte söylelyemiyordum.ama şimdi söylüyorum. Seni seviyorum. Zaten ondan sonra bir şey anımsamıyorum.en son hatırladığım annemle hasteneden çıkışımdı.kaç gün yada kaç ay olduğunu bilmiyordum ama bayağı uzun zaman geçtiğini hissediyordum çünkü yüzüm çökmüştü ve gülüşlerim kaybolmuştu. Anneme onu sorduğumda bakışlarını yer doğru çevirdiğinde ağladığını gördüm.ve bana bir kağıt uzattı kazada onun cebindeymiş onun annesi bana ait olduğunU söylerek bana vermesini istemiş. Kağıtta yazılanlar hayatımın en büyük hatasını yaptığımı hatırlattı. Kağıtta!
    “hadi kızım cesaret onu seviyorsun ama bir türlü cesaret edipte söyleyemiyorsun. ama bugün söyleyeceksin çünkü onu seviyorsun”…

  • Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez…. Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç… Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…. Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…

    Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu… Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki… Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü… Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler… “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma “Hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep…

    Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak….” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı… Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten….

    Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.
    Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan. “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…” “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?” diye yanıt verdi adam. “Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık….”

    Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.
    Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…”

    Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere… Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği…

    Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı. “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya….” “Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı… Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın…

    Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle…

    İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına
    kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.
    Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin kalması için dua ediyordu.

    Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. “Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…” Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem” diyordu… Sırayla okudu; “Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

    “Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım….”

    Tags: , ,

  • Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok
    beğendiğini ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.

    Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir
    ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek arkadaşının iş yerine gider
    ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır.

    Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, Kimsesi olmadığını
    öğrendiği kadına; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte
    yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç
    düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine
    uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl
    bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir
    kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Görüşmeler
    sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi
    kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. Biraz da
    geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir .
    Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek
    isteğiyle mikrafonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya; Eskiden çok
    sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum .çünkü biz gerçek dosttuk. Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha
    fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya;
    Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı.
    İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi.
    Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi. Nişanlısını
    istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı (Hayat kadınıydı)
    Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu
    şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip benden iş
    istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim.
    Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek
    üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. Şu anda evlenmekte olduğu kız de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz böyle dostuz.

    Dostlukla ve Sevgiyle kalın.

    Tags: , ,

  • Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş.
    Çocuk babasına
    “baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun ?” diye sormuş. Zaten yorgun gelen adam
    “bu senin isin değil” diye yanıtlamış. Bunun üzerine çocuk
    “babacım lütfen bilmek istiyorum” diye yanıt vermiş. Adam,
    “illaki bilmek istiyorsan 20 dolar” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine çocuk,
    “peki bana 10 dolar borç verir misin” diye sormuş. Adam iyice sinirlenip
    “benim, senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok hadi derhal odana git ve kapını kapat” demiş. Çocuk sessizce odasını çıkıp kapısını kapatmış adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş belki de gerçekten lazımdı. Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. Yatağında olan çocuğa “uyuyor musun ?” diye sormuş. Çocuk,
    “hayır” diye yanıtlamış.
    “Al bakalim istediğin 10 doları sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” demiş. Çocuk sevinçle haykırmış “teşekkürler babacığım”.
    Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış adamın suratına bakmış ve yavaşça paraları saymış bunu gören adam iyice sinirlenerek
    “paran olduğu halde neden benden para istiyorsun, benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok” demiş. Çocuk,
    “ama yeterince yoktu” demiş ve paraları babasına uzatarak
    “işte 20 dolar, 1 SAATİNİ BANA AYIRIR MISIN ?” demiş…

    Tags: , ,

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat