• “Bence Dünyanın 7 Harikası:

       1- Görmek,

       2- Duymak,

       3- Dokunmak,

       4- Tatmak,

       5- Hissetmek,

       6- Gülmek,

       7- Ve Sevmek…”

  • Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!! Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı çünkü onlar bana seni hatırlatıyor… Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun. Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN… Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni sevmenin sonu yok… Bu böyle nereye kadar sürer bilemem tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle ölüme bile varım..! Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim kısacası her şeyim her şeyimsin… Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur. Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve senden izler var. Seni seviyorum ,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum

  • Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..
    Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
    Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar..”anladım” der gibi bir gülümseyişti bu…
    Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
    Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji’nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
    Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan “tabi” dedi.. “bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız..”

    “Mutluluk işte bu olmalı” diye düşündü delikanlı.. “Mutluluk işte bu!..”

    Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
    Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. “Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana’da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak..”
    Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana’ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana’ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara’nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
    Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız “keşke orada olsaydın” demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
    Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. “Bu sana” diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl’ın dört satırını okurken..
    “Ne hasta bekler sabahı
    Ne taze ölüyü mezar…
    Ne de şeytan bir günahı
    Seni beklediğim kadar!..”
    Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. “Sana bir şeyler söylemek istiyorum” dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. “Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok..”
    “O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!” dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
    Yıllarca sonra Levent Yüksel’in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu’nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk “onurlu” olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
    Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. “Günlerdir seni arıyorum” dedi kız. “Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!..”
    “Yaa” dedi delikanlı.. “Yaa” dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: “Yaaa!..”
    Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. “Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün..” dedi. “Bu da sonu onun…”
    Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
    “Geçti istemem gelmeni
    Yokluğunda buldum seni.
    Bırak vehmimde gölgeni
    Gelme artık neye yarar!..”
    Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
    Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!…

  • Ben isin vermek istemiyorum
    Sanırım bu dünyada en acı severken aldatılmaktır. Tek umudum tek sevdiğim olan biri vardı onu çok sevdim onununda beni sevdiğini sandım ama o beni aldattı ne kadar da çok sevmiştim keşke geri dönse diyorum yalvarsa diyorum ama affetmeyeceğim ama pişman oluğ geri dönmesini istiyorum
    Her ne olursa olsun ben mutlu olamadım o mutlu olsun canı saolsun ne diyeyim
    Ben onsuz ne yaparım bilmiyorum intihaaru düşündüm ama ne yararı olacakki sanki duyacakmı işte hayat yalanlarla doluymuş inanın onun için ailemden bile vazgeçecektim beni ona vermezlerse onunla kaçıcaktım oysaki hiçbir şeye değmezmiş neden böyle oldu herşey neden bazen isyan ediyorum ama yinede ne fayda
    ALLAH KİMSEYE GÖSTERMESİN AŞK ACISI BEBİM YAZDIĞIMI OKUDUĞUNUN İİN TEŞEKKÜRLER

  • Mevsim ilkbahar. Eli silah tutan herkesin cepheye koştuğu, yokluk ve sefaletin diz boyu olduğu savaş günleri. Çanakkalede nice erin siperlerde kurşun yağmuruna karşı savaştığı, gönderilen nice yiğitten haberin alınamadığı zaman. Cephesini dahi bilemediğimiz Mehmetçiklerin köylerinden ve yakınlarından yürek yakan ayrılığı, memleketin kan ağladığı günler.. – Pe pe peki nereye gidiyoruz? Diyordu köy meydanında geride kalan sevdiklerine acıyla bakan M.K.Paşa’nın Güllüce Köyündeki pepe Ali AYDEMİR. Meydanlıktaki ağaçlar bile mahzun kalıyordu köyde. El sallayanlar hıçkırığı boğazında buruk ve acılı, öylece duruyorlardı. Ali köyüne doğru son kez baktı. Gözlerinin önünde hiç silinmeyecek hüzünlü bir tablo vardı. Belki geri dönmeyecekti köyüne. Kendi ölümüne doğru bir davet almış gidiyordu belki. Vatan için her şey feda, diye düşündü. Çanakkalede yapılan savaşlar 1inci Dünya harbinin en kanlı savaşı olmuştu. Anafartalar Cephesi, 6 Ağustos 1915 tarihindeki Suvla Koyu civarında yapılan çıkartma harekâtıyla başlamıştı. Savaş süresince herkesin her an ölebileceği bir atmosfer vardı. Gecenin karanlığı ona çok şeyler düşündürüyordu. . Ay ışığında elleriyle kazıp çıkardıkları ayrık otlarının köklerini yemişlerdi bazen. Günlük bir avuç buğday dağıtılıyordu Her şeyi ortaya koyarak vatanı için mücadele eden Mehmetçikler, iki askerin geçemeyeceği kadar dar siperlerde kendilerinden emindiler. Çünkü yanlarında Mustafa Kemal gibi bir komutan vardı. Gece ilerlerken tanıdık adımlarla askerlerin arasında hep o görkemli Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal’in silueti dolaşıyordu. Güllüceli Ali, Mustafa Kemal’in emir eri ve seyisi idi. Bir gün top ve silah sesleriyle dolu güneşin altında Mustafa Kemal kendisinden su istediğinde; Ali, kör bir kuyunun dibine inip suyu çizmenin içerisinde yukarıya çıkartmıştı. Karanlık bir gelecek ve aşılmaz dağlar; dikenli yollar önünde, zor koşullar içinde kıvranıyordu Ali. 25 yaşındaydı. Gençliği savaş yıllarına denk gelmişti. Çetin zorluklar içinde geçecek olan bir zaman. Çanakkale Savaşı, yurdu paylaşmak için kollarını sıvayanlara karşı gerekli ve onurlu bir direniş olmuştur. Çanakkale’deki zaferden sonra Ali, köyüne -Güllüce’ye- döndü. Daha çok savaş bekliyordu Ali’leri Mehmet’leri.. Çanakkale Savaşı’ndan epey zaman sonra 1937 yılında Atatürk, Bursa Merinos Fabrikasının açılış töreni bitiminde fabrika çıkışında kalabalığın arasında emir eri Güllüceli Ali AYDEMİR ile karşılaştı. Ali ileri atılarak “Paşam beni tanıdınız mı?” dedi. Atatürk kendisini tanıyıp “ Ali seni gördüğüm için çok memnunum, varol dinç ve kuvvetlisin” dedi. Ali, Atasından olumlu cevap alınca çok mutlu oldu ve köyünde muhtarlık yaptığından övgüyle bahsetti… Savaşta Anafartalar’da üç bölükle üç tümene ateş etmişler, üç gün üç gece uykusuz bekledikleri günler olmuştu. Atatürk kendisine “Benden bir isteğin var mı ?” diye sorduğunda, Atasının sağlığından başka bir isteği olmadığını duyunca bu yanıta şaşırdı ve menfaat beklemeyen bu gururlu insan . . için sevindi.. O gün Atatürk, kendisini 15 Martta Ankara’ya beklediğine dair mektup verir. Asaletli emir eri, köyünden, o tarihlerdeki bir rahatsızlığından dolayı gidemez Ankara’ya. Atatürk’le kucaklaşmalarından bir yıl sonra Ali, 1938 de çok gözyaşı dökmüştür Atasını kaybetmenin acısıyla. İleriki yıllarda ailesiyle Ankara’ya Anıtkabir’e ziyarete gider defalarca. Vatan müdahalesinde . Çanakkale’de Anafartalar Savaşı’nda göğsünde bir şarapnel parçasıyla vurulduğunda, cep saatinin hayatını kurtardığı anda sırtında taşıyan, Atasına destek veren; güler yüzlü, hoşsohbet, iyiliksever Ali, 1975 kışında soğuk bir Şubat günü edebiyete göçtü. Kendisi askeri bir cenaze töreniyle muhtarlık yaptığı köyünde –Güllüce’de-toprağa verildi.

  • Henüz orta okuldaydım bir arkadaşım vardı sevgilisiyle arası bozuk olduğunu ve onları barıştırmamı istiyordu fakat işler yolunda gitmedi arkadaşımın sevgilisi bana aşık oldu bunu arkadaşıma söyleyemiyordum ben hayatımda hiç aşık olmamıştım fakat o öğrendi ve suçlu ben olmuştum bana düşman oldu beni suçladığı için çok kızmıştım ve sırf onu sinirlendirmek için sevdiği çocukla plan yaptık ve ona cıktığımızı söyledik çok kızmıştı benim için bu oyundu ama çocuk bana aşık olmuştu her gördüğü yerde laf atıyor arkadaşlarıma beni ne kadar sevdiğini anlatıyordu bende bu sefer gerçekten çıkma teklifini kabul ettim ilk başlarda eğlenceydi fakat sonra ona aşık oldum tabi arkadaşım sürekli beni tehdit ediyor şantaj yapıyordu ama biz birbirimizi çok sevdiğimiz için aldırmadık sonra babam erkek arkadaşımı öğrendi ve dışarı çıkmamı yasakladı 8 ay görüşemedik ama çıkıyorduk sonra tekrar görüşmeye başladığımızda babam yine duydu fakat artık ondan vazgeçmiyeceğimi anladığı için birşey demiyordu arkadaşım sürekli bizi ayırmak için yalanlar uyduruyordu onun yüzünden ayrıldık fakat ayrı yapamadık tekrar barıştık beni asla bırakmadı şu an hala birlikteyiz sevgilim çalıştığı için çok az görüşüyoruz ama bu bizim aşkımızdan hiç bişey eksiltmedi birbirimizi deliler gibi seviyoruz o benim herseyim bana evlenme teklifi etti bende kabul ettim çünkü onunla bir ömür birlikte yaşamak birlikte yaşlanmak istiyorum …

  • Abdürrahmân bin Avf (r.a) buyurdu.

    Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş.

    Ben dedim ki,

    -Ey emîr-el mü`minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim.

    Buyurdu ki,

    -Eğer bugün sen benim . tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günâhımın yükünü kim götürür.

    Dedim,

    -Senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın (sav) yolu üzerine yürüyorsun.

    Buyurdu ki,

    -Ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân olurum ki, bu hilâfetden başabaş kurtulayım.

    Oğulları Abdüllah babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rüyâda görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah (sav) hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,

    -Ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi toplandılar.

    Orada Abdüllah hazretleri buyurdu.

    -Dün gece babamı rü`yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah (sav) hazretlerine babamı rüyâda göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş.

    Dedim,

    -Ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi.

    Dedi,

    -Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar muhâsebede idim.

    Dedim.

    -Ey baba nasıl hesâb olundun.

    -Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi etdin.

    -Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun.

    Dedi ki,

    -Ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim. Bu mektûbu benim kefenim arasına koy.

    O mektûb şu idi.

    Bir gün Hasen ve Hüseyn . (r.anhüma) hazretleri babamın yanına geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi. Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi.

    -Buraya gelin.

    Onlar dediler,

    -Biz selâm verdik.

    Babam dedi,

    -İşitmedim.

    Babam kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu ki,

    -İki kaftan getir.

    Her birini birine giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki,

    -Bizden râzı olun ki, bilmedik, kusûr etdik.

    Hasen ve Hüseyn (r.anhüma), babalarının huzûrlarına vardılar.

    Dediler ki,

    -Emîr-ül mü`minîn Ömer bize elbise verdi.

    Hazret-i Alî (k.v) çok memnûn oldu ve buyurdu ki,

    -Geri Emîr-ül mü`minîn huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah (sav) hazretlerinden işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur. Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.)

    Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) geldiler, haber verdiler.

    Hazret-i Ömer (r.a) dedi ki,

    -Siz ikiniz de onu babanızdan işitdiniz mi?

    Dediler,

    -Evet.

    Hazret-i Ömer oğluna dedi ki,

    -Yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin (r.anhüma) babaları Alîden (ra) işitdikleri ve onun Resûlullahdan (sav) (Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu ve üçünün şehâdetlerini yaz.

    Üçünün de şehâdetlerini yazdılar.

    Sonra, oğluna:

    -Ey Abdüllah! Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm üzerine koy ki, zor durumda kalınca imdâdıma yetişsin, buyurdu.

  • Film gibi başlayıp film gibi bitirdik. Sevdik, gerçekten sevdik. Ama birlikte olamadık. Yedi yaş farkının olmasına karşın çok uyumluyduk. Duygularımız, düşüncelerimiz hep aynıydı. Onun yanında güvendeydim. Onsuz yaşayamazdım. Her gün yanına gidiyor onu görüyordum. Söylemeyin ama bazen de saklıca izliyordum onu. Her şey o kadar harikaydı ki. Ama bu kadar güzellik ancak masallarda olurdu. Elbet bir yerde bozulacaktı büyü. Evet birbirimizi seviyorduk. Hem de delicesine. Suçlayamazdım. İhtiyacı vardı, benimde öyle. Dayanamadım sustum. Konuşuyorduk biraz durakladı. Yüzü utançtan kızarmıştı. Anladım kesin kötü bir şey olmuştu. Aman bizi ayırmasın da ne olursa olsun diye geçirdim içimden. Ama olmadı. O acı sözcüğü titreyen dudaklarıyla söyledi. “evliyim”. Evet evliydi. O başkasınındı. Nasılda inanmıştım. Nasılda kanmıştım. Yaptığımız ne hataydı nede doğruydu duygularımızla davrandık. Sadece kalbimizin dediğini yaptık. Ama artık mantıklı bakma zamanıydı. Eşinden ayrılıp benimle olmak istediğini söylediğinde sarılmak ve öpmek istedim. Ama dedim ya artık mantıklı bakmak zorundaydım. O ellerindi. Bunu nasıl değiştirebilirdim ki. Elveda deyip gitmek zorundaydım. Aşık olduğum gözlere son kez bakmak zorundaydım. Son kez kokusunu içime çektim. Son kez ayrılıyordum. Bitmişti. Terk ettim yada terk etmek zorundaydım. Şimdi gidiyorum, belki ağlıyorum ama değerdi. Onunla yaşadığım iki gün, ömre bedeldi. Bir ömürde burada bitti.

  • Vaktiyle herkesin sevip hürmet ettiği bir adam, hali ve tavırları garip bir köleyi satın almıştı. Köleyi alıp konağına götürdü. Ona yapacağı işleri öğretti ve:
         – Benden bir isteğin varmı? diye sordu.
         Kölesi ‘Efendim! Her emrinizi gücümün yettiği kadar yerine getirmeye çalışacağım. Yalnız sizden şu üç şartımı kabul etmenizi istiyorum: Birincisi, namaz vakti girdiği zaman bana müsaade etmenizi.
    İkincisi, beni gündüz çalıştırıp gece meşgul etmemenizi. Üçüncüsü, bana bir oda tahsis edip, oraya başkasını sokmamanızı, sizden rica ediyorum.’ dedi. Bunun üzerine adam:
         Peki, istediklerini kabul ediyorum. Evimin odalarına bak. Hangisini istersen o odada otur.’ dedi
         Köle odaları dolaştı, sonunda eski ve harap bir odayı seçti. Efendisi buna şaşırdı ve kölesine:
         ‘Niçin bu odayı seçtin?’ diye sorunca o garip köle: ‘Ey Efendim! Bilmez misin ki, Allah ile Beraber olduktan sonra, harap olan yer saray olur’ diye cevap verdi. Odasına Yerleşti.
         Aradan günler geçtikçe o zengin kişi, kölesine karşı gittikçe artan bir hürmet duymaya başlamıştı. Dürüst ve çalışkan olan, az konuşan kölesine, yediğinden yediriyor, giydiğinden giydiriyor ve
    ona bir arkadaş gibi davranıyordu. Fakat onun halini ve hareketlerinide merak ediyordu.
        
         Bir gece kölesinin odasına gidip bakmaya karar verdi. Yavaş yavaş, sessizce o harap odanın kapısına geldi. İçeriye baktığında gözleri kamaştı, hayret içerisinde kalmıştı. Odanın tavanında göğe
    açılmış bir yarık ve oradan uzanmış nurdan bir kandilin ışığıyla odayı tatlı bir aydınlık kaplamıştı. O garip kölr ise secdeye kapanmış, Allah’a Niyazda bulunarak şöyle diyordu:
         “Ya Rabbi! Beni, gündüzleri efendime hizmet etmekle vezifelendirdin. Eğer efendime olan hizmetim olmasaydı, gece ve gündüz sana ibadet etmekten başka hiçbir işle meşgul olmazdım. Kusurumu affet,
    Allah’ım.”
         Efendisi sabaha kadar lökenin bu halini seyretti. Köle ise ondan habersiz, niyazına devam ediyordu. Sabah olunca Nur kandili göğe Doğru çekildi, Tvandaki yarıkda kaybolmuştu.
         Kölenin efendisi birçok geceler onun halini aynı şekilde gizlice seyretti. Bir sabah kölesini yanına çağırdı ve ona: “Allah için seni azad ediyorum. Seni meşgul eden kimseye hizmet etmekten kurtulup,
    Allah’a gece gündüz ibadet ve taatte bulunasın” dedi. Bunları duyunca kölenin gözleri yaşla doldu. Cevap vermedi. Bir zaman sessiz öylece kaldı. Sonra ellrini kaldırıp Allahü Teala’ya şöyle niyazda bulundu:
         “Ey Rabbim! Senden, benim sırrımı gizlemeni talep etmiştim. Şimdi sırrımı açığa vurup, halimi insanlara bildirmeyi diledin. Ey kudret sahibi Allah’ım! beni kendine al” diye dua etti. Allahü Teala onun
    bu niyazını kabul buyurdu. Çok geçmeden Köle yere düştü. Kelime-i Şehadet getirerek Beka alemine göçtü.

  • Vaktiyle herkesin sevip hürmet ettiği bir adam, hali ve tavırları garip bir köleyi satın almıştı. Köleyi alıp konağına götürdü. Ona yapacağı işleri öğretti ve:
         – Benden bir isteğin varmı? diye sordu.
         Kölesi ‘Efendim! Her emrinizi gücümün yettiği kadar yerine getirmeye çalışacağım. Yalnız sizden şu üç şartımı kabul etmenizi istiyorum: Birincisi, namaz vakti girdiği zaman bana müsaade etmenizi.
    İkincisi, beni gündüz çalıştırıp gece meşgul etmemenizi. Üçüncüsü, bana bir oda tahsis edip, oraya başkasını sokmamanızı, sizden rica ediyorum.’ dedi. Bunun üzerine adam:
         Peki, istediklerini kabul ediyorum. Evimin odalarına bak. Hangisini istersen o odada otur.’ dedi
         Köle odaları dolaştı, sonunda eski ve harap bir odayı seçti. Efendisi buna şaşırdı ve kölesine:
         ‘Niçin bu odayı seçtin?’ diye sorunca o garip köle: ‘Ey Efendim! Bilmez misin ki, Allah ile Beraber olduktan sonra, harap olan yer saray olur’ diye cevap verdi. Odasına Yerleşti.
         Aradan günler geçtikçe o zengin kişi, kölesine karşı gittikçe artan bir hürmet duymaya başlamıştı. Dürüst ve çalışkan olan, az konuşan kölesine, yediğinden yediriyor, giydiğinden giydiriyor ve
    ona bir arkadaş gibi davranıyordu. Fakat onun halini ve hareketlerinide merak ediyordu.
        
         Bir gece kölesinin odasına gidip bakmaya karar verdi. Yavaş yavaş, sessizce o harap odanın kapısına geldi. İçeriye baktığında gözleri kamaştı, hayret içerisinde kalmıştı. Odanın tavanında göğe
    açılmış bir yarık ve oradan uzanmış nurdan bir kandilin ışığıyla odayı tatlı bir aydınlık kaplamıştı. O garip kölr ise secdeye kapanmış, Allah’a Niyazda bulunarak şöyle diyordu:
         “Ya Rabbi! Beni, gündüzleri efendime hizmet etmekle vezifelendirdin. Eğer efendime olan hizmetim olmasaydı, gece ve gündüz sana ibadet etmekten başka hiçbir işle meşgul olmazdım. Kusurumu affet,
    Allah’ım.”
         Efendisi sabaha kadar lökenin bu halini seyretti. Köle ise ondan habersiz, niyazına devam ediyordu. Sabah olunca Nur kandili göğe Doğru çekildi, Tvandaki yarıkda kaybolmuştu.
         Kölenin efendisi birçok geceler onun halini aynı şekilde gizlice seyretti. Bir sabah kölesini yanına çağırdı ve ona: “Allah için seni azad ediyorum. Seni meşgul eden kimseye hizmet etmekten kurtulup,
    Allah’a gece gündüz ibadet ve taatte bulunasın” dedi. Bunları duyunca kölenin gözleri yaşla doldu. Cevap vermedi. Bir zaman sessiz öylece kaldı. Sonra ellrini kaldırıp Allahü Teala’ya şöyle niyazda bulundu:
         “Ey Rabbim! Senden, benim sırrımı gizlemeni talep etmiştim. Şimdi sırrımı açığa vurup, halimi insanlara bildirmeyi diledin. Ey kudret sahibi Allah’ım! beni kendine al” diye dua etti. Allahü Teala onun
    bu niyazını kabul buyurdu. Çok geçmeden Köle yere düştü. Kelime-i Şehadet getirerek Beka alemine göçtü.

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat