Hikayeler, Hikayesi

Senin Hikayen

Ağustos, 2008

Gerçek Dostluk

saate bakmazsınız kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…\”nereden çıktın bu saatte dememeli…bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında, gözünün dilini bilmeli…dinlemeli sormadan..söylemeden anlamalı…

arka bahçede varlığını sezdirmeden dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında…

sen, her zaman onun orda durduğunu hissetmelisin…İhtiyaç duyduğunda gidip, müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları ağrıyan başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…ona sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilirsin..gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz..onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlamayacağını bilmeli..alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında, baş başayken sövmeli…ve sen öyle güvenmelisin ki ona; övdüğünde de, sövdüğünde de, bunun iyilikten olduğunu bilmelisin…

teklifsiz kefili olmalı yanlışlarının; günahlarının tek tanığı…seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş…gözbebeği bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilirsin.ve ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş..,

yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış , iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri..

issızlığın, yanlızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız, kısa ümit dolu bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp, birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz…

\”bunu da aşacağız!\”

Dost Acısı

hani deler ya “dost zor bulunur”… zordur… bulunamazda…

İçime çektiğim boğaz havası dostumun konusuyla doluydu… acıyordum… dostumdu… bulmuştum… bulunması zor olan dostu ben bulmuştum. zor olmamıştı hani… fark bile etmemiştim… anlamadan bir dostom olmuştu… bir anda baktım ki dostluk duygusunu hissetmeye başlamışım… anlamaya çalıştım bu hissin ne olduğunu… anladığımda da bir süre hissedemedim… bir yanıma güneşin son çığlıklarının duyulduğu sarı ışıklar vuruyor… yüzüme vuran ışığı ben göremiyordum, dostumun yüzene vuran ışığın benim yüzümde de olduğun biliyordum ama… ara sıra kısa bir gölgelik oluşuyordu… martılar güneşin acı kokan ışığını engelliyordu bize karşı… elimdeki kalemin gölgesin de ki acıyı hissediyordum… kulağımda martıların hasret dolu sesleri… ama martı sesinden çok dost sesiydi duyduğum… kulağım değildi o sesi duyan… yüreğimdi…

İşte o bulunması zor olan dost karşımdaydı… anlatıyordu… acıyı anlatıyordu… aşkı anlatıyordu…

güneşte hafiften beyaz bayrağı çekiyordu… yeniliyordu oda bizim gibi…

oooooooooofffffffffffffffffffffffff ooooooooooffffffffffffffffffffffffffffffff

acıyor… acı çekiyorum… kendimin acısını değil… onun acısını çekiyorum… dostumun acısını çekiyorum… o çekiyor… ben çekiyorum…

İlk defa tavukekmekle ayranın bu kadar uyumlu olduğunu fark ettim… dost ayranı… dost tavukekmeği… dostun ısmarladığı su bile bir başka oluyormuş…

ohhhhhh… ne de güzelmiş dost sigarası… ne de güzelmiş cüneyt sigarası… ama ben sigara içmiyordum ki… ben dost içiyordum… cüneyt içiyordum… her nefeste biraz cüneyt varmış… yeni anladım… sanki dostluk fabrikasında işlenmiş bir dosttu…bir cüneytti bir dosttu… bitmesin diye çekmiyordum içime… biraz daha uzun sürsün diye öylece tütüyordu… her duman tütüşünde biraz hüzün vardı… her dumanın içinde ki biraz üzüntüydü… içindekileri dışarıya fırlatırmışçasına bir dumandı… anlatamadım işte… kısacası duman onu anlatıyordu… duman dostu anlatıyordu… cüneyti anlatıyordu… sonsuza gidiyordu… belirsizliğe doğru yol alıp bir süre sonra kayboluyordu… umutları gibi… az önce hüzün dolu duman, kaybolan umut oluyordu… kaybolan umutlar… güneş gibi kaybolmuştu… gökyüzüne çöken karanlık bize hissettirmeden içimizi de kaplamıştı… onun sesini duyuyorduk… o aramıştı… bizi bu hallere getiren kadın aramıştı… yine o hırçın, ama aşk kokan sesti duyduğumuz… aşk dolu olduğu kadar da hüzünlü sesi…hüzünlü olduğu kadar da umut dolu sesi duyuyorduk… yine duyduk… yine aradık… yine duyduk… yine doldu gözlerimiz… ama dönemeyeceğimiz bir yemin etmiştik… gözlerimiz için savaşacaktık… tüm yeminler ağlamamak içindi… ağlamayacaktık… özgür kalmayacaktı gözyaşlarımız… birbirlerimize gözyaşlarımızı göstermeyecektik… göstermedik de… yenilmedik… bozmadık yeminlerimizi… ağlamadık… o hırçın sesi duyduktan sonra bir süre konuşamadık… yüreğimiz yetmedi… dilimiz tutulmuştu… belki de o anı anlatacak sözcük bulamıyorduk… susuyorduk… birbirlerimizin gözlerine bakarak ilk kelimeyi söyletmek için yalvarıyorduk… ne ben söyleyecek bir şeyler buldum… ne dostum buldu… ben sustum… cüneyt sustu… dost sustu… bu suskunluğu çaycı bozdu… “çay alır mıydınız?”… yine gözler birleşti… dolu gözler… içimize anlayamadığımız bir serinlik çöktü… söyleyecek söz de kalmamıştı… gönlümüzde acılar… gözlerimizde mahkumlar… ellerimizde hissiz umutlar… içimizde anlayamadığımız duygular… kafamız da tahmin edemeyeceğimiz kadar çok soru işareti… suskunluğumuz bozulmamıştı… suskunluğumuzu bozacak ne bir sorumuz vardı, ne de o soruyu sormaya cesaretimiz vardı… geri kalan tek şey vardı… kalkıp öylesine sonu belli olmayan yollara gitmek… o kalktı… kankam kalktı… dostum kalktı… ve gitti… bende kalktım… bende gittim…

belli olmayan sonsuzluğa beraber kalktık… beraber gittik

Reklamlar

    Sohbet Odaları

  • Chat
  • Sohbet
  • Muhabbet

Son Yorumlar

Dostlar


Etiketler


Meta