• caferli diye bir köyde küçük ağa olarak çevresine nam salmış, yürü dedimi dağlar yürüten, dur dedimi sular durduran güçlü bir ağa varmış. ne var ki soyunu devam ettirecek çocuğu olmadığı için hep üzgünmüş.

    ağanın bu durumdan sürekli yakınması üzerine, karısı esma hatun çevredeki bütün yatırları, türbeleri tek tek ziyaret eder, çocuğu olması için gittiği yer yerde “derdimize bir çare” deyip kurban keser dua edermiş…

    bir gün bir yatırın üzerinde “derdime bir çare” deyip yağmur gibi yaşlar döküp allaha yakarırken. kendisine doğru yürüyen ak sakallı bir dede görür ve aksakallı dedeye gözyaşları içerisinde uzun uzun derdini anlatır. bunun üzerine ak sakallı dede omuzundaki heybeden bir elma çıkarıp kendisine uzatır. “elmanın yarısını kendisinin yemesini, yarısını da kocasına yedirmesini, oğlan olursa ismini murat, kız olursa nazlı ” koymasını söyler ve ortadan kaybolur. esma hatun aksakallı dedenin dediğini harfiyen yerine getirir ve çok geçmeden hamile kalır, nur topu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya getirir. bunun üzerine o köyde yedi gün yedi gece şenlik olur.

    arada yıllar geçer murat büyür tığ gibi yiğit bir delikanlı olur. bir gün komşu köylerin birinde küçük ağanın oğlu olarak düğüne davet edilir.

    yolda gül gibi gülgüzeli bir kıza rastlar murat ve kız gülgülüşüyle nazlıca gülümser murat’a. murat heyecanlanır bir şey diyemeden kaçamak bir bakışla gülgüzeli’nin yüzüne bakar ve hızla oradan uzaklaşır.
    bakış o bakış murat\’ında gülgüzeli’ninde içine onmaz bir aşk ateşi düşer.

    gülgüzeli akşam yine çeşmeden su almaya gittiğinde, şahin bakışlı, aslan gibi, yakışıklı o güne kadar hiç görmediği murat’la yine karşılaşmış.
    murat, neden olduğunu bilmeden kalbinin titrediğini hissetmiş. gülgüzelini çok beğenmiş. gülgüzeli de aynı duygular içinde kalmış. bu kısa bakışma ve görüşme dahi iki genç kalp arasında sevgi, muhabbet, aşk güllerinin açılmasına yetmiş ve asla birbirinin aklından çıkmaz olmuşlar.

    o akşam düğün evinde yeniden karşılaşmışlar, bu sefer daha da heyecanlanmışlar. seyit ağa’nın kızı olduğunu isminin ise gülgüzeli olduğunu öğrenir murat ve yüreği daha hızlı çarpmaya başlar. kızla gözgöze her gelişinde içine tanımsız bir aşk ateşi akar, bir hoş olur yüreği. kız da murat’a karşı aynı duyguları beslemektedir.
    derken bu iki gencin tutkusu iflah olmaz bir aşka dönüşür ve aşkları kısa süre de herkesin diline düşer.

    muratla gülgüzeli her gün çeşme başında buluşmaya başlarlar. gülgüzeli’nin babası duyar bunu. kızı’nın candüşmanı cafer ağa’nın oğlu murat’la katiyetle ilgilenmesini istemiyormuş.
    bir gün seyit ağa’ya, kızının küçük ağanın oğlu murat’la sık sık buluştuğunun haberi iletilir. bunun üzerine seyit ağa küplere biner o öfkeyle murat’ı yakalattırıp köyden uzaklaştırılması emrini verir. bir daha köye ayak basmaması için de ölümle tehtit eder.

    bunun üzerine iki ağanın arasında yıllardan beri süregelen düşmanlık yeniden ateşlenmiş, yeniden biribirine meydan okumaya başlamışlar…

    murat her gece gülgüzeli’ni rüyasında görmeye başlar ve bir gece gülgüzeli’nin elinden aşk badesi içer. sabah uyandığında şiirler yazıp, türküler söyleyen murat eline sazı alıp duygularını şöyle dile getirir.

    zaman kadehinden aşk iksirini
    İçti gönlüm eyvah eyvah diyerek
    sürüyüp ardından gam zincirini
    biçti ömrüm eyvah eyvah diyerek

    Şu figan bülbülün yaslı sesi mi
    yaralı kalbimin inlemesi mi
    yakama sarılan aşk perisi mi
    deşti gönlüm eyvah eyvah diyerek

    sonra her gün saz çalıp sevdiği kızın üzerine türküler söyleyen murat teselliyi yalnızca türkülerde, şiirlerde bulur.

    medet mürvet ey sema-i hidayet
    serveti mülkümün yeganesiyim
    halimi kimlere edem şikayet
    serseri gönlümün divanesiyim

    hasbahçede karanfilsin destesin
    buram buram gül kokuyor nefesin
    sensiz kimler bu gönlümü eylesin
    Şerbeti dilinin şivanesiyim

    aşkın badesini içtim dün gece
    gönül kafesini deştim dün gece
    sevda sıcağında piştim dün gece
    Üfleti mecnunun avaresiyim

    bir garip aşığım ey gülü gülşen
    hasreti narına tutuşup pişen
    İflah olmaz bir kez aşkına düşen
    feryadı bülbülün figanesiyim

    durmamaksızın yanık sesiyle türküler söyler ve şiirler yazıp gülgüzeline gönderir.

    harman eyle beni esen yellere
    savrulup gideyim elden ellere
    İster boyun eğem günde yüz kere
    kurbanım de hiç acıma kes beni

    sen bir pınar isen bende göl olam
    sen bir yağmur isen akan sel olam
    yolunun üstünde açan gül olam
    zülfünün teline alıp as beni

    sarıl şefkat ile sarıl haz ilen
    usandırma türlü türlü naz ilen
    keman ile cümbüş ile saz ilen
    türkü türkü sevdalara yaz beni

    bir derdin var ise anlatki bilem
    kapına kul olam, uğrunda ölem
    acınla ağlayam neşenle gülem
    hasret ile al sinene bas beni

    gülgüzeli de rüyasında aşk iksiri içer murat’ın elinden ve o da başlar türküler söylemeye, şiirler yazıp göndermeye.

    gülgüzeli

    sen uykuysan, ben gördüğün düş olam
    sen yuvaysan ,ben bır yavru kuş olam
    ağlar isen gözlerinde yaş olam
    damla damla yanağına çiz beni

    sen sevda ol, ben uğrunda can veren
    sen gülnişah, ben eteğe yüz süren
    sen avcı ol, ben yaralı bir ceren
    sıra sıra kurşunlara diz beni

    sen güneş ol, ben günyüzü görmeyen
    sen neşe ol, ben ömrünce gülmeyen
    sen tabip ol, ben derdinden inleyen
    İlmek İlmek acılardan süz beni

    babası, murat’tan uzaklaştırmak için gülgüzeli’nin komşu köyden biriyle nikahını kıydırır. bütün umudunu yitiren gülgüzeli ekmekten aştan kesilir. günlerce ağzına bir şey koymaz. artık her şeyin bittiğine kanaat getiren gülgüzeli kendisini ağaca asmak ister ama kurtarırlar.

    haberi duyunca beyninden vurulmuşa dönen murat. İnsanlara, dünyaya, kendisine lanet eder. Çok geçmeden üzüntüsünden o da yataklara düşer.

    civan gibi oğlunun günbe gün erimesine gönlü razı gelmez küçük ağanın. gururunu yenerek gülgüzeli’ni oğluna istemek için nihayet seyit ağanın evini hediyelerle donatacak kadar eşya verip görücüler gönderir. allah\’ın emri, peygamberin kavli ile gülgüzelini istetir…

    kızın annesi razı gelir ama seyit ağa öldürürümde can düşmanımın oğluna kız vermem deyip olumsuz yanıt verir. küçük ağa’nın adamları başları önüne eğip bir şekilde geri dönerler.

    seyit ağa gece gündüz gülgüzelini gözetim altında tutar ve gülgüzeli murat’tan, murat da gülgüzelinden haber alamaz olur.
    murat yataktan kalkıp dağa çıkar ve gidip o köyün iyi kalpli çobanını bulur sevdiğinden kendisine haber getirmesi için yalvarır.

    İyi kalpli çoban murat’ın yalvarmalarına dayanamaz, bütün tehlikeleri göze alarak gülgüzeli’ne ulaşır. gülgüzeli murat’ın ismini işlediği oyalı bir mendil ve yazdığı şiirleri çobana verip murat’a gönderir. mendili gören murat’ın özlemi dayanılmaz bir hal alır ve çobandan kendisini gülgüzeli’ne kavuşturmasını ister. murat’ın yalvarmalarına dayanamayan çoban murat’la birlikte akşam vakti köye gelirler.

    bu sırada gülgüzelinin düğünü yapılmaktadır, gümbür gümbür davul zurna sesleri gelmektedir köyde. babası gülgüzeli’ni evlendirme çabasındadır. murat, konağın bütün giriş çıkışlarını bilen çobandan yardım ister. nihayet murat, kız elbisesi giyer ve konağa girer. kısa bir sürede gülgüzeli’nin yanına ulaşır ve o gece konaktan gizlice kaçmayı başarırlar. Çobandan başka kimsenin bilmediği mercan dağının eteklerinde bir mağarada gizlenip belli bir süre orada yaşamaya başlarlar.

    seyit ağa bir daha biricik kızını göremeyip ölümüne hasretini çekeceğini düşünerek derinden göğüs geçirmiş. lakin birbirlerini seven iki genç kalbi birbirinden ayırmanın doğru olmayacağını bildiğinden sakalını kaşıya kaşıya, sevimli kızının da gönlünü hoş etmek için razılık gösterip küçük ağaya haber salıp barışıp dost olmak istediğini söylemiş…

    tüm çabalarına karşın biribirine kavuşamayan aşıkların netice de nereye kaçıp gittiklerini öğrenemeyen iki ağa da çok üzülmüş, çocuklarını çok seven bu iki ağa yıllarca süren düşmanlıklarına son verip barışmışlar ve böylece aralarında yıllarca süren düşmanlıkta orada bitmiş. her iki ağa da Çocuklarının yerini bulup haber getirenlerin ödüllendirileciğini ve murat’la gülgüzeli’ninde görkemli bir düğünle evlendirileceğini duyururlar…

    ağalara, çobanın haberi olabileceği haberini iletirler. murat’ı en son çobanla gördüklerine dair bilgiler verirler. ağalar çobana gidip “seninde bildiğin gibi biz artık barıştık ve dost olduk” deyip murat’a haber vermesi için yalvarırlar. Çoban her iki ağanın da barıştığını ayrıca üzgün ve pişman olduklarını görünce gidip murat’ı görür ve köyüne dönmesi için ikna eder. birlikte köye inerler. İki köyün ağaları da murat’la gülgüzeli’ni davul zurnalarla karşılayıp bağrına basarlar. İki ağada yıllarca süren düşmanlıklarına son verip iki candan dost ve arkadaş olurlar.
    murat ve gülgüzelinin arkadaşlarının da katılımıyla. köyü baştan başa çeşit çeşit, renk renk çiçeklerle donatmışlar…

    murat ile gülgüzeli ise yedi gün yedi gece süren bir düğünle evlenip ve yaşamlarının sonuna kadar mutlu yaşamışlar

  • Çok uzaklarda dört yanı uçsuz bucaksız denizlerle çevrili, bir ada ülkesi varmış. uzaktan su değirmenini andırdığı için değirmen adası derlermiş. adanın kralı yaşlı bilge bir değirmenciymiş. yolunu kaybeden gezgin denizciler ve rotasını şaşırmış korsanlar hariç pek ziyaretçisi olmazmış. Ülkesini ve değirmenci kralı seven halkın çok iyi korumasından dolayı tek bir altın paraları dahi korsan hazinesine girmemiş.
    kralın çok güzel bir kızı varmış. saçları başak sarısı, buğday tenli, baktı mı insanı alıp denizin en dibindeki havalı havalı bir sağa, bir sola dans eden, o eşsiz güzellikte ki yosunları hayal ettiren yemyeşil gözleri varmış. adı bulut prensesmiş. yedi düvele nam salmış, prensesin yosun gözleri. bulut prenses bunun farkında değilmiş. Çok alçakgönüllüymüş. Öyle saatlerce aynanın karşısında altın taraklarla vakit geçirmezmiş. başkasıyla güzelliğini kıyaslamadan sarayın cennet bahçesini andıran yaşlı zerdali ağaçları arasında gezermiş. kimi zaman da sandal ile adanın çevresindeki küçük adacıklara gider orda ki tek ve yaşlı Çömlekçi gök dede ’den masallar dinler, papatyalar toplar, uğur böceği yakalayıp dilekler tutup uçuşunu izlermiş. ve her dilekten sonra, uçan uğur böceğinin arkasından bakar, huzurla gözlerini kaparmış; duası kabul olmuşcasına…
    gök dede, sadece bu küçük adada yaptığı çömleklerle herkesin takdir ettiği iyi bir ustaymış. korsanlardan canını zor kurtarmış ve değirmen adasına sığınmış bir gemiden annesini babasını kaybeden küçük bir çocuğu evlat edinmiş. bütün hünerini, sanatını toprak adını verdiği oğluna öğretmiş. toprak, gök dede ’yi babası bilirmiş. zamanla babasından daha iyi çömlekler ve hatta heykeller yapar olmuş ve toprak usta adını duymayan kalmamış. toprak ise babasını dinlemeye gelen prensese kara sevdalı ama onun bundan haberi yokmuş. toprak;
    – ” o prenses, ben ise çömlekçinin oğluyum, ” dermiş. babasından masallar dinlemeye gelen prensesi gördükçe yüreği yangın yerine dönen toprak usta denize atlar ve yosunların denizin en güzel canlısı benim dercesine dans edişini gördükçe kızarmış onlara;
    – “ siz bulut prensesin gözlerini gördünüz mü? “ dermiş. onlarda gururlarından taviz vermeden pervasızca, ukala ukala kendilerinden daha güzel bir canlı yok, derlermiş. bu durum toprağı çılgına döndürürmüş. ama toprak usta ümitsiz sevdasıyla kayalara verdiği şekillerle kendini avutmaya çalışırmış. onun aşkla şekil verdiği heykeller herkes tarafından beğenilir olmuş.
    Çömlekçi gök dede ’nin oğlunun yaptığı heykelleri merak eden kral huzuruna çağırmış. toprak ustadan sarayın bahçesine bu güne kadarki en güzel heykeli yapmasını istemiş. Öyle yaa madem ustası kendi ülkesindeydi kralın, en güzel heykeli de sarayın bahçesine yaptırmalıydı. toprak usta kralın isteğini daha duyar duymaz ne yapacağına karar vermiş. atölyesinde dışarı çıkmadan, kimseye, babası gök dede ‘ye bile göstermeden dünyanın en güzel heykelini yapmaya başlamış. kral aradan günler haftalar geçtikçe daha fazla merak eder olmuş ama sanatçıya ve sanata saygısından soramamış toprak ustaya,

    – “ ne heykeli yapıyorsun? ” diye. kızına;

    – “ sen gök dede ’ye masallar dinlemeye gidiyorsun ordayken bak bakalım sarayımızın bahçesine ne heykeli yapılıyor? “ demiş.

    prenses kendisinin de çok merak ettiği heykeli bir an önce görmek için atölyeye gitmiş.
    toprak usta bunlardan habersiz büyük bir titizlikle ve sadece yosunlara söylediği ama onların en güzel canlı benim demekte ısrar etmelerine kızdıkça öfkesini sevdasıyla yoğurup heykeli nakış gibi işlemeye devam ediyormuş. yosunlar prensesi görmedikleri sürece bu iddialarından vazgeçmeyeceklerini düşünür dururmuş ama bunu nasıl yapacağını kendiside bilmiyormuş.
    prenses atölyenin önüne geldiğinde içerde gök dede‘nin oğlunun heykel için çalıştığını görmüş. kimsenin olmadığını farkedince içeri girmiş. prenses, toprak usta ile göz göze gelmiş ama bu toprak ustanın bittiği anmış. prenses, toprak ustanın yaptığı heykelin kendisi olduğunu farkedince şaşırıp kalmış. ve o an anlamış toprak ustanın kendisine aşık olduğunu. soramadan edememiş;

    – “ dünyanın en güzel şeyi ben miyim ki benim heykelimi yaptın? toprak usta artık dayanamıyormuş ve sırrının açığa çıkması ile kaybedeceği hiçbir şeyde kalmamış.

    – “ evet, sensin prensesim ama bunu bir tek yosunlara anlatamadım, artık onlarda bu güzelliği görsün artık ,” deyip denize dalmış. prenses bulut, toprak ustanın ne yapmak istediğini anlamadan beklemiş.
    toprak usta denizden yosunları topladığı gibi bir çırpıda çıkıp atmış prensesin önüne. prenses ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş. dayanamamış sormuş.
    o da;
    – “ yosunları bu güzelliği görüpte denizin dibinde öyle havalı havalı bir sağa bir sola dans etmesinler diye topladım. ” o güne kadar, en güzel canlı olduğunu iddia eden yosunların rengi atıverir ve kurt yemiş yaprağa dönerler ve bugünkü şeklini alırlar; cansız ve ruhsuz. yosunlar bu eşsiz gözlerin güzelliğinde kaybolur giderler. ve bir daha güzellik iddiasında değil bulunmak canlarının bağışlanması için yalvarmışlar, toprak ustaya;

    – “ tekrar bizi denize at, ” diye. ve o gün bu gündür güzellikte nice kraliçelere ve prenseslere güzellik ürünü olarak hizmet etmek sözünü vererek yaşamlarına denizin en dibinden çıkmamak üzere izin vermiş…
    kendilerini güzelleştirmeye adamışlar. toprak usta denizin derinliklerinden yosunlarla yükselirken vurgun yemiş ama o aşkla prensesin yanında buluvermiş kendini… prensesin gözlerinden mi? yoksa denizden mi? bilinmez vurgun yediği. bilinen bir gerçek o günden sonra toprak ustanın bir daha gözlerini açamadığı…
    bu durum karşısında bulut prenses gözlerini açmadan yerde yatan toprak ustanın başını kollarına almış ve kendisi için canını hiçe sayan bu âşık karşısında gözlerinden sadece bir damla yaş akmış önce. yanaklarından süzülüp çenesinden kayan bu ilk damla yaş düşmüş toprak ustanın tam kalbinin üstüne. prenses toprak ustanın cansız bedenine sımsıkı sarılıp başlamış iki gözü iki çeşme ağlamaya. ve o an taş kesilmişler. gök dede içeri girdiğinde prensesle oğlunun birbirine sarılmış taş bedenlerini gördüğünde öyle bir gürlemiş ki yedi cihan duymuş. bu sesten deniz yükselmiş dalgalar oluşmuş ve küçük adayı yutuvermiş…
    ve derler ki her gök gürlemesinde çömlekçi gök dede ’nin sesidir o aslında ve buluttan düşen ilk damla prensesin gözyaşıdır ve düşer toprağın tam kalbine

  • bir varmış bir yokmuş her kesin biri birilerine güvendiği amma yalancılarında olduğu çok eski zamanlarda bir serçe varmı!..
    hikaye bu ya bizim serçenin ayağına günün birinde bir diken batmış. serçe; bunu nasıl çıkarayım diye diyar diyar dolaşmış. o zamanlarda sac ekmek yapan bir aile görür ve onlardan yardım istemeye karar verir; \’ev sahibi ev sahibi\’ evin yaşlı kadını cevap verir; \’buyrun serçe yavrum\’ serçe; \’aman efendim beni bu acıdan kurtar! ayağıma bir diken battı acısından duramiyorum\’. tamam der yaşlı bayan ve serçenin ayağına batmış büyük bir diken çıkarır ekmek pişirdiği sacın altına atar ve ekmeğini pişirmeye devam eder…
    serçe; \’hani benim dikenim onu neden yaktın. ya bana yedi ekmem verirsin ve ya bana dikenimi verirsin\’. yaşlı kadın; \’aman serçe yavrum ben seni yaralı halden kurtardım sen bana teşekür edeceğine benden diken karşılığında bunca ekmem istiyorsun\’. serçe; \’anlamam bana ya dikenimi verirsin yada yedi ekmek\’ yaşlı kadın bakar çaresi yok! tamam der ekmeği verir…
    yedi ekmem alan serçe yola koyulur az biraz yol gittikten sonra bakar bir çoban serçeninde karnı acıkmış; \’çoban kardeş gel yemek yiyelim bak bende kocaman yedi ekmek var ikimizede yeter ve artar\’ çoban; \’tamam\’ der zaten acıkmıştır. ikisi bir güzel karınlarını doyururlar ama öin serçe bu kes çobana aynısını yapar. \’ya bana ekmeğimi verirsin ve ya yedi koç\’ uzatmayalım koçlarıda alır yola koyulur. bir düğüne rast gelir onlarada der ki; \’gelin bu yedi koçu keselim bütün davetlilere bir güzel ziyafet çakelim\’. koçlar kesilir kazanlar dolusu yemekler pişirilir, davetliler tam bir ziyafet çekerler, ama serçe bu kez; \’ya bana yedi koçumu verirsiniz, ve ya gelini\’. aman sende olurmu hiç gelini biz sana nasıl veririz serçe diretir; \’kesinlikle ben koçlarıma karşı gelini istiyorum\’. hikaye bı ya gelinde verilir serçeye…
    serçe oradanda çıkar yola epey bir yol gittikten sonra bir seyyar satıcı ile karşılaşır. seyyar satıcı; \’hayırdır bu gelini nereye götürürsün sen bir serçesin ne yaparsın bu gelin\’. serçe; \’ben sana gelini verirsem sende karşılığında bana bir düdük verir misin?\’ \’hay hay tabiki veririm\’ düdüğü alan serçe yüksekçe bit taşın üstüne çıkar düdüğü ağzına koyar ve var gücü ile; \’duuuuut duuuuut\’ der uçar gider…
    acaba biz insanlarda bu masal serçesi gibi hiç bir şeyimiz yokken hatta ayağımıza bir diken batmışken atıldığımız hayatta ne kadar adil davranıyoruz. ve ne kadar zalim olsak\’ta son nefesi bir duduk gibi çalarak terk etmiyormuyuz tüm kaznçlarımızı

  • dünyaya gelen ilk bebek, ilk kez güldüğü anda, gülüşü kırılıp bin parçaya bölünmüş ve hepsi zıplaya zıplaya etrafa dağılıp gitmiş. periler böyle oluşmuş işte.

    ne zaman yeni doğan bir bebek gülse, yeni bir peri dünyaya gelir. bu yüzden her zaman yeni doğmuş bebekler olduğu için yeni periler de olacaktır. peri yavruları, ağaçların tepesindeki yuvalarda yaşarlar. leylak renkli olanlar erkek, beyaz renkli olanlar kızdır. mavi renkli olanlar da daha ne olduklarını bilmemyen küçük ahmaklardır.

    periler ya iyi ya da kötü olmak zorundadırlar. Çok küçük olduklarından ne yazık ki bir seferde ancak tek bir duyguya yer vardır içlerinde. bununla birlikte, tam bir değişim olması şartıyla, değişmelerine izin vardır.

    ne zaman bir çocuk \”perilere inanmam\” dese, bir yerlerde bir peri düşüp ölür

  • yaz gelmişti.her peri neşeyle dolmuştu.periler diyarında periler başkanı vardı.adı,,,,,,,,,,,,,odie.odie çok iyi birisiydi.herkes onu çok severdi.ama bir peri vardıki çok kötü birisiydi………..her periyle alay eder.her perinin mutsuz olması için çabalardı.odie bunu farketti ve hemen diğer perileri çağırdı.bu kötü perinin adıda …………………..ralf dı.odie diğer perilere,,,,,,,,,,,,,,, önlemimizi almalıyız.periler neden dediler.odie…….ralf biz perilere kötülük yapabilir.periler …….. periler aşkına dediler.kapıyı dinleyen ralf içinden şöyle dedi.bu olamaz .beni engelliyemessiniz dedi ve odasına gitti.odasındaki sihir malzemelerini çıkardı.sihir yapmaya hazırlanıyordu ve sihir yapmaya başladı. sihir perileri uçamaz hale getirecekti. ve sihir yapmayı bitirdiğinde şöyle dedi.odie bu duruma karşı napıcak bakalım dedi. ve kahkayla gülmeye başladı.sonrada hiç bir perinin bilmediği sarayına gitti.saray kötülüklerle doluydu.bir kaç gün geçtikten sonra periler uçamaz hale gelmişti.ralftan şüphelenen odie ralf ı aramaya başladı.ama ralf odasında yoktu.odie tek birşey düşünüyordu.ralf nereye gitti.düşündü düşündü.sonunda ralf kötülükler sarayına gitmiş olduğunu düşündü.bazı perilere hala sihir tutmamıştı.sihir tutmayan perilerden clara,rozi odie yle gelmek istediler.odie gelmelerine izin verdi.ve macera başladı.uçarak yola çıktılar.kötülük sarayı çok uzaktı.kötülük sarayına giderken üç engel aşılması gerekiyordu.ilk engel,,,,,,,,,,,,,,,perileri saran yılanları geçilmekteydi.odie bir planım var dedi.saran yılanları şöyle geçebiliriz.ben yılanları oyalıyıcam.sizde ben oyalarken yılanları tek tek kesiceksiniz.odie yılanlara bağırmış.hey yılanlar baksanıza ban burdayım.buraya gelsenize .rozi ve clarada yılanları kesmeye başlamışlar.rozi yılana doğru yaklaşırken yılan onu görmüş.ve onu yakalamaya çalışmış.clara yılanın rozi yi yakalamakta olduğunu görünce sessizce yılanı kesmiş.rozi gelerek claraya teşekkür ederim demiş.clarada arkaşlar bugünler için vardır demiş.ikinci engel ise……eşek arılarını yenmekti.odie…..eşek arılarını yenmenin bir yolu yok ama sadace uçarak onlardan kurtulabiliriz.çok hızlıca uçmaya başladılar.eşek arıları onları kovalıyordu.ama eşek arılarını da yendiler .üçüncü engel ise………….sarayın nöbetçilerini geçmekti.rozi ben yenerim onları dedi.ve yanlarına gitti.çok güzel bir kıyafetle.nöbetçilerin yanına gittiğinde…………..siz ne kadar yakışıklısınız böyle dedi.nöbetçiler çok sevindi.rozi hemen arkasındaki tavayı çıkartıp kafalarına vurdu.nöbetçiler bayıldılar.hemen sarayın içine girdiler.sarayda iskeletler hayaletler vardı clara çok korkmuştu.şimdi sıra ralfı bulmaya gelmişti.sarayı aradılar en sonunda ralfı bir odada buldular.ralf yine sihir yapmaya hazırlanıyordu.odie hemen içeri girdi ve durrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr diye bağırdı .ralf siz buraya nasıl geldiniz.odie buraya geldik işte nasıl geldiğimiz mi önemli. dedi.odie niye kötülük yapıyorsun perilere ne istiyorsun perilerden dedi.ralf hiç bir şey istemiyorum dedi.ozaman niye yapıyorsun kötülükleri.canım istiyor da ondan.acımıyormusun perilere .tabiikide acımıyorum dedi bir ışık geldi ve yok etti.odie çok şaşırdı.odie ralf bir efsaneymiş.geldi,ve gitti dedi.clara ve rozi çok şaşırdı ve sonra peri diyarına gittiler ve dediler ralf gitti.ralf bir efsaneymiş dediler.herkes çok sevindi.artık peri diyarında mutluluk var

  • birgün Şansınız dönebilir

    senelerdir piyango bileti alırdı. amorti bile nadir çıkardı. yine bilet almıştı.akşam çekilecekti. İçinde değişik bir huzursuzluk vardı. anlıyamıyordu birtürlü. bana nerden çıkacak diyordu serpil. ama akşam olduğunda hiç ummadığı bir durumla karşılaştı. televizyonda en büyük ikramiye tv.de yazılmıştı bile.
    -olamazzz. Çıktı işte. hemde büyük ikramiye.
    büyük bir heyecan içersindeydi. ne yapacağını ne düşüneceğini bilemez haldeydi.
    -ben bu parayı nasıl harcıyacağım. ağabeyim demez mi nerden buldun diye.
    piyangodan çıktı desem. cadı yengem ve onun yetiştirdiği iki yeğenim sanki bana düşman. hiç sevmezler beni. ağabeyime söylesem ağzında laf durmaz ki hemen söyler. bankaya koysam ellemesem.
    -yok olmaz. ya yarın ölürsem. parayı harcamadan ölmek istemem.
    -of yaaa. ne yapacağım ben. en iyisi arkadaşımın kuzeni avukat ona gidip
    akıl danışayım. Şimdi uyumalıyım. nasıl uyuyacağım ben.
    derken uykuya daldı serpil.
    -allah allah ben biraz önce uyumuyormuydum. burda ne işim var.
    bir ormandaydı. hertaraf zifiri karanlık önünü bile göremiyordu. soğuktu.
    Üşüyordu. bir ses geldi birden ürperdiğini hissetti.
    -gellll. gellll.
    -buda ne. kimsiniz. cevap yoktu.
    yine aynı ses.
    -gell. gell.
    elinde değildi bir güç onu sesin geldiği yöne sürüklüyordu.Önünü görmeden gidiyordu. nekadar gittiğini o da bilmiyordu. tek hissettiği üşüdüğü ve korktuğuydu. aniden karşısında beyazlar içinde yaşlı bir adam belirdi.
    serpil birden bayılacağını hissetti.
    -korkma kızım. benden kötülük gelmez.sana diyeceklerim var.
    ani kararlar verme. parayı bankaya koy ve düşün. ani kararlar seni yalnışlara sürükler..yengen ve yeğenlerine de hep iyilik yap. birgün onlarda senin gibi
    İyi biri olsunlar. senin ağabeyinden başka kimsen yok. ona söyle. sana
    yardım edecek. der demez yaşlı adam kayboldu.
    -nereye gidiyorsunuz. ben yolumu nerden bulacağım şimdi. korkuyorum.
    Üşüyorum. allahım bana yardım et der demez uyandı serpil. sabah olmuştu.
    ter içersindeydi. rüyaymış meğerse dedi.
    kendine ait küçük bir dükkanda hediyelik eşyalar satıyordu. babadan kalma
    evde de oturuyordu. evlenip ayrılmıştı. kazandığı da ona yetiyordu.
    ağabeyine çok düşkündü ama yengesi yüzünden onlara da bayramdan bayrama gidiyordu.
    -en iyisi birkaç gün birşey yapmamalıyım.. düşüneyim. yaşlı adamın sözlerini dinlemeliyim. bakalım neler olacak.
    hemen kahvaltı bile etmeden parayı tahsil etmek için bankaya gitti. Çok şükür para emniyetteydi artık.
    -biraz düşünmeye ihtiyacım var dedi. deniz kenarına doğru yürüdü ve bir banka oturdu. deniz harikaydı. sanki bütün negatif düşünceleri kayboluyordu.
    dalıp gitmişti denizin sonsuzluğuna, hipnoz olmuş gibi hissediyordu kendini.
    birden bir kızın ağlama sesiyle kendine geldi.
    -ne oluyor.
    yandaki bankta bir kız ve erkek sarılmışlar birbirlerine ağlıyorlardı.
    -allah allah neden ağlıyor bunlar diyerek kulak misafiri oldu.
    kız şöyle diyordu.
    -ben senin annenlerle oturmam. sen de benim ailemle yapamazsın. ne olacak bizim halimiz evlenemiyecek miyiz biz.
    birden aklına dede geldi.
    -kızım herzaman iyilik yap. birgün elbet bu iyiliğin karşılığını görürsün
    hemen yandaki banka doğru yürüdü.
    -merak ettim neden ağlıyorsunuz. benimle paylaşmak istermisiniz?
    -sizi tanımıyoruz ki.
    -olsun tanışalım o zaman. ben serpil.
    -bizler de elif ile kenan.
    -belki yardımım dokunur sizlere dinliyorum.
    -kız hıçkırıklar içinde, anlatmaya başladı.
    -serpil hanım. biz nişanlıyız. evlenmek istiyoruz. kenan üniversiteyi bitirdi askerliğini yaptı. yeni bir işe girdi. ailemse benim çalışmama izin vermiyor. yoksa ikimiz de çalışsak belki evimizi tutar geçinebiliriz.
    -anladım canım. Çok üzüldüm.
    aniden aklına bir fikir geldi serpilin.
    -sizlere bir önerim var. yalnız bana bir hafta müsaade. bu bir hafta içinde siz de evlenmek için müracatınızı yapın ve gününüzü alın. haftaya bugün burada buluşalım. İnanın herşey sizlerin istediği gibi olacak..
    -ama siz bizleri tanımıyorsunuz neden iyilik yapacaksınız dedi elif.
    -bilmem sizlerin durumuna üzüldüm. her ihtimale karşı size kartımı da vereyim. ama haftaya bu saatte buradayım. siz de burada olun. ben gideyim şimdi. bazı işlerimi bir haftaya kadar halletmem gerek. Şimdilik iyi günler.görüşmek üzere.
    serpil düşüncelerle yürümeye başladı. ağabeyinin çalıştığı yere gidecek ve ona anlatacaktı.bir taksiye bindi. yarım saat sonra bir giyim mağazasının önündeydi. ağabeyi burada muhasebe müdürüydü.kızkardeşine ailesinden kalan evi oturması için vermişti. kendisi kirada oturuyor ve aldığı maaşla geçinmeye çalışıyordu. adnan serpili görünce şaşırdı.
    -hayrola serpil sen bu saatte burada. birşey mi oldu?
    -yok herşey yolunda. seninle konuşmam gerek. hadi çıkalım başbaşa bir yemek yiyelim.
    -bu saatte olmaz işlerim var.
    -olmaz kesinlikle seninle konuşacaklarım var. İnan ki acil.
    adnan merak etmişti. kardeşinde değişik bir hal vardı. anlam veremiyordu.
    -tamam canım haber vereyim çıkalım. sen iki dakika otur geliyorum.
    adnanla serpil bir kebapcıya girdiler.siparişlerini verdiler.
    -merak ettim neler oluyor anlatsana.
    -ne oldu abi biliyor musun.
    ne oldu canım anlat. vallahi öldüreceksin beni.
    -ama şok geçirme sakın. söylüyorum bak.
    -tamam serpil söyle artık.
    -piyango bileti almıştım. en büyük ikramiye bana çıktı.
    -Çok komiksin. ama sen bana yalan söylemezsin. gerçek mi.
    -evet.
    -İnanamıyorum. harika birşey bu. artık beni de görürsün.
    -tabi canım.İki katlı bir mağaza alacağım. orayı sen işleteceksin. ama ortak olacağız.
    -tamam canım ya. sevindirik oldum. İnanamıyorum. bana yardım et abi.
    yarın gidip iki daire alalım. birinde sen birinde de ben oturacağım. birer de
    araba…
    -rüya mı bu. olamaz. hadi yengene gidip haber verelim.
    birden yengesinin ve yeğenlerinin kendisini hiç sevmedikleri aklına geldi.
    İşte kapının önündeydiler. zile basıyorlardı. kapıyı yengesi açtı. anında suratının değiştiğini farketti serpil. canı sıkılmıştı yine..soğuk bir şekilde.
    -buyrun bakalım.
    -sana güzl bir haberimiz var ayşe.
    -hayrola ne haberiymiş bu
    -girelim içeri de anlatalım.
    İki yeğeni de gelmişti. hoşgeldin bile demiyorlardı. halasından nekadar nefret ettikleri belliydi. serpilin sinirleri bozulmuştu. kendini tutmasa ağlayacaktı.
    -serpile piyangodan büyük ikramiye çıktı. onu haber vermeye geldik.
    anında yengesinin buz gibi yüzü sevince boğulmuştu.
    -artık bize de bir daire alırsın. senelerdir biz sürünüyoruz sen babadan kalma evde oturuyorsun.
    -tabii yenge yarın erkenden size gelip hem size hem de bana birer daire alacağım.
    anında değişmişti yengesiyle çocuklar. Öpücüğe boğmuşlardı serpili.
    -halacığım bana bilgisayar alır mısın?
    -bana da.. bana da diyordu küçüğü de.
    -tamam çocuklar evimiz ve işyerimizi halledelim. ne isterseniz alacağım.
    büyük bir sevinç yaşıyorlardı ailecek. serpil de bu sevince kaptırmıştı kendini.
    evler ve iş yeri alınmıştı. Çocukların istedikleri de olmuştu. serpili yere göğe koyamıyorlardı. hiç böyle mutlu olmamıştı serpil.
    -paranın gücü bu demek ki diye düşünüyordu. haftada gelmişti.yarın elif ve kenanla buluşacaktı.
    buluştukları saatten erken gitmişti. deniz kenarında aynı bankta oturuyordu.
    -Çok mutluyum diye düşündü. birde bu gençleri evlendirebilsem.
    İşte geliyorlardı.
    -merhaba serpil hanım
    -merhaba elif.merhaba kenan. nasılsınız? İşlerinizi hallettiniz mi?
    -evet dediler birlikte. ne yapacağız şimdi. soran elif ti.
    -Şimdi benim eve gidiyoruz. arabama binelim on dakikada evdeyiz..
    -neden? bu sefer kenan sormuştu merakla.
    -gidince sizlere anlatacağım.
    arabayla güzel bir apartımanın önünde durdular.
    -hadi inelim geldik.
    serpil önden yol gösteriyordu. İkinci kata çıktılar.daire kapısını açtı.
    -hadi girin içeri çekinmeyin. bu daire de siz oturacaksınız. yalnız bir şartım var. İki seneliğine.. o arada benim iş yerinde elif çalışacak her ay toplanan para yarıya bölünecek.ve ikiniz para kazanıp bir ev alacaksınız. tabii ben yine size yardım edeceğim.
    İnanamıyorlardı. nasıl olur diyorlardı.
    -oldu bile dedi serpil. alın anahtarı ben kendime ait eşyalarımı aldım düğün nezaman bakalım.
    -İki gün sonra dedi kenan.
    -ama nikah şahidiniz ben olacağım. sizleri bursa ya uludağa iki günlüğüne balayına götüreceğim. fazla kalamayız. İş yerini kapalı tutamam.
    -tamam serpil hanım. siz olmasanız biz ne yapardık.
    güzel bir nikah töreni olmuştu. serpil çok mutluydu. büyük bir huzur vardı yüreğinde.
    o akşam uykusunda yine ormandaydı. dede karşısındaydı. artık korkmuyordu.
    -kızım bu güzel iyiliğinin karşılığını verecek yüce yaradan. yakında hayırlı bir kısmet çıkacak karşına ve evleneceksin. Çok mutlu olacaksın. ama hiçbirzaman iyilik yapmaktan vazgeçme.
    uyanmıştı. kim çıkacak karşıma diye merak ediyordu. ama içinde ki huzuru hiçbirşeye değişmezdi

  • olay muğla iline bağlı milas\’ın limanı güllük\’te bilinmeyen bir zamanda geçer.yöre balıkçılığıyla ünlüdür.hermiyas güzel,sevilen bir çocuktur.sadece anası vardır.güllük\’ün çocukları denize oynamaya gideceklerdir.hermiyas\’ı da çağırırlar;anası önce izin vermez.Çocuklar baskı yapınca,ana,denize açılmamak koşuluyla izin verir.olayın bundan sonrası şöyle gelişir:

    hermiyas,\”olur ana!\” deyip fırladı arkadaşların ardından.az sonra ege\’nin tuzlu suları çocuk sesleriyle doldu.

    bir süre,uzun bir süre sesler kesildi kıyıda.ege\’nin hafif dalgalarının çıkardığı sesten başka birşey duyulmaz oldu.derken,o şen,o canlı çocuk sesleriyle yeniden doldu kıyı.ama aralarında hermiyas yoktu.

    kara haber bir anda yayıldı güllük\’te.\”güllük\’ün en güzel çocuğu hermiyas\’ı aldı ege!\” diye…

    bundan sonrasını şöyle anlatır eskiler:

    hermiyas\’ın ege\’nin köpüklü dalgalarıarasında kaldığı duyulur duyulmaz,herkes deniz kıyısuna koşmuş.güllük\’ün en usta kayıkçıları,en usta balıkçıları ve en usta dalıcılarıaramışlar dalgalar arasında hermiyas\’ı.aramışlar…ama yok.güllük\’ün en güzel çocuğu hermiyas yok.anası dövünmüş,bağrına taşlar basmış.deniz kıyısından ayrılmaz olmuş.\”dalgalar hermiyas\’ı deniz kıyısına atarda hiç değilse parmağının ucunu görürüm bir kez daha!\”diye.balıkçılar her sabah balığa çıkınca,ege\’nin dalgalarına bakar dururlarmış.\”belki hermiyas\’ı buluruz!\” diye.ağlarını suya attıkları zaman,yürekleri titrermiş.\”belki hermiyas da balıklarla birlikte gelir!\” diye.

    ama yok.güllük\’ün en güzel çocuğu hermiyas yok!

    günler geçmiş aradan.

    günlerden bir gün ,bir balıkçı,kayığını çeker çekmez,koşmuş güllük\’ün içine.bir yandan bağrıyormuş:\”gördüm!gördüm!\” diye.\”ne gördün?\”demişler.balıkçı:\”gördüm!gördüm!\” der dururmuş.bir süre sonra kendine gelmiş.o zaman \”anlat.\” demişler.\”hermiyas\’ı gördüm.gÜllük\’ün en güzel çocuğu hermiyas\’ı\”.\”düş olmasın seninki?\” demişler.balıkçı:\”düş olur mu hiç?\”demiş.\”gördüm diyorum size,şu gözlerimle gördüm.bir yunus balığının sırtındaydı\”.\”attın işte.balık taşır mı insanı sırtında?\”.\”yalanım varsa,ege beni de alsın.\”diye devam etmiş balıkçı.\”o, koca bir yunus balığının sırtındaydı.bir eliyle tutunmuştu ona,bir eliyle de selam verdi.balık dalıp çıktıkça sulara,o da dalıp çıkıyordu.ak köpükler çıkarıyordu balık.hermiyas,o ak köpükler içinde kalıyordu.\”bunları anlatmış balıkçı ama kimse inanmamış.

    \”peki,niye kurtarmadın onu?niye alıp gelmedin?\” demişler.balıkçı:\”Şunlara bak.\” demiş.\”nasıl alıp gelirdim?mutlu görünüyordu hermiyas.Üstelik de ben yaklaşmaya kalmadan dalıyordu yunus.ege\’nin ak köpüklerini bilmez misiniz?\”

    güllüklüler,balıkçıya inanmamışlar ya,içlerine bir kuşku düşmüş.\”kim bilir,belki anlattıkları doğrudur!\”diye…o günden sonra \”ege\’ye açılanlar,hep,o yunus balığını,balığın sırtındaki çocuğu arar olmuşlar.ak köpüklü bir dalga gördüler mi yürekleri ağızlarına gelirmiş.\”belki de hermiyas\’tır bu\” diye…

    aradan yine geçmiş günler…bir sabah,daha gün doğmadan,yine bir haber yayılmış güllük\’e,\”hermiyas bulunmuş\” diye.\”bulunmuş…ama…\”diyorlarmış da, gerisini söylemiyolarmış.bunu duyan güllüklüler koşmuşlar kıyıya.

    bir de bakmışlar ki ne görsünler?güllük\’ün en güzel çocuğu hermiyas,kumlarda yatar sessiz soluksuz.ve bir de balık, o da yatar oracıkta.anlamışlar ki balıkçının anlattığı balık bu.

    İçlerinden yaşlı biri,\”güllüklüler,beni iyi dinleyin!Şu gördüğünüz olay üzerine düşünün biraz.dostluk işte budur\’\”onun bu söylediklerinden birşey anlamamışlar.\”hele anlat.\” demişler,\”ne demek istiyorsun?\”

    bunun üzerine yaşlı adam demiş ki:\”hermiyas\’la bu yunus balığının dostluğunu görüyor musunuz?denize bırakmamış onu,getirip kıyıya bırakmış.\”\”ama o da ölmüş?\” demişler.yaşlı adam:\”Öyle,o da ölü!dostunu kıyıya çıkarmış,ama kendi de dayanamamış buna,birlikte olmak dilemiş\”

    bunun üzerine işi anlayan güllüklüler,aralarında para toplamışlar,yunus balığı ile hermiyas\’ın yontusunu yaptırmışlar,getirip jimnazyumun bahçesine dikmişler.\”dostluğun simgesi olsun\” diye.

    derler ki:\”Şimdi efes müzesi\’ndeki yunus balığı sırtındaki çocuk yontusu,işte bu yontudur

  • eski zamanlarda, bir kralın kızı ile bir balıkçı
    birbirlerine aşık olur… ancak kral, kızının
    yoksul balıkçıya varmasına izin vermez… ama
    genç aşıkların gönlü ferman dinler mi,
    kız ile delikanlı gizli gizli buluşurlar tabii…

    kral baba, bunu zaman içerisinde öğrenir ve
    bir gece takip ettirir kızını. diyorlar ki, balıkçı
    denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor,
    ışıkla bulunduğu yeri işaret ediyor delikanlıya.
    ve kral kızı ile delikanlı gün ağarana kadar aşk
    oyunları yapıyorlar birbirlerine… kral bu…
    kızı bile olsa, emirlerine karşı çıkanı öldürür.

    yine böyle buluşma gecelerinden birinde kızını
    yakalatır ve askerlerine de kumsalda
    ışıkla balıkçıya işaret göndermelerini söyler…

    delikanlı ışığı görünce atlıyor kayığına ve
    koşuyor, bir manga askerin içine… kız,
    askerlerin elinden kaçıyor ve koşmaya
    başlıyor; sevdiğini kurtarabilmek için…
    koy\’un ta öbür ucuna yetişmesi imkânsız.
    ama sevda bu, kural falan dinlemez,
    çılgın gibi atıyor kendini sulara…

    İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor!
    kızın, adım attığı her yer kumsala dönüşürken
    peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor
    onca ağırlıkla… kız kayığa kadar koşabiliyor, ancak;
    bir okçu tam o anda delikanlıyı hedefleyip
    sallıyor okunu… heyhat! kız ile delikanlı birbirlerine
    sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla buluşuyor…

    derler ki; o kumlar kızın kanı denize karışınca
    kırmızıya boyanmışlar. delikanlı ise aldığı gibi
    gidiyor kızı, sonra ne gören var ne de duyan

  • bir defasında \”kim kimden daha güçlü?\” diye sinek, sivrisinek ve karınca tartıştılar. her biri kendisinin daha güçlü olduğunu söyledi, ama herkes güçsüzlüğü kabul etmedi. kendi aralarında kimin daha güçlü olduğuna karar veremedikleri için deveyle savaşmaya karar verdiler. anlaşmalarına göre herkes tek tek deveyle savaşacak ve deveyi kim mağlup ederse en güçlü o kabul edilecek. Önce sivrisinek saldırdı deveye, ama deve kuyruğuyla çarpınca sivrisinek yere düştü ve öldü.

    sinekle karınca sevinçlerinden uçuyorlardı artık. rakiplerinden biri yenilmişti. artık şansları artmıştı. İkinci olarak sinek harekete geçti ve devenin karnına yapıştı. deve, duvara karnını sürterek kaşındı. sinek de böylece oldu.

    kala kala geriye karınca kaldı. karınca da deve yatınca devenin kulağına girdi, gezmeye başladı. deve başını sağa sola salladı, ayaklarını yere vurdu, bağırdı çağırdı; ama bir turlu karıncanın elinden kurtulamadı.

    böylece karınca en güçlü kendi oldu?unu ispatladı!

    İşte karınca böyle bir kahramandır; koskocaman deveyi yendi!

    fakat bir şey kotu ki onun kahramanlığını, gücünü ne sivrisinek ne sinek ne de deve görebildi

  • İlk önce sunu söylemem lazım ben korkunç seyler düsündüm…
    insallah dünyamızda böyle seyler yasanmaz…
    gercekten ürkütücü bir hikaye…
    pek iyi de bitmiyor hikaye veya senaryonun sonu
    neyse yavas yavas biraz daha detaya girelim…
    ryastryous nedir diye sorarsanız bir uzay gemisinin ismi.
    devasa boyutta ve ürkütücü
    hikayeye baslamadan önce bazı önemli . karakterleride tanıtmak iyi olacaktır…
    ryastryous:büyük ana gemi (düşman gemisi)(ya ni 2 karakter var)
    ayrıca baş kötü karakter
    fiziksel görünüsü bir insan boyuna yakın pelerinli pelerini radrasyon saçıyor.
    ayrıca gözü kırmızı baktığı yeri yakıyor.kısacası kör etme yeteniğine sahip
    bilim adamı david :kendisi uzay konusunda bilgisi olan ve bazı saplantıları olan bir insan
    fiziksel görünüsü:genç 30 yaslarında
    nasa başkanı antony:david le iyi anlasan otoriter sahibi bir insan
    fiziksel görünüsü:60 yaslarında tombul bir insan
    baş cavuş mike:dört dörtlük bir komutan
    fiziksek görünüsü:hafif tombul
    general dedo:ryastryousun yardımcısı
    pipe:bilim merkezinde çalışıyor…
    fiziksel görünüsü:zayıf 25 yaşlarında
    rambo jack:aslında bir deli kendini bir asker zannediyor …bas çavuş mike tarafından bilim merkezine getiriliyor.
    fizikel görünüsü :35 yaslarnda hafif tombul
    lucas:geleceği görme yeteniğine sahip oda bir deli
    hanry:bir subay çok iyi bir savascı bir karısı birde çocuğu var
    suzy:hanry nin esi
    phlip:hanrynin oğlu
    aklıma gelen simdiik önemli karakterler bunlar…
    ama asıl önemli 2 karakter var david ile ryastryous….
    ryastryous hem geminin ismi hemde geminin sahibi olan baskötü karakterin ismi
    bir de çok önemli umuttuğum bir karakter var…
    albert:çok önemli bir komutan eskiden birlesmiş milletler baskanlığını yapmış biri
    karakteri:verdiği kararlar veya emirler basına hep dert açan biri..
    yani felakete sürükleyen bir karakter diyebiliriz…
    1.bÖlÜm mesaj
    efendim üzerimize uzay tankları geliyor (diyen halk ve askerler)
    david:savaşmaya devam…son gücümüzle
    bu sırada david yaralanıyor…
    david:kaçın geriye kaçın geriye canınızı kurtarın
    ancak düsman çok güçlü sanki bir katliam yasanıyor…
    uzay tankları küçük uzay gemileri bizleri avlıyor..
    ama hem geriye kaçarak hemde savaşarak umudumuzu yitirmeden savasa devam ediyorduk…
    bu arada büyük gemi ryastryous yer yüzünü çıkarttığı sesle sarsıyor..
    sanki deprem yasanıyordu…
    sıkışmıştık kacacak yer kalmamıştı…
    david topallıya topallıya kosuyor
    ve sanki kendi sonuna doğru kosuyordu…
    ilerde 50-60 kişilik toplanmıs bir halkı gördü…
    david:beyler belki sizler son ümitsiniz olabildiğince en geri safha gidiniz..
    kimse bulamasın nehri geçin olabildiğnce uzağa gidin…
    halktan bir kaç kimse:efendim siz yaralanmışsınız
    david:beni düşünmeyin siz benim dediğimi yapın
    ve o grup son sürat uzaklastı…
    david de hal kalmamıştı artık perisan haldeydi her tarafta insan cesetleri vardı…
    david kendini hiç iyi hissetmiyordu ve bazı seyler hissetmeye başladı…
    giderek ona doğru bir kötülük yaklasıyordu…
    bu ryastryous (gemi değil)
    ryastryous davide çok yaklasmıştı..
    david birden bir ağaç dalına takıldı ve yere düştü..
    ryastryous onu yerde gördü ve pelerini açtı
    pelerini birden beyaz bir ışık radrasyon dalgalarını vermeye başladı
    david bakamıyordu…
    david haraketsiz kalmıştı ve can çekişiyordu.
    ve ölmek üzereydi…
    ryastryous pelerinden radrasyon saçmaya devam ediyor ve şunu söylüyordu
    ryastryous:insan nesli yok edilecek….
    soyunuz tükenecek…
    birden kendisinin sarsıldığını hissetti…
    ama ryastryous yapmıyordu…
    birden gaipten sesler duymaya başladı
    pipe:kalk kalk yine garip garip rüyalar görüyorsun…
    david kendine gelememişti…
    david:oh be rüyaymış..
    dünyayı işgal ediyorlar
    hertarafı yakıp yıkıyorlar biz ise hiç bir sey yapamıyoduk…
    pipe:tamam david geçti…
    tamam böyle saplantıların var kabul ediyom ama birazda kendini işe versen
    bak dünyamıza hızlıca yaklasan bir nesne var…
    büyük ihtimalle bir meteor…
    david birden söze girdi
    david:hiç zannetmiyorum insallah yanılıyorumdur…
    pipe:uzayın keyfini çıkar bak dünyadan ne kadar uzaktayız….
    *bu arada sizi bilgi vermek zorundayım..
    pipe ile david düyaya yaklasan bir nesne için bir uzay filosu ile uzaya gönderilmişlerdir…
    pipe:bak david artık kesinlesti bu bir meteor. hemde kesinlikle
    son bulgular böyle…
    ama david hiçde öyle düsünmüyordu
    pipe:son bulunan bulgular bunun meteor olduğunu gösteriyor
    david son çıkan analizleri inceledi pek tatmin olmadan pipe`a
    david:galiba haklısın
    pipe:kesinlikle bu bir meteor artık yeryüzüne dönebiliriz…
    david:peki insallah yanılmıyorsundur…
    pipe ile david bu ortak kararı aldıktan sonra yeryüzüne dönmeye karar verdiler…
    ve 12 saat sonra yeryüzüne vardılar…
    ve nasa merkezine geldiler…
    antony:hoş geldiniz. bakın haklıydım iste
    tehlikeli bir durum yok senin tahmin ettiğin gibi bu bir ufo değil sadece bir meteor
    bir füzeyle yok ederiz
    david:son bulgular da bunun meteor olduğunu gösteriyo
    antony:boşana kaygılandık ve uzaya araştırma filosu gönderdik…
    tehlikeli bir durum arzetmiyor dünya…
    david yorgunluktan o gece erken yattı.
    ve yine garip garip rüyalar görmeye başladı….
    yine rüyasında ryastryousu görüyordu hemde daha korkunc bir sekilde
    ceset,ceset,ceset
    yarım saat sonra uyandı…
    kendini hiç iyi hissetmiyordu…
    kötü bir hisse kapılmıştı…
    yeniden bu konuyu arastırmak istiyordu…
    tedirgin ve titriyordu…
    karar vermişti…
    artık tek basına hareket edecekti…
    gönderilen uzay filosundaki tetkikleri ve analizleri derinlemesine inceledi…
    uzay teleskobu ile uzun süre vakit geçirdi…
    kesin emindi bu bir meteor değildi…
    david galiba bunun ne olduğunu biliyordu…
    evet david korkunçgerçeği öğrenmişti…
    hemen paylaşması gerekiyordu….
    pipe ı evine çağırdı.
    pipe:david ne oldu…
    david:yanılmışız bu bir meteor değil…
    pipe:yanılıyorsun davis
    david:inan bana bu bir göktası değil keskeöyle olsa dünya ya alarm vermek zorundayız…
    ve bunu herkes bunu bilmeli…
    pipe:hayır yanılıyorsun david
    birden pipe ın cep telefonu çaldı…
    arayan antony idi…
    pipe:hayırdır antony
    antony:msj bırakmısın davidlere gidiyom ne miş meraklandım….
    pipe:valla . david bunun bir gök tası olmadığını söylüyor hatta dünyaya alarm verilmesi falan filan
    antony sert bir sesle
    antony:hım meteor değilmiş kendisi ne anlar cebi derhal davide ver…
    davşd yine neyle uğrasıyorsun araştırmayı keseceksin boş işlerle uğrasıyorsun…bu bir göktası bitmiştir…
    david:eminim bu dünyaya yaklasan büyük bir nesne
    antony:yeter duymuyacam artık bir . sey…
    ve antony telefonu sertce kapattı..
    david hiç uyumuyordu…
    kesin bir kanıt bulması gerekiyordu…
    ama davide kimse inanmadı…
    ve o gün çok gün yorulmuştu 2 saat sonra yattı
    pipe bir kaç saat sonra teleskopla bakarken dünyaya yaklasan kara bir nesnenin kendisini gördü…
    pipe:aman allahım bu ne!
    saat 02.00 dı hemen . cebini kullanarak antony i aradı
    pipe:david haklıydı
    antony:ne !
    istersen teleskopla bak…
    antony teleskopla baktı ve
    antony:aman tanrım
    antony: çok büyük..
    antony hemen davidi aradı
    antony:david ,david
    david:alo
    antony:haklıydın üzerimize bir nesne geliyor…
    david:nesnemi
    antony: haklıydın kardes hepimiz yanıldık
    david:dünyaya bir kaç saat içinde varabilir…
    antony:çok hızlı hareket ediyo bu nesne her an dünyaya varabilir…
    antony alberti aradı:
    albert:evet antony
    antony:efendim dünya ya yaklaşan büyük bir nesne var…
    albert:evet
    antony:dünya tehlike arz ediyo
    albert:3 ünüz derhal amerikaya gelin ne yapacağımıza karar veririz…
    yarım saat içinde varırsınız…
    30 dakka sonra amerikaya vardılar.
    artık kıyamet kopmak üzereydi…
    david,antony ve pipe amerikaya gelir gelmez amerikanın bilim merkezine (nasa )götürüldüler…
    albert:burası bizim bilim merkezimiz…
    haber verdim bas cavuş mike buraya birbirinden özel seçilmiş 250 askeri ile geliyor…
    tam 60 tane holikopter…
    burayıda inanılmaz savunacaz düşman neye uğradığını şaşıracak…
    siz gelmeden önce 2 tane uzun menzilli top getirdim bu bilim . merkezine…
    bilim merkezine yarım saat sonra mike ve askerleri geldi
    mike:geldik komutanım…
    burayı muhtesem savunacaz…
    bütün düdyayada alarm verildi…
    herkes silahlanıyor…
    bütün dünya seferber olmuştu bu savaşa hazırdı…
    mike:komutanım buraya birbirinden seçilmiş 50 askerimizi bırakacaz
    burası süper korunacaktır…
    mike çok iyi bir askerdi ayrıca iyi bir komutandı savas konusunda her türlü bilgiye sahipti…
    mike:efendim biz ayrılıyoruz
    albert:asker yolun açık olsun
    üsse 4 tane holikopter bıraktılar…
    ve 56 tane holikopter ile üsten ayrıldılar…
    yarım saat sonra
    kara bir bulut belirdi…
    holikopterlerle ryastryous birbine inanılmaz derecede yakındı
    mike:inanmıyorum hepimiz ölecez.
    – ryastryous korkunç görüntüsüyle gözüktü askerlere ve ryastryous tüm holikopterlerin yere çakılmasını sağladı(basınç yoluyla)
    ve 56 holikopterin hepsi birden yere çakıldı

    ryastryous ilk önce ingilterede bir köye çıkarma yaptı…
    yaklaşık 20.000 kişi
    köy yakıldı herkes canını kurtarmak için canla başla mücadelesine rağmen kimse kurtulamadı…
    bilim merkezinden köyün yandığı gözüküyordu…
    çok vahşice bir saldırı gerçeklesmişti…
    pipe:abi ilerde duman görülüyor…
    albert:pipe senin gözetiminde 5 asker daha veriyorum oraya git ve durumu incele
    pipe :peki
    pipe 5 tane asker seçti…
    ve köye doğru yol aldılar….
    bu arada ryastryous(gemi) bilim merkezine doğru yaklaşmaktaydı….
    pipe ve 5 asker köye yalklaşamıyor…
    çünkü etraf düşman kaynıyordu…
    pipe:bence fazla ilerlemeyelim…
    hatta geri dönelim…
    askerler de kabul etti
    çünkü etraf düşman kaynıyordu…
    ne yazıkki düşmanlar pipe ve yanındaki askerleri gördü…
    ve bir tane tros füzesi üzerlerine ayarlandı
    pipe sanki durumu anlamışcasına
    pipe:beyler çabuk ayrılalım burdan hatta dağılalım…
    askerler hiç düsmeden okey dediler ve hızlıca hareket ettiller…
    ancak tros füzesi onlardan daha hızlıydı
    sadece pipe yaralı olarak kurtulabilmişti..
    tros füzesi (lazerle çalısan geniş bir alanı yok eden füzedir)
    pipe bilim merkezine doğru gidemiyor cünkü hertarafta düşman kaynıyordu…
    düşman bilim merkezine saldırmak üzereydi…
    pipe hiç bir sey yapamıyacak durumdaydı…
    pipe hiç ilerleyemiyor çünkü bilim merkezi kusatma altına alınacak düzeyde ve tek basına
    david:gözüktüler topları hazırlayın askerler ve görevliler hazır olsun…
    herkes hazırdı…
    ve düşman bilim merkezi ne doğru tarruza başladı hemde 4 koldan…
    toplar yetersiz oluyordu.
    askerler birbir ölüyordu…
    ve toplardan biri patladı…
    yani isabet aldı…
    düşman sızmak üzereydi…
    david bir planım var dedi doğrudan binaya girelim dedi…
    david ,antony,albert binanın içine girdiler orda saklanmayı tercih ettiler…
    ardından diğer top da isabet aldı…
    askerler birer birer ölüyordu…
    pipe gizlice(sessizce) bilim merkezinine gitmeye karar verdi…
    pipe sonunda bilim merkezini (askeri tesise girdi)
    askerler:abicim biz dayanamıyacaz düşman çok sert
    birden bir tros füzesi daha tesisi vurdu ve yanındaki askerler öldü…
    artık kimse korumuyordubilim merkezini sadece pipe . kalmıştı…
    birden gökyüzünde ryastryous belirdi (gemi) yeryüzünü sallıyordu…
    pipe ne yapacağını şasırmış durumda yere düstü…
    ryastryous bilim mekezini vurdu.
    ve bina çöktü…
    pipe ne olduğunu anlamadı…
    pipe yere yıkıldı…
    düşman da tesisteydi…
    pipe ın da kaçacak yeri kalmamıştı

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat