• Sevemedıgım 2 cıcekten bırısın AŞK ve sevgi hangısı olucana sen karar ver cunkı ben adını koyamadım.. Sevıyorum Aşıkda olmak ıstıyorum ama sen engelsın. SEn benı tutan tek şeysın.. SEN ahhh sen sen olmasan ben zaten olmazdım ya neyse.. Sevemıyorum neden dıyorum bıde bakıyorum kı yıne SEN aşık olucam dıyorum olamıyorum neden dıyorum bıde bakıyorum SEN..
    Artık yalnız kalıcam..
    Sevmıcem kımseyı ne senı ne onu ne duygularımı ne boslukları nede o senınle el ele tutustugumuz yagmurlu gecelerı nede senınle ılk opustugumu o kopruyu.. sevmıcem artık bulutları sevmıcem SEVMICEM ARTIK AŞKI nede SEVGİYİ, bensızlıklerle dolu bu dunyada artık yokum..

    Şu anda, Bensiz ne yapıyorsun hiiç haberim yok belkı başkasıylasın, Belki bı kosede benım gıbı aglıyorusundur bılmıyorum… ama
    BEN;
    Ellerım tıtrıyor ve yazdıgım bu sayfalarına goz yaslarım damlıyorum.. öldum bılıyorum ama arkamdan aglamanı ıstemıyorum… sevmedıgım zaman olmadı ama ben sevıldıgın zamanları bılıroyurm. Beni hergun silip bır daha yazdıgını benı, Biliyorum..
    ama ben hıc sılmedım..

    ARTIK YOKUM yaa YOKUM Bitsin artık.. cunkı senı sevsemde gidiyorum… uzun yollarda tek basıma elımde bı canta… yokum ben gıdiyorum…. Ağlamakla dolu gunlerımı Düşünmekten dala kaldıgım o geceleri sana bırakıyorum..
    Elvedaa… AŞKIM….

  • 87/1 tertip askerliğimin son 1.5 ayı nöbetten düşemememin verdiği nefretlikler 20-22 nöbete gittim.karnım açtı alt devrelere nöbetten önce kuleye yemek getirmelerini söyledim.nöbete son 1 saat kala uzaktan 2 kişi geliyordu.birinin elinde ekmek.bende g-3 nedense bir anda doğrulttum onlara doğru.kurma kolunu çekip bıraktıktan sonra manevrayı atıp gerçeği ağzına aldı silah.ama ben dalgınlıkla ağza alınan mermiyi unuttum.şarjörü çıkarıp tetiğe basınca elinde ekmek olan yerde sürüme vaziyeti aldı.ama diğerini göremedim.rasim ses yok.rasim 2 dakika sonra bizim çömez lan manyaaak kafayımı yedin diye söyleniyodu:ucuz yırttım

  • İhtiyar Adam Ve Yaşlı Karısı

    İhtiyar adam kerpiç damın içinde gezinip durdu. Duvardaki eşinin resimlerine takılıp kaldı gözleri bir süre, derin bir iç çekti…

    ”Hey gidi Ferhat Ali heyy! Hey gidi günler! Nerede o daldan dala atlayan gençlik yılları, tuttuğunu koparan, o mutlu baharlar, mutlu yazlar, nerede etrafında fır dönenler? Şimdi şu evde tek başına, kimsiz, kimsesiz. Sesine ses veren yok. Ölsen kim duyar?”
    Aynaya baktı bir süre, avurtları çökmüş, alnında derin çizgiler. Saçı, sakalı uzamış, yüzü kırış kırıştı. Gözlerinde derin ve korkunç bir hüzün vardı.
    Yaşadığı mutlu günleri düşündü Ferhat Ali. Eşi Gülizar geldi gözlerinin önüne. Yüzünde acı bir ifade belirdi. Göz çukurlarından yanaklarına doğru damla damla yaşlar süzüldü biribiri ardına …

    Bir ömür bütün güzellikleri birlikte soluklamışlardı, birlikte göğüs germişlerdi zorluklara. Üzüldüklerinde beraber ağlamışlardı, sevindiklerinde beraber gülmüşlerdi.
    Çocukları olmamıştı ama bütün dedikodu ve beraberliklerini bozmak isteyenlere inat daha çok perçinlemişlerdi sevgilerini. Neler yaşamamışlardı ki hayatta, bu yalan dünyada neler görmemişlerdi ki.

    Ayırmaya kalktıklarında kimse onların yüreğini yakan tertemiz sevdalarını düşünmemişti. Oysa onların sevdaları her şeyin üstünde, evlilikten de öteydi. Söz vermişlerdi sevdalarına, daha önemlisi biribirilerine.

    Gülizar’sız hayat yoktu ihtiyar adam için, onsuz yaşayamazdı, bu Gülizar için de öyleydi. Sevgilerini içlerine gömüp biribirini bırakamazlardı. Aldırış etmemişti kimsenin sözüne ihtiyar adam, ayrılmamıştı Gülizar’ından. Çünkü yaşarsa onun için yaşayacaktı, sevdası için yaşayacaktı. “Çocuğu olmuyorsa salt Gülizar mı suçluydu belki kabahat kendisindeydi de.”

    Her defasında İsraf ettikleri, kaybettikleri güzellikler karşısında birbirilerinin gücüne inanarak, sarsılmaz sevgilerinin sağlamlığına dayanarak üstesinden gelip sürdürmüşlerdi hayatını.

    En zor koşullarda bile sevgiyi, mutluluğu kazanma ve perçinleme yolunda hep aynı rüyayı görmüşlerdi, hep aynı sızıları duymuşlardı yüreklerinde, aynı pişmanlıkları yaşamışlardı.
    Bedenleriyle değil, yürekleriyle aynı yolu yürümüşlerdi. Hiç ihanet etmemişlerdi yüreklerine… Hiç ihanet etmemişlerdi sevgilerine…


    – İki ihtiyar yalnız kalınca tek bir şey söylemeden biribirine bakakaldılar:
    Yüreği kan ağlıyordu ihtiyar adamın. Yaşlı kadın gözleri açık hiç kıpırdamadan yatağına büzülmüş yatıyordu. İhtiyar adam bu ölümüne sevdiği kadının yanına uzandı. Yaşlı kadın boynunu uzatıp yüzünü okşayan eline değdirdi. “Zavallı hayat arkadaşım benim artık ikimizde de iş kalmamış” deyip derin bir iç geçirdi ihtiyar adam…

    İhtiyar adam hayat arkadaşını bekleyen büyük acıyı düşünüyordu… Şimdiden bu acıyı yüreğinin taa derinlerinde duyuyordu. Perişan durumuna, yaşlılığına, çektiği acıya yanıyor, elinden bir şey gelmediği için de kahroluyordu. İlk kez yüreği bu kadar sancıyordu…. İlk kez bu kadar çaresiz hissediyordu kendini. Doktorların bir kaç aylık ömrü kalmış demelerine karşın, inanmak istemiyordu bi-türlü bu sonuca. Ölüneceksede beraber öleceklerdi…

    Dışarda durmadan şimşekler çakıyordu, sessizliği bozan bu gürültüyü duymuyorlardı bile. Anılarına gömülmüşlerdi her ikisi de. Gözlerini alabildiğine uzanan karşı dağlara dikmişlerdi. Sönmeye yüz tutmuş anılar uyanıyordu her ikisinin belleğinde, çok gerilerde kalmış mutluluk günleri canlanıyordu.

    Dalgınlığı dağılmıştı yaşlı kadının, ince bir hüzün soluk yanağından bükülüp dudağının kıvrımına iniyordu. Yüzünün inceliğini, solukluğunu okşadı, elmacık kemiğindeki soluk çillerini öptü ihtiyar adam. Yaşlı kadının gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Öyle yalnız ve çaresiziz ki Ferhat Ali, bizden başka kimse yok içimizde biliyor musun” dedi yaşlı kadın..

    Ortalık kararmıştı. Günün, en bahtiyar insanlarını bile az çok gamlandıran bir saatti. Yıllarca her şeyini paylaştığı ve kalbinden bir parça demek olan bir insanı ölüme terketmek kolay değildi.

    Bütün soruları yanıtsız bırakıyordu ihtiyar adam, ağzını bıçak açmıyordu. Zar zor elindeki bastona yaslanarak kalktı yerinden, iki bardak çay doldurup geri geldi . Yaşlı kadın bir kaç adım ötede kıpırtısız yatıyordu, eski bir yatağın içinde kıvrılmış olarak küçücük bedeniyle…

    İhtiyar adam geçmişteki bütün bu güzelliklerin kıymetini ise Gülizar’ın hasta düştüğünde daha iyi fark etmişti. O ulaşılmaz temiz sevgileriydi ki; gönülleri arasında yıkılmaz köprüler kurmuş. Gözlerine fer, gönüllerine ve ruhlarına aydınlık katmıştı, kapılar açmıştı mutluluklarına.

    Hayat yolunda yalpaladıkları, sarsıldıkları olmamış mıydı? Olmuştu. Çok defa uçurumun kenarından dönmüşlerdi ama bütün bu engeller ve zorluklar vız gelmişti sevgilerinin gücüne.

    Ama şimdi öylemiydi, zaman rüzgâr olmuş, yaprak gibi savuracaktı onları. Güçleri yetmiyordu, her birini bir yana düşürecek, ayıracaktı biribirinden.

    -Yaşlı kadın her gün biraz daha hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Seven kalbi belliki artık bu hastalığa daha fazla dayanamayacaktı. Kerpiç evinin o küçük odasında hergün biraz daha solmaktaydı. Gözü yaşlı, boynu bükük bir şekilde ölümü bekliyordu…

    Gözlerini kapadı yaşlı kadın, bu küçük odada yalnız kaldığında gözyaşı dökmekten bıkmıştı…
    Yinede engel olamıyordu pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. İhtiyar adamı düşündü ne yapacaktı zavallı yapayalnız bu dünyada, hastalanınca kim bir sıcak çorba verecekti. Yaşlı kadın kendi ölümünden çok kocası evin deliğinde yapayalnız ve kimsesiz kalacağına içi yanıyordu.

    “Bu dağ başında yapayalnız, kimsesiz yaşlı bir ihtiyar, tek başına nasıl yaşardı? Kim ekmeğini, aşını pişirir.” Bunu düşünmek bile içini burkuyordu.Yaşlı kadın hep bunları düşünüyordu.
    Kocası evden çıktığı zaman hep aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu…

    “Eskiden köy ne kadar kalabalık, ne kadar canlıydı, yaz akşamları, harman günleri, hele güz ayları düğün düğün üstüne olurdu. Kış ayları her akşam bir yerde toplanıp köy yaşlılarınca hikayeler, masallar anlatılırdı. Şimdi köy ıpıssız, bizim gibi bir kaç yaşlı kimsesizden başka kimsecikler kalmadı. Kimileri büyük şehirlere, kimileri avrupa’lara gidip yerleşti. Buraları terk edenler, bir gün geri dönüp gelirler mi bilmem?

    -İhtiyar adam, usulca yaşlı kadının başına dokunup bir öpücük kondurdu alnına: “Gülizar kadınım uyan ben geldim” Değirmende sıra beklemekten eve geç kalmıştı.
    Yaşlı kadın, hafifçe silkinerek gözlerini açtı, yerinde doğrulmaya çalıştı ama doğrulamadı.
    Elinin tersiyle ağzını kapayıp esneyerek: “Ben de seni beklerken uyuya kalmışım. Bu gün bana bir hal oldu. Durduğum yerde dalıp dalıp gidiyorum”.

    Yaşlı kadın, başını yastığa dayayıp, karşısında ayakta duran ihtiyar adama dalgın dalgın gülümsüyordu. Eliyle yanında yer göstererek: “Otursana canımın direği” dedi.
    Karısının biraz daha iyi olduğunu görünce İhtiyar adamın yüzündeki yorgunluk, endişe ve gerginlik geçti. Ama yaşlı kadının yanaklarında ağır bir hastalığın zehrinden yeni uyanmış insanlara mahsus bir solukluk dalgalanıyordu.

    İhtiyar adam, belini tutarak bastonuna dayanıp oturdu yatağın bir ucuna.
    Yaşlı kadının içine bir şeyler doğmuştu sanki. “Bu beraber son gecemiz belki. Belki de son gülüşümüz, son bakışımız, son el ele tutuşumuz. Sıkı tut ellerimi bırakma Ferhat Ali.” Yıllar yılı birlikte sevindiği, kahır çektiği, kahır çektirdiği eşinin sıkıca tuttu elini İhtiyar adam… Parmaklarının arasında hafifce okşadı güçsüz ellerini.
    “Ne kadar acı çekip, ne kadar çabuk yaşlanıyoruz, ne kadar az yaşıyoruz değil mi Ferhat Ali?.
    Çekip giderken kime ve nereye bırakacağız anılarımızı, sığar mı bu daracık yere?” diyordu.

    Dalıp gitmişti yine ihtiyar adam. Kar altında bir dağ köyü gibiydi şimdi anıları, tavana asılıp kalmıştı gözleri. Gözlerini kapattı, duman duman hüzün çöktü üzerine.
    Şimdi anlıyordu ki bir kurşun kalem, bir de silgi gerekliydi yazıp yazıp silmek için kanayan yerlerini, bu kısacık ömründe. Yıllarca yazdığı şiirleri Gülizar özenlice saklamıştı. Yine de arada sırada bir şeyler karalamayı severdi.

    Geç saatlerde yaşlı kadının rengi sapsarı kesilmişti. Göz kapaklarını zar zor açıyordu, tekrar elini uzattarak bir şeyler söylemek istedi yaşlı kadın ama söyleyemedi, dili ağırlaşmıştı… Dudakları titredi, gözleri doldu, içten bir bakış attı eşine. Salt acıydı bakışları, konuşmak istedi konuşamadı.

    O cıvıl cıvıl hep yaşama sevinci dolu, her şeye rağmen kendisini teselli etmeye çalışan Gülizar’ı bumuydu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu ihtiyar adam. Eli ihtiyar adamın elinde öylece uykuya dalmıştı yaşlı kadın.

    Sabah bir telaşla uyandı ihtiyar adam, yaşlı kadının nefesini dinledi. Yüreğinden bir şeyler koptu. O kocaman dev gibi adam küçük çocuklar gibi sarsıla sarsıla ağladı. Yorgun… Örselenmiş, ama içi Gülizar’ın sevgisiyle dolu yüreği paramparçaydı şimdi…

    “Vay benim kara yazgım vay!… Ne olacak şimdi benim halim! Bu daracık yerde tek başıma ne yaparım, kiminle bölüşürüm anılarımı… Kiminle bölüşürüm acılarımı… Bırakıp gitme beni. Vay benim başıma… Vay ki, vayyy…‘’

    ……..
    -Arada günler geçmiş, dalıp gitmişti harman yerinde ihtiyar adam. O arada bir sivrisineğin eline sokmasıyla kendine geldi. Düşüncelerinden sıyrıldı. “Sızlanmayı bırakıp işe bakmalı gayrı, şimdi iş zamanı…” “Çalışmasam bu değirmen dönmeyecek, hem hazır para çabuk suyunu çeker. Zor günlerde elinin altında biraz para olmalı ki, Hasta olursan ilâç, kefen paran olsun hiç değilse, ele güne karşı rezil olmayasın.” Deyip kendi kendine konuştu.

    İhtiyar adam derin bir yalnızlık duygusuna kapıldı. Taşlı yolda ayaklarını sürükleyerek dağ yoluna doğru yöneldi. Tasalı bir yürek ve karmakarışık düşüncelerle koca bir dünyada yapayalnızdı artık.

    Sevmişti Gülizar’ını, hiç kimsenin anlayamayacağı, sevemeyeceği , hiç düşünmeden uğruna canını verebileceği kadar çok. Uykularını paylaşmışlardı geceler boyu, uykusuzluklarını.

    Askere gittiğinde hep Gülizar’ını düşlemişti, ışıl ışıl gözlerini nereye gitse, ne yapsa hep yanında taşımıştı. O dünyalara sığmayacak aşklarını küçücük yüreklerine sığdırmışlardı. Hep bir gün kavuşacağı günün hayaliyle avutmuştu kendini. Ayrı geçen her gününü yaşanmamış sayardı.

    Gökyüzü zifiri karanlıkken , zorlu bir dünyada bile onlar hep el ele sevdanın, sevincin içineydi. Hep birlikte olmaktı temennileri, düşleri. Beraber yaşayıp beraber ölmekti.
    Hep pembe düşlerle yaşamışlardı, içinde sevginin, saygının bolca olduğu, içinde sadece ikisinin bulunduğu, sakin, sade, gösterişten uzak bir dünyaları vardı.

    Bu kısacık ömürlerinde en güzel geceleri,günleri en güzel sevinçleri paylaşmışlardı.
    Sevmeyi, özveriyi ondan öğrenmişti ihtiyar adam. Yüzü gülerken, içinde mutlu olabileceğini öğretmişti ona. Yaşamanın onunla güzel olduğunu göstermişti. Şimdi onsuz yaşamanın ne kadar mutsuz ve anlamsız olduğunu düşünüyordu ihtiyar adam.

    “Hep birlikte olmalıydık biz”, diyordu “öyle güzeldi hayat. Söz vermiştik birbirimize , sözümüzü tutamayacağımızı bile bile. Feleğe söz geçiremedik, her inlediğinde yüreğim hançerlendi benim. Çiçeğimdi o , incinirse boynu bükülür diye dokunmaya dahi kıyamazken, o amansız hastalık halden hale sokmuştu onu.”

    İşte hayat nasıl onları bir araya getirdiyse, öylece ayırmıştı yollarını. Günler günleri kovalamıştı, aylar ayları, yıllar yılları. Ve hasreti her gün biraz daha derinleşmişti. “Acıdır, sonsuza dek koptuğunu anlamak; ama dayanmak gerek, ayağını toprağa basmak gerek yine de”diyordu ihtiyar adam…

    İhtiyar adamın gözleri yaşarmıştı. Günün ışıkları sakalında takılıp bir kaç damla gözyaşını ışıldatmıştı. İhtiyar adam başını kaldırıp güneşin doğuşuna baktı bir süre. Uzakta bir kuş sürüsünün havalanışını gördü. “Uçun” diye geçirdi aklından, gidin dilediğiniz yere. .. Kanatlarınız yoruluncaya dek uçun!…

    Can sıkıntılarını yüreğine doldurduğu acılı günleri yaşıyordu ihtiyar adam. Akşam olurken simsiyah kederler çöküyordu üstüne. İçinde biriktirdiği mutlu yıllardan teselli arıyordu.

    Sağ eliyle yanaklarını ıslatan yaşlarını silip oturduğu yerden ayağa kalkarak bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye koyulmuştu… Her ne kadar ağlamamaya çalışsa da, ağlamaktan kan çanağına dönmüştü gözleri. Yüreğini paylaştığı, bir ömür beraber yaşadığı Gülizar’ı yoktu artık…

    Yürürken Gülizar’ı düşünüyordu hep ve ihtiyar adam zaman zaman, kendini o mutlu günlerde buluyor, içinde hiç bir acı ve ümitsizlik hissetmiyordu sanki…

    Ağlıyor ve arkasına bakmadan yürüyordu… Evine mi? Köyüne mi? Hayır…
    Gidiyordu işte gözyaşlarını geride bırakarak…. Darmadağın olan yüreğini vurup sırtına gidiyordu. Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası biliyordu…

    Derin bir göğüs geçirdi; dönüp son kez evine baktı ve dönmemek üzere yürüdü Munzur’a doğru. ..
    Ardında sevdiği kadını ve binlerce hatırasını bırakarak…

    Nuri Can
    www.nuricann.com

  • İtiraflar 30.07.2009 No Comments

    O gün çok telaşlıydı. Sabah namazından sonra uyumamış, iftara gelecek olan misafirler için hazırlık yapıyordu.Mükemmel bir masa hazırlamalıydı. Çünkü evine ilk kez gelecek olan insanlardı bunlar.

    Eşi o beldenin sevilen doktorlarındandı. Hastanede ki tüm doktorları, hemşireleri çağırmışlardı iftara. Her şeyin mükemmel olması için uğraşıyor, tüm marifetini sergilemek için kan ter içerisinde çabalıyordu. İki çocuğunu da okula gönderdikten sonra bir taraftan hızla hazırlık yapıyor, bir taraftan da pişen yemekleri kontrol ediyordu. Camların tozunu alırken üçüncü kattan aşağı doğru baktı. Karşı arsadaki gecekondu sobasını yakmış olacak ki, kara dumanlar onun camına kadar yükselmişti.

    – Ne yakıyorlar bunlar böyle.Etrafı kötü koku ve is sardı” diye söylendi. Hışımla kapattı camı. Bu kötü kokunun evini de kaplamasını istemiyordu.

    Geniş salona iki ayrı masa kurdu.Özenle sıralanmış tabaklar, ortada muhteşem süslenmiş salatalar, tepsilerde dilimlenmiş çeşitli börekler, birbirinden farklı bir yığın tatlı çeşitleri, tencereler dolusu etli yemekler ve çeşidi özenle tablo gibi dizdi masaya.Manzara onun bile iştahını kabartmıştı. Her şey çok mükemmel görünüyordu.Masalarda eksik olup olmadığını kontrol ederken ikindi namazını geciktirdiği geldi aklına. Hızla abdest alıp namaza durdu.Nihayet namazını bitirmişti ki, aklına meyva almadığı geldi. Her şey hazırdı. Misafirlerde ezan okunurken geleceklerdi. Hazırlanıp manava gitmek üzere çıktı evden. İnsanlar koşar adımlarla evlerine gidiyorlardı. Oruç tutanlar iftara yakın ne kadar da telaşlı oluyorlar diye geçirdi içinden. Manava geldiğinde gözü birbirinden güzel meyvelere takıldı. Dört-Beş çeşit meyve aldı. Poşetleri zor taşıyordu.

    – Aslında tüm bu yaptıklarım ve aldıklarımla bir tabur asker doyar. Biraz abarttım galiba. Ama olsun mübarek günde gelenlere ikram etmek lazım. Hem beni bir şeyden anlamayan beceriksiz biri olarak görmelerini istemiyorum. Diye avuttu kendini. Elindeki poşetler gittikçe ağırlaşıyordu sanki. Gecekondunun önünde durup poşetleri yere bıraktı. Karşıdaki kendi evinin penceresine baktı sonra. Camları temiz görünüyordu. Sonra gecekondudan çıkan duman geldi aklına. Arkasını döndüğünde ufacık bir camdan içeriye doğru baktı.Bir insanın bile zor sığdığı bu mutfakta nasıl yemek yapıyorlardı?İçeriden gelen seslere ister istemez kulak verdi. Bir çocuk sesiydi bu. Annesine sürekli sorular soruyordu. Annesi de üzgün bir ifade ile sabırla karşılık veriyordu ona.

    – Anne iftara ne kadar kaldı?

    – Yarım saat yavrum

    – Peki iftarda ne yiyeceğiz anne. Sahurdan kalan makarnayı mı?

    Annesi biran duraksadıktan sonra:

    – Evet yavrum. Ne güzel değil mi? Allah’a şükretmemiz lazım onu da bulamayanlar var, dedi.

    – Peki anne babam Almanya’dan dönünce sucukta yer miyiz?

    Annenin sesi titriyordu. Kesik bir ses tonuyla;

    – İnşallah yavrum inşallah.

    – Ama hep inşallah diyorsun. Babam hiç gelmiyor. Neden gelmiyor babam bizi unuttu mu yoksa?

    – Orada çalışıyor ya yavrum.

    – O zaman neden sana para göndermiyor?Sen neden başkalarının evlerini temizlemeye gidiyorsun o sana gönderse ya!..

    – Para biriktiriyor yavrum. Geldiğinde çok parası olsun sana her istediğini alabilsin diye para biriktiriyor. Hadi gel istersen makarnayı ısıtalım. Bak iftara az kaldı. Soframızı bir güzel kuralım seninle. Sonra dua edelim. Allah’ım verdiğin nimetlere hamdolsun diyelim ki nankör bir kul olmayalım değil mi yavrum?

    Annesi elinden tutmuş oğlu ile mutfağa girdiğinde camdan onları dinleyen kadını fark etti. Onları dinlemesine bir anlam verememişti.

    – Buyurun bir şey mi istemiştiniz?

    – Başım döndü biraz içeriye girebilir miyim biraz dinlenip gideceğim.

    – Tabi buyurun.

    Genç kadın içeriye adım attığında ise üzüntüsü daha da arttı. Elindeki poşetleri oturduğu yere bıraktı.Onları dinlediği anlaşıldığı için utangaç ve titrek bir ses tonuyla güçlükle konuşmaya çalıştı.

    – Ben karşıdaki komşunuzum. Kaç senedir burada oturuyoruz ama bir türlü tanışamadık. Karlıda ki apartmanın üçüncü katında oturuyorum adım Mukaddes. Ya sizin?

    – Benim de münevver.

    – Tanışmak bugüne nasipmiş Münevver hanım. Tanıştığımıza memnun oldum, derken çocuğa baktı. O kadar mahzundu ki…

    – Oruç tutuyor musun yavrum?

    – Evet tutuyorum teyzeciğim” Çocuk annesine dönüp:

    – Anne ben dışarıda ezanı dinleyeceğim okununca sana haber veririm. Diyerek dışarı çıktı. İki kadın baş başa kalmışlardı.İkisi de konuşmuyor derin bir sessizlik içerisinde yere eğilmiş, utangaç bir şekilde oturuyorlardı. Sessizliği doktorun eşi bozdu.

    – Eşiniz yok galiba”

    – Eşim… Almanya’ya çalışmaya gitti. Orada ikamet etmesi için Alman bir kadınla evlenmesi gerekiyormuş. Anlaşmalı bir şekilde boşandık. O günden sonra ne aradı ne sordu. Beni de çocuğunu da unutmuş demek ki. Çocuk sürekli onu soruyor. Yalan söylemek zorunda kalıyorum. Küçücük dünyasında kurduğu hayalleri yıkmak istemiyorum.

    Mukaddes hanımın gözleri buğulandı. Çevresinde bu kadar yakınında yardıma muhtaç ve zor durumda olan biri vardı ve o bunu bilmiyordu. Kendini çok kötü hissetti. Onların iftar yemekleri makarna ile, evinde hazırladığı değişik yiyecekleri kıyasladı. Utancı daha da artmıştı. Allah’a nasıl hesap verecekti?

    “Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.” Diyen Resule nasıl ümmet olacaktı?O gün tüm uğraşılarının aslında bu dünyalık olduğunu düşündü.Ezana birkaç dakika kalmıştı ki, kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

    – Komşu ben bugün sizi iftara davet etmek için gelmiştim. Bunu geciktirdiğim için beni affedin. Allah da beni affetsin. Hadi buyurun bize gidiyoruz hep beraber iftar açmaya
    381 kez okundu.

  • Merhaba Arkadaşlar Size 2 Hikayemi Ğönderiyorum Bu YaşananLar Gercek hayattan Alınmış İnanılmaz HikayeLerdir Herkese bol bol OkumaLar DiLiyorum Vede Yaşadıgım Bu Olayı Yazmaya Başlıyorum….

    İstanbulda Bir İnternet Cafede çalışıyordum Bir Cuma günüydü DewamLı geLen MüşteriLerimden biri beni yanına çagırdı Ve Chat Kanalından Bir KısLa Tanıştıgını Söledi Ve Kendisinden msn ne istediğini Söledi Bende Müşterime Dedim Bana Wer Msn ne adresini Ben Senin adına Konuşurum Ve teLefon Aldıgım Zaman Sana Weririm Dedim vede Oda kabul Etti Msn neyi Ekledim kendime…
    Sonra Konuşmaya başladık Konuşması Çok tatLıydı ve Kendisininde Bu kadar tatLı Oldugunu Düşündüm Çok nazik Cana Yaqın Vede çok Ğüzeldi
    Daha Sonra Aramızda Çıkan ufak bir tartışmayLa Küstük birbrimize Bilmiyorum Ondan Çok hoşlanmıştım ve kawga ettiğimiz İçin Bişey Diyemiyordum kendisi Bursada oturuyordu arayı düzeltmek için çok ugraştım ve kendisiyLe tanışmamız bu şekilde oldu

    Daha Öncesinden yaşadıgım İlişkide kalbim Çok kırılmış we dertLerimi paylaşıcak birisini bulmuştum o kadar da TatLı Bişeydi.Daha Sonra DüzeyLi Olarak Konuşmaya Başladık ve benim adımımLa kendisinden çok Hoşlandıgımı Vede benimLe Birlikte Olma TeqLifini ilk olarak büyük bir cesaret bularak kendimde sölemiştim ona korktugum olmadı ve onunda benden hoşlandıgını beni beqendiğini anLadım SanaLda da Olsa Çok Ğüzel Bir BEraberLik Kurmuştum Kırılan Kalbimi tamir etmiş Vede beni yeniden Hayat Döndürmüştü çok baqlanmıştım ona Onu Ğörmek istemiştim O kadar özLem Doluydu İçim Ama ne Yazık ki bazı sebebLerden Dolayı Ğöremedim Onu…

    Şimdi 20.05.2006 Asker Olcam kendimize Sımsıkı SarıLmış ve onun Sevgisini Yüreğimde taşıyarak Bu Ayrılık EngeLinide Aşıcaz Gercektn Onu Çokkkkkkkkkk Seviyorummm Allah İzin verirse teLLi DuakLı Almak istiyorum O benim Kaderim… bende Onun Kaderiyim…

  • dırek konuya gırım bn yaklasık 18 yasımdayken o hayatımın yanlısını gördum ancak yınede senın sevdıgımı bıle düsünmek yeterbana ben onun benden hoslandıgını bırcokkısıden örendım hatta anaannesın bıle soledı osenden hoslanıyodıye arkadaslarınden da orendım bunlarbana gaz verdı ve bırkere teklıf etım anca k cevap gelmeyınce bekledım 8 aykadar sonra bırdaha teklıf yoolladım busefer imeil adresı msn sını cp telunı bıle ıstedım kendı emesen adresımı bıle verdım yooladım bır cocukla sunucta benyıkıldıgım bır cevap aldım arkadasıma ben tanımadıklarımla konusmam cevabı vermıs lanet ollcun simdi ben 26yasımdayım sanırım oda ama hergun umutdolu olurmu insan neyse yınede senını sevıyorum GÖREN buonun soyadı

  • Bir adam yolda yürürken çok susadı.Yol üzerinde bir kuyuya inip su içti.Suyunu içtikten sonrasusuzluktan dili damağına yapışmış bir köpeğin yaklaştığını gördü.Kendi kendisine (Bu köpekde çok susamış.)deyip köpeğe su içirdi.Yüce Allah bu kişinin davranışından memnun kaldı. Hz.Peygamber bu olayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen sahabelerden bazıları: -Ey Allah\’ın resulü,yani bize hayvanlara yaptığımız iylikler için de sevap var mıdır? diye sordular. Peygamberimiz: -Evet,her canlıya yapılan iylikte sevap vardır. diye buyurdu.

  • denizi olan bır sehırde yasıyorum ama yasadıgım bu yerın bır gun bana cok acı verecegını bılmezdım. bir arkadasım vasıtasıyla bırıyle tanıstım. sevebılecegım ugrunda olebılecegım, sadece gozlerıne bakınca bır omür gecırebılecegım bırısıydı. memurdu. iyi bir işi ıyıde bır maası vardı. herınsanı maddı konularda tatmın edebılırdı ama ben asla ınsanları maddıyatıyla sınırlayan bırısı olmadım olmamda.onu asla bu sekılde gormedım. bende unıv mezunuyum ozel bır sırkette calısıyorum. bu konularda sorunumuz yoktu. yavas yavas bırbırımız tanımaya basladık. o benden cok uzaktaydı.aramızda 13 saat vardı engel degıldı asla bıze yollar. 24 saatın yaklasık 20 saatını telefonla konusuyorduk.bırbırımızı asla bırakmıyorduk sureklı bırbırımızın yanındaydık. aylar gectı bu sekılde. ben aıleme anlattım o da anlattı. ama ıkımızınde aılesı sorun cıkardı. ben asla ona soylemedım sorun cıkarıyor aılem dıye bır sekılde ıkna ettım aıleme.ama onun annesı babası benım yasadıgım sehre karsı bır onyargı vardı.turzm kentıydı yasadıgım yer.buranın ınsanları acık oluyormus, gunun gune derek yasıyormus,burde ılerde baska bır sehırden bırıyle evlenırsek o ınsanları aılesıne gostermezmısız. bıze bu sekılde yaklastılar. ve benı tanımadan bılmeden bu ıftıraları attılar. asıl sebep bumuydu yoksa onun bana gosterdıgı bır bahanemıydı bılemıyorum. ben aılesıyle arasına gırmek ıstemedım ıkna edıcem dedı ama edemedı. belkı cok uzun suren bır ılıskımız olmadı ama benı yanlıs yere sucladılar. ayrıldıgıma, sevgımın askımın bıtmesıne degıl ama hıc sucum olmadıgı halde benı bu sekılde suclamarı benım canımı cok yaktı. yanıma geldı benı gordu tanıdı ama yıne dusuncelerı degısmedı. sankı dahada uzaklasmıstı benden. sankı benı hor goruyordu. ben bu sekılde dusunmeye basladım artık. ve dayanamayıp aradım mesaj attım hıcbır sekılde karsılıgını alamadım. beraber yaptıgımız ortak karar verdıgımız herseyden benı cıkarmıs. hayatından cıkarmıs en onemlısıde benı yok saymıs sılmıs. ama ben hala bır gun telefonumun calmasını beklıyorum.calmayacagınıda bılıyorum ama umut işde. belkı suanda aılesı ona memur bırını bulmuslardır. belkı cok mutludur. bılmıyorum ama ben hıc mutlu degılım.mutlu olacagımıda dusunmuyorum.

  • 26.11.1994 tarihinde Manisanın Kırkağaç beldesine vatani görevimi yerine getirmek üzere 6. alak komutanlığına teslim oldum, teslim olmadan evvel kırkağaçta bir berber salonuna girip, o güne kadar kestirmeye kıyamadığım omuzlarıma kadar saçlarımın tümünü kestirdim, üzülmüştüm ama güzel bir amaç uğruna olduğunu biliyordum, neyse lafı uzatmayayım teslim olduktan sonra kıyafetlerimizi aldık ve . giyindik, ortam çok komikdi, kıyafetler kimine dar kimine de bol gelmişti herkes garip garip etrafına bakınıp duruyordu, derken o gün öyle geçti ve saat 09:00 gibi bizi zorla yatırdılar, tabi sabah başımıza geleceklerden habersizdik ve yattık. Sabah saat 04:00 gösteriyorduki bir düdük sesiyle uyandık sersem gibiydik alel acele kıyafetlerimizi giyindik ve doğru ictima alanına cıktık kimimiz küfür ediyor, kimimiz daha uyanamamış ve yerdeki izmaritleri toplamak amacı ile belimizi bükerek mıntıka temizliğini bitirdik, sırada spor vardı, güçlü yapılan sporun ardından kahvaltı için yemekhaneye doğru yola çıktık yaklaşık 1.5 km yürüdük, alışkın olmadığımız için dilimiz dışarı çıkmış felaket derecede yorulmuştuk, tek tesellimiz süper bir kahvaltı idi, yemekhaneye girdik masaların üzerinde altı adet yayvan tabak ve içlerinde ise benim hiç sevmediğim gül receli vardı şok olmuştum hayallerim yıkılmıştı, bir oturuşda bir çiftli ekmeği bitiren ben, bir dilim ekmek yiyerek masadan kalktım, acemi birliğini bitirene kadar resmen erimiştim ve heycanla beklediğimiz o an gelmişti, . merakdan ölüyorduk, acı gerçekle yüz yüze gelmişdim dağıtımlar okundu ve Tuncelinin hozat ilcesine düşmüştüm, hayatımda ilk defa duyuyordum bu ilçenin ismini, derken izinde bitti ve tunceli`ye giderek birliğime katıldım, ve silahımı ve mühimmatımı teslim aldım, daha o günün akşamı tacizler başlamıştı çok korkmuştum ve sabah operasyona gittik 8 ay tabura ugrayamadık, bir operayon sırasında dizimden vuruldum ve sevgili sehit kardeşim ENVER YORULMAZ beni 6 km sırtında taşıyarak helikopter`e bindirdi, ELAZIĞ askeri hastanesine yattım, 1.5 ayda iyileşerek birliğime geri döndüm ENVER beni gördüğünde çok sevinmişti sarıldık birazda lafladık, o akşam yine ENVER ve diğer silah arkadaşlarım operasyona cıktılar ve timimde olan 18 arkadaşımı son görüşüm oldu. SEVGİLİ ŞEHİT KARDEŞLERİM BAKIN BAYRAĞIMIZ HALA GÖKLERDE, BAŞARAMADILAR BAŞARAMIYACAKLAR, SİZ RAHAT UYUYUN.

  • Ayşe ortaokul ikinci sınıfa kadar başarılı bir şekilde okudu. Gelirlerinin az olması sebebiyle babası onu okula daha fazla gönderemedi. İki yıl sonra, komşularının Fransa’da çalışan küçük oğlu Recep efendinin, kızlarıyla evlenme isteğini de bir şans kapısı diyerek geri çevirmediler. Sade bir düğün yapıldı.
    Ve Sirkeci’den kalkan bir trenle 1980 yılının Aralık ayında Ayşe gurbet yollarına düştü.

    Recep efendiyle karısı arasında on yaş fark vardı. Önceleri çok güçlük çekmesine rağmen gurbetin acımasızlığı ile, kocasının anlayışsızlığı Ayşe’ye epey tecrübeler kazandırdı. Aklı ve anlayışıyla bütün zorluklara karşı dirençli olabileceğini her haliyle gösteriyordu.
    Evliliklerinin beşinci yılında bir erkek çocukları dünyaya geldi. Ayşe hamile kalıncaya kadar da kocasının suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı…”Hatta sen kısırsın … seni boşayacağım” tehditleriyle Ayşe’ye söylemediği söz kalmadı.
    Ama sonraları doktorlar, tedavi gören her ikisinden kusuru, Ayşe’de değil onda bulmuşlardı.
    Patronundan gördüğü baskılarla beraber ağır işlerde çalıştırılması Recep efendinin sinirlerini iyice gerginleştirmişti. Baskılar sadece iş yerlerinde kalmıyor, evlere ve aile hayatına kadar yansıyordu… Kocasının stresten uyuyamadığı gecelerde, Ayşe de uykusuz kalıyordu…
    Yabancı olmak ve bu şekilde para kazanmak gurbette kolay değildi… Dışarıdan hoş görünen bir çok şey gibi gurbet hayatı “alamancılar” süslemesi içinde gerçeği yansıtmıyordu? Ayşe bunları düşünürken yarınlara taşınacak acı hatıraları da kalbinden asla çıkaramıyordu.
    Dört yaşındaki çocuklarının koltuğun üzerinde uyuduğu bir sırada, havanın soğuk olmasını da düşünen Recep efendi :
    “Hanım… çocuk uyurken mağazaya gidip gelelim…” dedi…Ayşe bir an için tereddüt ederek kendi kendine mırıldandı: “Hadi çocuğa bir şey olursa?…Durup dururken gene kocamı kızdırmayayım…Gurbet hayatı zaten sabrını tüketti..Her halde çabuk gider geliriz…
    Dışarıda hava da çok soğuk…”
    Recep efendi karısının kendi kendine söylendiğini fark edince :
    – Bir şey mi dedin?
    – Yooo…Kendi kendime mırıldandım…Hava da çok soğuk…Hiç olmazsa çocuğumuz üşümez…
    – Ben de aynı şeyleri düşünmüştüm…
    Evleri Paris bölgesinde bulunan Argenteuil’de idi…Çok konforlu da sayılmazdı…
    Gidecekleri Carrrefour Mağazası ise arabayla on dakikalık mesafedeydi… Aceleyle evlerinden çıktılar.
    Alışveriş süresi yaklaşık iki saat sürdü… Yol bir trafik kazasıyla iyice kapanmıştı. Ayşe’nin içinde bir sıkıntı vardı…Zaman
    zaman bu boğazında adeta düğümleniyor, nefesi kesiliyordu…
    Kocasını da endişelendirmemek için oradan buradan konuşarak zaman kazanmaya çalışıyordu…Biraz ilerideki kaza yerine giden ambulans sirenleri, polis araçları da onlara iyi etki bırakmıyordu…
    Nihayet yol açıldı… Her ikisi de derin nefes aldılar. Ve kazasız belasız evlerinin önüne geldiler.Arabalarından inerken Recep efendi karısına :
    – Sen hemen yukarı koş…Belki çocuk uyanmıştır…
    Ayşe evin anahtarlarını kocasından almayı unuttuğunu, fark edince geri döndü;
    “Hay aksilik… anahtarları almayı unuttum…” diyerek kendisine doğru gelmekte olan kocasından onları aldı ve tekrar üçüncü kata çıktı…Kapıyı açtığı zaman küçük Ali’nin elinde büyük bir bıçak vardı…Salonda bulunan yeni alınmış deri koltukları bu bıçakla kullanılamayacak hale getirmişti…
    Recep efendi içeriye girdiğinde çılgına döndü.. İri elleriyle küçük Ali’yi dövmekle kalmadı… Onun ellerini sert bir iple bağlayarak banyo küvetinin içine attı…Ve dışından kapıyı kilitledi,”Şimdi koltukları parçala bakayım gücün yeterse…” diye bağırdı…Sert ve kendi kendini kontrolden çıkmış kocasının bağrışmaları karşısında Ayşe için için ağlayarak titriyordu,… “Koltuğu her zaman alabiliriz ama çocuğuma, biricik evlâdıma bir şey olursa…Ben ne yaparım o zaman?” diyordu içinden, ağlarken… babasının iri elleri altında ve gürlemeleri karşısında yardım bekleyen, annesine beni kurtar dercesine küçük Ali’nin bakışları, unutulacak gibi değildi…Ayşe bütün hayatını etkileyecek bu anı asla unutamayacaktı…
    Aradan üç saat geçmişti…Kapılarının önünden sesler geliyordu. Sonra kapılarının zili çalındı. Komşuları Dursun bey ve Hilal hanım küçük çocukları Ferhat ile ziyaretlerine gelmişlerdi.
    – Recep efendi misafir kabul eder misiniz?
    Ayşe çok sevindi.. Zihninden “çocuğum şimdi kurtulacak…” diyordu… Ve yürekten :
    – Buyurun…buyurun ! dedi.
    Komşularının altı yaşlarındaki çocukları Ferhat annesine sessizce :
    – Anne… Ben Ali ile oynamak istiyorum…
    – Sahi Ali nerede bizim çocuk, onunla oynamak istiyor…
    Recep efendi ve Ayşe önce birbirlerine bakıştılar… Sonra Ayşe dayanamadı :
    – Biz çocuğumuzu, uyurken evde bırakarak Carrefour’a gitmiştik… Orada iken uyanmış… Bizi bulamayınca mutfaktan büyük bir bıçak alarak rast gele üzerinizdeki oturduğunuz yeni deri koltukları parçalamış… Kocam her gördüğünde sinirlenmesin diye ben biraz evvel, üzerlerine battaniye örttüm…
    – Hilal Hanım:
    – Sonra ne oldu?
    – Beyim çok sinirlendi…
    Ayşe gözyaşlarını tutamayarak…
    – Önce iyice dövdü… sonra…
    …..
    – Sonra ellerini bağlayarak banyo küvetinin içine attı.
    Dursun Bey:
    – Ne zaman oldu?
    Recep efendi :
    – İki üç saat oldu…
    Hilal Hanım :
    – Yani üç saattir küçük Ali, banyoda
    demek…Sizde hiç insaf yok mu?
    Hilal hanım ve Dursun Bey yerlerinden fırlayarak banyoya koştular.
    Hilal Hanım :
    – Bir de üstelik küçük, minicik yavrunun üzerine kapıyı kilitlemişsiniz… Bu olacak iş değil… Yazıklar olsun size…
    Hilal hanım, Recep efendiye dönerek…
    – Sonra hanımına baskı yapa yapa bu duruma
    düşürdün…Çocuğunun bu hali karşısında korkudan hissiz kalacak kadar…Sen ne biçim adamsın be!…
    Dursun Bey hanımına eliyle dokunarak sessizce :
    – Fazla ileri gittin… Ağır konuşma… Zaten adamların başı dertte…
    Banyo kapısı açıldığın da küçük Recep banyo küveti içerisinde uyuyordu. Ayşe fırladı ve çocuğunu bağrına bastı… Elleri mosmor olmuştu… Uyanan Ali’nin ellerini misafirleriyle çözdüler… Ama morluk dakikalar geçmesine rağmen kaybolmamıştı…
    Dursun Bey :
    – Çocuğu acele hastaneye götürmemiz lazım… Kangren olabilir…
    Ayşe ve Recep efendi komşularının bu sözleri karşısında donup kalmışlardı.
    Hepsi iki araçla hastaneye gittiler.
    Acil serviste bütün müdahalelere rağmen, küçük Ali’nin iki eli birden kesilmişti. Hastane çalışanları dahi olay karşısında gözyaşlarını tutamamışlardı.
    Küçük Ali, artık bundan sonra oyuncaklarını iki eliyle tutarak oynayamayacaktı…Annesinin ve babasının ellerinden tutamayacaktı…Çok sevdiği Afyon’daki dedesine resim yapıp gönderemeyecekti… Asker dahi olamayacak…
    Mektup dahi yazamayacaktı… Ve en önemlisi koltukları bir daha parçalayamayacaktı…
    Ya annesi ve babası küçük Ali’nin yeni dünyasında eskisi gibi olabilecekler miydi? Babası bir daha bağlıyacak bir el bulamayacak… Onun elleriyle verilecek bir bardak sudan dahi her ikisi mahrum kalacaklardı…
    Aradan üç gün geçmişti. Küçük Ali, akşam üstü yavaş yavaş babasına yaklaştı. Babası başını kaldırarak, oğlunun, hüzünlü haliyle bir şeyler söylemek istediğini fark etti.
    – Babacığım bundan sonra yaramazlık yapmayacağım. Size söz veriyorum.Bir daha bıçaklara da dokunmayacağım. Uyuduğum zaman, siz evde olmazsanız bile yatağımdan aşağıya inmeyeceğim…Ne olur babacığım doktor amcalara söyle de benim ellerimi geri taksınlar…Ne olur babacığım bana ellerimi geri versinler!…
    Recep efendi, bu sözler karşısında dayanamadı…Çocuğuna iyice sarıldı…
    Kokladı…Bu son olacak diyordu…Bir naylon torba içerisine bir şeyler koydu…Hanımına baktı…Küçük Ali babasının arkasında idi… Bir ara göz göze geldiler…Sonra kapıyı dışarıdan kapayarak aşağıya indi. Arabasıyla evin önünden uzaklaştı. Ayşe ve küçük Recep pencereden onun gidişini gözlediler… Evlerinin önündeki ışıksız caddede gözden kayboluncaya kadar…
    Hanımına “Allahaısmarladık …” bile dememişti. Uzun süre kocasından haber alamayan Ayşe, gece yarısı Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Evden çıktıktan sonra bir daha eve dönmediğini bildirerek, kocasının bulunmasını istedi…
    Eve geldikleri zaman Ayşe kocasının koltuk üzerine bıraktığı gömleğini kokladı. Kendi kendine: “Recep… her şeye rağmen ben seni seviyorum… Seni bu hale getirenler utansın…” dedi.
    Annesinin ağladığını gören küçük Ali :
    “Anneciğim babam bir daha eve dönmeyecek mi? Yoksa benim ellerimi istemek için doktor amcaların yanlarına mı gitti? Ne olursun anneciğim babama söyle de doktor amcalar ellerimi geri taksınlar… Ben oyuncaklarımla oynayamıyorum.”
    Ayşe çocuğunun bu sözleri karşısında gözyaşlarını tutamadı. Kucağındaki yavrusuyla koltuk üzerinde uyuyakalmıştı.
    Ertesi günü, sabahleyin iki polis memuru evlerine geldi. Kocasının bir ağaca bağladığı iple, kendisini asarak intihar ettiğini, kimlik kartını da üzerinde bulduklarını kaydettiler…
    Ellerini kaybeden çocuğu için gözyaşı döken bir ananın henüz gurbetteki çilesi bitmemişti… Gözyaşları kurumadan karşılaştığı diğer bir olay, onu başka bir dünyada yapayalnız bırakmıştı…
    Kocasının işyerinde gördüğü baskıların izleri üzerinde hayatını küçük Ali”yle sürdürecekti…Yüreğine çivilenmiş acılara rağmen.

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat