• masanın üzerinde çalan saatin sesine daha fazla katlanamadı, el yordamıyla bulduğu saatin zilini kapattı.

    kendisini bitik ve yorgun hissediyordu, yatağında tembel, tembel gerindi, işe gitmek istemiyordu. kaç zamandır bir değişiklik olsun istiyordu hayatında, hep aynı insanları görmek, aynı sokaklar, eşyalar, etrafındaki her şey artık dayanılmaz bir sıkıntı veriyordu.

    İçindeki boşluk hiçbir şey doldurmuyordu, hâlbuki birkaç ay öncesine kadar ne kadar dolu, dolu heyecanlı bir insandı. bu birkaç ayda olanlara kendi bile inanamıyordu.

    radyoda çalan müzik dikkatini çekti,

    ‘‘ gökyüzüm sen ol bir tanem,
    güneş tenimde batsın,
    bırakıp gidersem seni,
    yağmurlar canımı alsın’’

    sonbahar yağmurları başlayalı havada daha bir kasvet, daha bir sıkıcılık vardı.

    adımlarını sıklaştırdı, eteği yüzünden adımlarını küçük, küçük atıyordu. ceylanın sekmesi kadar güzel yürüdüğünden her salındığında ince beline inat aşağılara inildiğinde balıketli sayılabilecek kalçaları kadınsı hatlarını daha belirginleştirdiğinden gelip geçenler bakmadan edemezdi.

    oysa son zamanlarda salmıştı kendini, içinden isyan ederek ağır adımlarla yürürken acı bir fren sesi duydu, sesin geldiği yöne başını çevirmesine zaman kalmadan sol tarafında bir acı hissetti, zaten yorgun olan bedeni daha fazla dayanmadı, kanadı kırık bir kuş gibi duvarın dibine yığıldı, kaldı. İçinden isyan ediyor, gözyaşları gecenin karanlığına inat inci taneleri gibi yanaklarından süzülerek toprağa düşüyordu.

    bir süre öylece kaldı, sonra yanına yaklaşan birini fark etti. sokak lambasının ışığı yüzüne yansıdığından yüzünü göremedi.

    -afedersiniz bu saatte buralar pek emin değildir,bir yardıma ihtiyacınız var mı…?

    -yok… dedi yardıma ihtiyacım yok. yerinden kalkmak istedi, olmadı. başının döndüğünü hissetti, midesinde garip bir sancı, kulaklarında amansız bir uğultu ile yığılıp kaldı

  • bir hastane odası iki yatak ve hayatla olum arasındakı çizgide yaşamdan yana kalmaya çalışan iki kalp hastası.yataklardan biri pencere önünde diğeri duvar dibinde.pencere önündeki sabahtan akşama kadar pencereden dışarı bakıp seyrettiklerini duvar dibinde birşey görmeden ,aynı kaderi paylaşan birşey görmeyen hasta arkadaşına anlatıyor!
    -bugün deniz dünden daha durgun.rüzgar hafif esiyor olmalı.beyaz yelkenliler denizde belli belirsiz ilerliyorlar kuğu gibi süzülüyorlar.
    -park mı?ha,park henüz tenha.salıncakların ikisi dolu ikisi boş.geçen haftaki sevgililer yine geldiler.elleri birlerinden hiç ayrılmıyor.Şimdi erkek kızın saçlarını okşuyor,ne kadar birbirlerine yakışıyorlar.
    -erguvanlar bugün çıldırmış öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış.erikler desen keza,tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş.İşte parkın neşesi çocuklar geldi.ellerinde rengarenk balonlar var ah kardeşim görmelisin.
    bu böyle sürüp giderken her gördüğünü anlatıp dururken ansızın bir kalp krizi geçirir pencere kenarındaki.duvar dibinde düğmeya bassa doktoru çağırabilir ve belkide arkadaşı kurtulabilir.ama ama yapıyor işte şeytan karışıyor işine.arkadaşı ölürse pencere kenarı boşalacak ve kendisi oraya geçecek.bugüne dek kulaklarıyla duyduğunu gözleriyle görecek ve duvar dibindeki düğmeye basmaz ve arkadaşı ölür.ertesi gün duvar dibinde olan yatağını pencere kenarına taşırlar.bekledği an gelmiştir artık yattığı yerden pencereden dışarı bakar.
    dışarıda kapkara bir duvar işte hepsi bu kadar

  • bİr dost bulamadim.

    ‘‘seyyah olup şu âlemi gezerim,
    bir dost bulamadım gün akşam oldu.
    kendi efkârımca okuryazarım,
    bir dost bulamadım gün akşam oldu.\’\’

    taş, üstünde taş, yükseldi duvarlar, sahte gülüşlerdeki bakışlar gibi anlamını yitirdi yaşam, kör kuyulara atılan mahkûmlar kadar yalnız kaldık koca şehirde.

    oysa umutlarımız vardı.

    ayaklarımda beyaz çoraplar, ütülenmiş gömleğimi ve pantolonumu uzattı kız kardeşim. yüreğim deprem yaşamışçasına çarpıyor, ilk defa evimden ayrılmanın heyecanı ve korkusu ile annemin elini öptüm, ağladım ilk defa.

    adet olduğu üzere kapının önünde su serptiler ardım sıra. ben içimde fırtınalar koparak bir daha geri gelmeyeceğim istediğiniz kadar su serpin diye tebessüm ettim. acaba bu hınzırca gülümsememi gördüler mi bilemem.

    hayatımda ilk defa , tuvalet ihtiyacı için para aldıklarında şaşırdım, ürperdim. İlk defa masada sürahide su yoktu. lokantada içtiğim su için ayrıca para aldılar.

    İstanbul\’a ilk geldiğimde ayaklarımdaki beyaz çoraplara bakarak kızlar kıs, kıs güldüler ilk defa kıro dediler duyacağım biçimde.

    kiralık ev aradım günlerce, yok dediler, bekâra ev yok. hele kars\’lıyım diyince adamların suratı bir başka asıldı. anlamadım neden karslı\’yım diyince suratlarının asıldığını.?

    İş aradım günlerce, koca fabrikaların kapılarından döndüm. biz seni ararız dediler. meğer bu baştan savmanın nazik bir yöntemiymiş. oysa, yok işimiz yok, seni almıyoruz deseler de olurdu.

    tam bitip tükendiğim bir akşamüstü hüseyin\’i tanıdım. bir inşaatta kum taşıyordu. ona doğru baktığımı görünce;

    – ne baktın kardeşim, hiç kum taşıyan adam görmedin mi?
    – yok dedim, öylesine baktım.
    – İş mi arıyorsun, nesin diye sordu.

    evet, iş arıyorum. İnşaatta iş var mı bende çalışabilir miyim?

    kahkahalarla güldü. meğer – iş mi arıyorsun argoda, belamı arıyorsun git başımdan beni uğraştırma anlamına geliyormuş. benim saf ve doğallığıma şaşırarak yanına çağırdı. tanıştık. erzincan\’lı olduğunu söyledi. erzincan\’ın tercan kazasından gelmiş.

    beş yıldır inşaatlarda çalışıyorum dedi. beni kalfayla tanıştırdı. ertesi sabah bende o inşaatta işe başladım.

    Öğlen yemeğini beraber yedik. biraz peynir, iki üç domates birde kuru soğandı, öğlen yemeği. İnşaattan topladığımız kalas parçalarıyla yakılan ateşte çay demledik.

    birkaç gün böyle geçti. sonra bende inşatta tahtalardan yapılan derme, çatma kulübede yatmaya başladım.

    yorgun argın döndüğümüz kulübede küçük bir tüp gazın üzerinde yemek pişirir, orada soğuk sularla naylon leğenlerde çamaşır yıkardık. en büyük lüksümüz arkadaşları dışarı gönderip yarı ısıtılmış suyla banyo yapmaktı.

    böyle yaşanan gurbet akşamlarında öğrendim sınıf mücadelesini, böyle akşamlarda alın terinin sermaye karşısında ezildiğini anladım.

    yorgun bedenlere rağmen hasret ve özlem kokan mektuplar yazılırdı, bazı arkadaşların okuma yazması olmadığından onların gelen mektuplarını okur, onların ağzından mektup yazardım.

    mektuplarında, anne, baba, dostlara selam yazılırdı, kapıdaki köpek, ahırda ki öküz bile sorulurdu, yüreklere kor gibi düşen gurbet akşamlarında. ne yavuklu, nede eşine selam söyleyemezdi. bilirdi mektup köy meydanında Öğretmen beğ tarafından okunacak. mektubun ucunu yakardık. herkes bunun anlamını bilirdi.

    ‘‘ yine yakmış yar mektubun ucunu,
    İbibikler öter ötmez ordayım \’\’

    İnşaatta çalıştığım günlerde beyaz çorap ve iç çamaşırı giymedim, yok, kıro dediklerinden değil, yıkamak zor olduğundan giymedim.

    bir mayıs günü işi bıraktık. taksim meydanında İşçi kardeşlerimizin yanında olmalıyız dedi hüseyin. İlk defa direniş lafını duydum ondan.

    taksim meydanında toplanan kalabalığın arasında sol ellerimiz havada avazımız çıktığı kadar bağırdık, sloganlar attık. İlk defa ‘ kahrolsun emperyalizm\’ – ‘kahrolsun faşizm\’ yaşasın işçi direnişi sloganlarını öğrendim. gerçi çok sonraları dayak yediğimiz polislerinde maaşları az diye yürüyüş yaptıklarını duydum.

    ara sokaklara dağıldık. hüseyin\’i bulamadım. kasımpaşa\’dan aksaray\’a kadar yayan yürüdüm. aksaray\’dan dolmuşa bindim ve inşaata geldim.

    İnşaatta birkaç arkadaş vardı. baktım herkes eşyalarını topluyor. nedir, ne oldu diye sordum.
    hüseyin\’i polis tutukladı, en geç yarın burayı da bulurlar. eğer tutuklanmak istemiyorsan eşyanı topla ve buradan uzaklaş.

    Şaşırdım, biz kimseye zarar vermedik ki. hem radyolar işçi bayramı diyor. biz bayram kutlamaya gitmedik mi?

    ecevit radyo haberlerinde işçilerin bayramını kutlamadı mı?
    demirel ‘benim işçi kardeşlerim\’ diye başlamadı mı nutuk atarken.

    o inşaatta çalışan 20 kadar işçi bir akşam vakti dağıldı. Çoğu ikişerli, üçerli gruplara ayrıldı. tek başıma kaldım.

    bir çantaya üç beş eşyamı koydum, sünger yatağımı ve battaniyemi inşaatta bekçilik yapan pala hamza\’ya bıraktım.

    gözyaşları içinde ayrıldım oradan, bir daha hüseyin\’den haber alamadım.

    ne zaman bir inşaata kum çekildiğini görsem içim daralır, ağlamak isterim.

    yıllar geçti, ekmek kavgasında kâh üzüldüm, kâh sevindim,aylar önce bir inşaatın önünde arabamı durdurdum. İnşaatın üst katlarına kum çeken arkadaşlara bakmaya başladım. İçlerinden hafif kirli sakallı olan bana doğru baktı,

    – buyur abi, birini mi aradın.?

    – hüseyin, diyecek oldum, sonra vazgeçtim. nereden tanıyacak, aradan 25 yıl geçti. Şimdi hüseyin 45-50 yaşında olmuştur. saçları beyazlamış, omuzlarına yılların yorgunluğu çökmüştür.

    – kolay gelsin arkadaşlar dedim, ve oradan ayrıldım. arabanın radyosunda çalan türkü yüreğimi dağladı.

    – gözyaşlarıma engel olamadım. Ümraniye\’den boğaziçi köprüsüne doğru giderken yol kenarına dizilen koca, koca plazalara, gökdelenlere baktım. her binanın çakıl taşında, kum tanesinde hüseyin\’i gördüm.

    ‘‘ bilmem el elinden, yoksa özümden,
    ah ettikçe yaş gelir gözümden,
    İki elim kalkmaz oldu dizimden,
    bir dost bulamadım gün akşam oldu.

    kul himmet üstadım ummana daldım,
    gelenden geçenden haberin aldım.
    mecnun olup şallar, şallar geyip dolandım,
    bir dost buldum ama tez akşam oldu

  • İstanbul da okuyan iki aradaşdan birinin adı ahmet diğerinin adı nihat. nihat çok fakir, ailesinin desteğiyle zor zahmet okumaya çalışan bir genç, ahmet ise bunun aksine varlıklı bi ailenin evladı; yat, kat, araba, para ne istersen var adamda. bunlar aynı okulda okudukları için tanışıyorlar kaynaşıyorlar birbirlerine. derken kanka oluyorlar can ciğer dost oluyorlar. yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor, aynı evde kalıyorlar. ahmet hiçbirşeyini esirgemiyor dostu nihat tan. yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor, giymiyor giydiriyor o derece seviyor yani nihat ı . tabi nihat ta farkında bunların o da biliyor arkadaşının hakkını kolay kolay ödeyemeyeceğini. ahmet parası olmadığında nihat ın cebine harçlığını dahi koyuyor. derken bir gün ahmet pencere önünde yine aynı saatlerde hoşlandığı kızı seyretmek için duruyor ve kız geçiyor ahmet de sanki heybetli birini seyredercesine kızı süzüyor gözleriyle. o gün de kızın hemen arkasında biricik dostu nihat yürüyerek gelmekte. anlamıyor tabi ilkin ama hemen sonra eve giriyor nihat. heycanlı bi şekilde ahmet e konuyu açıyor: o kızdan çok hoşlandığını kendisinin kızla aralarını yapıp yapamayacağını soruyor. hayır diyemiyor ahmet. söyleyemiyor kendisinin de aynı kızdan hoşlandığını. tanışmalarına vesile oluyor bi şekilde ikisinin. derken bunlar işi iyice ilerletiyorlar hoşlanıyorlar birbirlerinden ve evleniyorlar.

    yıllar sonra…

    nihat kayseri ye vali olarak atanıyor. ahmet ise bi işin ucundan tutamıyor bir türlü. Şimdi roller değişiyor. nihat çok zengin oluyor: kat, yat , para …..herşey. ahmet ise dibe vuruyor tam takırdar. elde avuçta bişey kalmıyor. eşi dostu nihat ın kayseri ye vali olduğunu gidip ondan bari yardım etmesi için ricada bulunmasını istiyorlar. belki bi iş bulur diye ümit ediyorlar. ne de olsa eski dost. bu kadar emeği geçti ahmet in ona. kabul etmiyor, yediremiyor gururuna ahmet. hayır diyor. kötü geçen günler birbirini kovalıyor. ahmet in durumu gittikçe içinden çıkılmaz hal alıyor. sonunda dayanamıyor, gitmeye karar veriyor kayseri ye. varıyor valiliğin önüne, vali beyle görüşmek istediğin söylüyor: valİ nİhat beyle. kapıcı valinin kendisini tanımadığını söylüyor. nasıl olur diyor demediniz mi İstanbul daki en yakın dostun, ahmet geldi diye demediniz mi diyor. kapıcı tekrar sormak için gidiyor. tekrar geldiğinde valinin kendisini tanımadığını eğer ısrar ederse kovun dediğini söylüyor kapıcı. ahmet yıkılıyor. ayrılıyor oradan direk nihat beyin evinin yolunu tutuyor. hanimıyla görüşmek için ne de olsa onları o tanıştırmıştı. biliyordu ahmet i ve dostluklarını. evin önüne varıyor, zili çalıyor. kapının arkasına kadar gelen birinin olduğunu ve dürbünden bakan birinin olduğunu fark ediyor ama kapı burada da açılmıyor. nakavt olan bir boksör gibi yere yığılıyor. Çok kötü hissediyor kendini. kapının önünden de aradığı teselliyi dahi bulamıyor. evin önünden uzaklaşmadan biri geliyor ahmet in yanına. yaşlı bi adam geliyor. durum soruyor, anlatıyor ahmet. Çok üzülüyor ahmet gibi o yaşlı adamda duruma. ve diyorki: “benimle çalışmak istermisin benim yanımda, sana yatacak yer de veririm hem biraz da para kazanmış olursun” çaresiz kabul ediyor, yaralı dost. yapacak pek fazla bişey kalmıyor çünkü. adam sarraf. ahmet çalışmaya başlıyor gel zaman git zaman orada da çevre ediyor. herkesin güvenini kazanıyor. bir gün müşterilerden biri geliyor ahmet in yanına baya samimi olduğu ihtiyar bi müşteri. seviyor da ahmet i. elindeki kutuyu veriyor kendisine kendisinin 3 içinde dönmemesi durumunda bu kutunun kendisinin olacağını söylüyor. tamam diyor ahmet ve odasına koyuyor kutuyu. aradan 3 ay, 4,5,6 ay geçiyor. ne gelen var ne giden. anlatıyor durumu patronuna. o da artık kutunun kendisinin olduğunu gönül rahatlığıyla açabileceğini söylüyor. bir bakıyor ki kutunun içi mücevher, altın, para dolu. patronu artık onun bu mesleği yeterince öğrendiğini kendisine de bu sermayeyle bi sarraf dükkanı açabileceklerini söylüyor. gönlü yatıyor ahmet in. zamanla hatrı sayılır esnaflarından oluyor kayseri nin. yat, kat, araba ve para her şeye sahip oluyor.

    bir gün bi müşteri geliyor, yanında genç güzel bi kızla. gönlü kayıyor kıza, ahmet in. kız da ondan hoşlanıyor. ve istetiyor kızı. nişan günü gelip çattığında sıra davetlileri çağırmaya geliyor. kız valiyi de çağırmaları gerektiğini söylüyor. kabul etmiyor ahmet. olmaz asla olmaz diyor. kız nasıl olur biz büyük bi aile olduklarını vali çağırmazlarsa olmayacağını söylüyor. kabul ediyor ahmet de mecburen. büyük gün gelip çattığında ahmet davetliler arasında olan vali nİhat bey le karşılaşmamak için elinden geleni yapsa da bir an karşı karşıya geliyorlar. ama fazla bakamıyorlar birbirlerinin yüzüne. ahmet hemen sahneye doğru koşuyor ve kapıyor mikrofonu başlıyor anlatmaya. durum böyle böyle…. bundan çok zaman önce kardeşim gibi sevdiğim biri vardı yemedim, içmedim ona verdim neyim varsa yoksa. giymedim giydirdim, hatta harçlık verdim. Çok iyilik yaptım onun için. yetmedi sevdiğim kızıda ona verdim. onu asıl benim sevdiğimi söyleyemedim kendisine. canımdan bile çok seviyordum çünkü kendini. yıllar sonra benim durumum kötüye gitti o dostumun da kayseri ye vali olduğunu öğrendim, yanına geldim. evet o dost nihat beydir. benim kendisine yaptıklarıma karşın o beni makamından kovdurdu, ardından evine gittim kapıyı bile açmadılar. tüm kapıları yüzüme kapadılar. diyor ve mikrofonu bırakıyor, iniyor sahneden. bütün konuklar şaşırıyor, anlayamıyorlar ne olduğunu. bu anlatılanların üzerine vali nihat bey bir cevap vermek zorunda kalıyor. ve o da çıkıyor alıyor mikrofonu başlıyor anlatmaya. evet diyor anlatılanların hepsi doğrudur.yalan diyemem. ama bilmediği bir şey var. durumunun kötü olduğunu duymuştum yanıma geldi evet kovdurdum. Çünkü ona yardım etsem kabul edecekti fakat 3-5 ay sonra gururuna yediremiyecek ve intihar edecekti. birim kendisinin ne kadar gururlu olduğunu. sonra hemen evi aradım eşimi. biliyordum eve gidecekti direk. ona az sonra ahmet in geleceğini ve ne olursa olsun kapıyı açmamasını söyledim. ardından mallemizde bulunan sarraf arkadaşımı aradım ve bizim evden uzaklaşan birini gördüğünde ona iş ve kalacak bir yer vermesini söyledim. ardandan babamı gönderdim yanına müşteri olarak tanıştılar kaynaştılar, dost oldular. sonra babamla bir kutu gönderdim. onun içindekiler benim param değildi, babamın da değil. ahmet in benim için harcadıklarının bir karşılığıydı. ona borçlu kalmak istemedim. o paralarla kendine bi iş kurdu. İyi işletti parayı bu durumlara geldi, zengin oldu. arkasından ahmet in dükkanına annemle kız kardeşimi gönderdim. birbirlerini gördüler sevdiler ve bu gün evlenmeye karar verdiler. İnşallah mutlu olurlar. diyor ve nihat da mikrofonu yere bırakıyor. ahmet in boğazı düğümleniyor, ne diyeceğini bilmiyor. gözünden ilmik ilmik yaşlar akmaya başlamış. ve sarılıp iki dost birbirlerine barışmışlar tekrar eski günlerdeki gibi birbirlerine sıkı sıkı sarılmışlar. mutlu mesut bi şekilde düğünü tamamlayıp, hayatlarına devam etmişler….

    dostluĞun deĞerİnİ bİlmenİz dİleĞİyle……..
    dostlar hİÇbİr Şeye benzemez

  • saate bakmazsınız kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…\”nereden çıktın bu saatte dememeli…bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında, gözünün dilini bilmeli…dinlemeli sormadan..söylemeden anlamalı…

    arka bahçede varlığını sezdirmeden dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında…

    sen, her zaman onun orda durduğunu hissetmelisin…İhtiyaç duyduğunda gidip, müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları ağrıyan başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…ona sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilirsin..gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz..onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlamayacağını bilmeli..alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında, baş başayken sövmeli…ve sen öyle güvenmelisin ki ona; övdüğünde de, sövdüğünde de, bunun iyilikten olduğunu bilmelisin…

    teklifsiz kefili olmalı yanlışlarının; günahlarının tek tanığı…seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş…gözbebeği bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilirsin.ve ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş..,

    yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış , iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri..

    issızlığın, yanlızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız, kısa ümit dolu bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp, birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz…

    \”bunu da aşacağız!\”

  • hani deler ya “dost zor bulunur”… zordur… bulunamazda…

    İçime çektiğim boğaz havası dostumun konusuyla doluydu… acıyordum… dostumdu… bulmuştum… bulunması zor olan dostu ben bulmuştum. zor olmamıştı hani… fark bile etmemiştim… anlamadan bir dostom olmuştu… bir anda baktım ki dostluk duygusunu hissetmeye başlamışım… anlamaya çalıştım bu hissin ne olduğunu… anladığımda da bir süre hissedemedim… bir yanıma güneşin son çığlıklarının duyulduğu sarı ışıklar vuruyor… yüzüme vuran ışığı ben göremiyordum, dostumun yüzene vuran ışığın benim yüzümde de olduğun biliyordum ama… ara sıra kısa bir gölgelik oluşuyordu… martılar güneşin acı kokan ışığını engelliyordu bize karşı… elimdeki kalemin gölgesin de ki acıyı hissediyordum… kulağımda martıların hasret dolu sesleri… ama martı sesinden çok dost sesiydi duyduğum… kulağım değildi o sesi duyan… yüreğimdi…

    İşte o bulunması zor olan dost karşımdaydı… anlatıyordu… acıyı anlatıyordu… aşkı anlatıyordu…

    güneşte hafiften beyaz bayrağı çekiyordu… yeniliyordu oda bizim gibi…

    oooooooooofffffffffffffffffffffffff ooooooooooffffffffffffffffffffffffffffffff

    acıyor… acı çekiyorum… kendimin acısını değil… onun acısını çekiyorum… dostumun acısını çekiyorum… o çekiyor… ben çekiyorum…

    İlk defa tavukekmekle ayranın bu kadar uyumlu olduğunu fark ettim… dost ayranı… dost tavukekmeği… dostun ısmarladığı su bile bir başka oluyormuş…

    ohhhhhh… ne de güzelmiş dost sigarası… ne de güzelmiş cüneyt sigarası… ama ben sigara içmiyordum ki… ben dost içiyordum… cüneyt içiyordum… her nefeste biraz cüneyt varmış… yeni anladım… sanki dostluk fabrikasında işlenmiş bir dosttu…bir cüneytti bir dosttu… bitmesin diye çekmiyordum içime… biraz daha uzun sürsün diye öylece tütüyordu… her duman tütüşünde biraz hüzün vardı… her dumanın içinde ki biraz üzüntüydü… içindekileri dışarıya fırlatırmışçasına bir dumandı… anlatamadım işte… kısacası duman onu anlatıyordu… duman dostu anlatıyordu… cüneyti anlatıyordu… sonsuza gidiyordu… belirsizliğe doğru yol alıp bir süre sonra kayboluyordu… umutları gibi… az önce hüzün dolu duman, kaybolan umut oluyordu… kaybolan umutlar… güneş gibi kaybolmuştu… gökyüzüne çöken karanlık bize hissettirmeden içimizi de kaplamıştı… onun sesini duyuyorduk… o aramıştı… bizi bu hallere getiren kadın aramıştı… yine o hırçın, ama aşk kokan sesti duyduğumuz… aşk dolu olduğu kadar da hüzünlü sesi…hüzünlü olduğu kadar da umut dolu sesi duyuyorduk… yine duyduk… yine aradık… yine duyduk… yine doldu gözlerimiz… ama dönemeyeceğimiz bir yemin etmiştik… gözlerimiz için savaşacaktık… tüm yeminler ağlamamak içindi… ağlamayacaktık… özgür kalmayacaktı gözyaşlarımız… birbirlerimize gözyaşlarımızı göstermeyecektik… göstermedik de… yenilmedik… bozmadık yeminlerimizi… ağlamadık… o hırçın sesi duyduktan sonra bir süre konuşamadık… yüreğimiz yetmedi… dilimiz tutulmuştu… belki de o anı anlatacak sözcük bulamıyorduk… susuyorduk… birbirlerimizin gözlerine bakarak ilk kelimeyi söyletmek için yalvarıyorduk… ne ben söyleyecek bir şeyler buldum… ne dostum buldu… ben sustum… cüneyt sustu… dost sustu… bu suskunluğu çaycı bozdu… “çay alır mıydınız?”… yine gözler birleşti… dolu gözler… içimize anlayamadığımız bir serinlik çöktü… söyleyecek söz de kalmamıştı… gönlümüzde acılar… gözlerimizde mahkumlar… ellerimizde hissiz umutlar… içimizde anlayamadığımız duygular… kafamız da tahmin edemeyeceğimiz kadar çok soru işareti… suskunluğumuz bozulmamıştı… suskunluğumuzu bozacak ne bir sorumuz vardı, ne de o soruyu sormaya cesaretimiz vardı… geri kalan tek şey vardı… kalkıp öylesine sonu belli olmayan yollara gitmek… o kalktı… kankam kalktı… dostum kalktı… ve gitti… bende kalktım… bende gittim…

    belli olmayan sonsuzluğa beraber kalktık… beraber gittik

  • İnsan herşeyi yalnız yapmaya,yaşamaya başladığı zaman dost falan aramıyor kendine.kendi kendine yetiyor her zaman.sohbet edeceği zaman buluyor nasıl olsa birini.dertlerini kendi çözüyor nasıl olsa.dinletmesinede gerek yok.karşındaki dertlerini dinlese ne olacak.gece yatağına girdiğin zaman başbaşasın onlarla.başkası öğrenmiş ne fayda.

    kimsenin kimseye faydası yok.senin faydan kendine.bakın etrafınıza en zor anınızda kaç kişi var.bir elin parmaklarını geçmez.hem olsa ne fayda.kendinizi kandırmayın acınız dinmiyor işte.bencilleşiyor insanoğlu.kendini düşünüyor artık.bana dokunmayan yılan meselesi.en güzel gününüzde mesela doğum gününüzde yanınızda olan insanlara şöyle bir bakın.hangisi zor anınızda yardım edecek.ailenizi bir kenara bırakın.bir bakın etrafınıza.

    ne kadar çok paranız varsa o kadar çok dostunuz oluyor.aşklarımız bile maddiyat üzerine kuruluyor.para olmuş insanın tek gerçeği.İnsanlar ölüyor onun uğruna.paran varsa dostun var yoksa yalnızsın.ben yalnızlığı seçtim kafamı dinliyorum

  • ulu bir dağın eteğinde küçük bir köy ve o köyün karşı yamacında, sık yemyeşil yaprakları ile parlak kırmızı elmaları olan dibine her yaz sıcağı gölge ve serinlik veren bir elma ağacı varmış bir zamanlar. ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların arasında korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde. bir de her gün bu elma ağacını ziyaret eden gülünce yüzünde güller açan ali adında yoksul ve zeki bir çocuk varmış.

    “ey güzel çocuk duyuyor musun beni?”

    küçük ali bu sesin nereden geldiğini anlayamamış şaşkın şaşkın etrafına bakınıp durmuş, sonra farketmiş ki üstünde yemyeşil yaprakları ve kıpkırmızı elmalarıyla görkemlice duran elma ağacı dile gelmiş konuşmakta.

    “ ey sevgili elma ağacı sen konuşabiliyor musun?” diye merakla sormuş elma ağacına…

    – tabii, demiş elma ağacı, “sen nasıl konuşabiliyorsan ben de öyle konuşurum ama kimse beni duymuyor çünkü durup dinlemiyor. elmalarımdan alan hemen uzaklaşıyor burdan…”

    – bağışla, demiş küçük ali, “bunca zamandır altından gelir geçerim sesini hiç duymamıştım, durup dinlememiştim. ama bugün karnım açtı elma yemek için geldim buraya, konuştuğunu duyunca önce şaşırdım ama şimdi seni anlıyorum. Çünkü benimde arkadaşım yok benimle de kimse konuşmuyor çok yalnızım…”
    fakir ve yetim olduğu için kimsenin kendisiyle arkadaşlık yapmadığını söylemiş ali.

    -elma ağacı önce derin bir iç geçirmiş ve sonra küçük aliye “benimle arkadaş olur musun sana her gün elmalarımdan veririm karnını doyurursun?” demiş. küçük ali öyle duygulanmış ki cevap verememiş, cevap yerine sarılıp elma ağacına iki damla gözyaşı dökmüş yanağından… elma ağacı da çok duygulanmış,”benim de derdim bir candan arkadaşımın olmayışı elmalarımdan alan çekip gidiyor burdan” demiş.

    küçük ali ağaçtan aldığı iki elmayı hemen afiyetle indirmiş midesine. sonra dönüp yeni dostuna teşekkür etmiş.
    – gerçekten de bu güne kadar böyle lezzetlisini yememişti ali.

    o günden sonra küçük ali ile elma ağacı çok iyi dost ve iki candan arkadaş olmuşlar, hemen hergün buluşup kuşların cıvıltıları, suların çağıltıları arasında beraber güler, beraber ağlar, beraber oynar olmuşlar… o günden sonra bütün ağaçlarla, bitkilerle, çiçeklerle dost olmuş, kuşlarla, hayvanlarla konuşur olmuş ali elma ağacının yardımıyla…

    annesi ölünce babası ve kardeşleriyle ortada kalmış ali. her gün ırgatlığa gidip tarla, bağ ve bahçelerde çalışarak günlük rızkını temin eden babası, getirdiği üç beş kuruşla çocuklarının geçimini sağlarmış. bir gün babası da hastalanınca eve bir şey getirecek kimse kalmamış, derken iş çocukların en büyüğü olan ali’nin başına kalmış.

    günler böyle sevgi ve neşe içinde geçip giderken bir gün ali üzgün bir şekilde gelmiş elma ağacının yanına, bu defa çok hüzünlü ve endişeliymiş. elma ağacı. “söyle” demiş ali kardeş”, “neden bu kadar üzgün ve telaşlısın, bir şey mi oldu acaba?” “sorma elma kardeş babam hasta çalışan kimsemiz yok. kardeşlerim aç, hazır paramızda kalmadı. ne yapacağımızı bilemez olduk?.” demiş.

    “Üzülme” diye yanıtlamış elma ağacı, her şeyin bir çaresi vardır. “bak sana güzel elmalarımdan vereyim, götür çarşıda, pazarda sat, çok paran olur” diye teselli de bulunmuş. sevincinden ne yapacağını bilememiş ali, elma ağacına doğru akan kalbindeki sevgi sıcaklığını hissetmiş o an.

    o günden sonra ali devamlı gelip arkadaşının sunduğu kırmızı sihirli elmaları götürüp satmış. bir zaman sonra ihtiyacından çok daha fazla parası olmuş. ve her zaman olduğu gibi yine sevinçle oynamaya devam etmişler.

    ali bir gün yine çok dalgın ve üzgünmüş, canı hiç oynamak istemiyormuş. elma ağacı canının sıkkın olduğunu gören aliye “söyle bakalım ali kardeş canın yine bir şeye mi sıkıldı”. “sorma elma ağacı kardeş, kerpiçten örülü küçüçük bir evimiz vardı yağmura dayanamayıp yıkıldı, babam ve kardeşlerimle açıkta kaldık”.

    “bununda bir çaresi var ali kardeş, yeter ki üzülme. al bu dallarımdan götür, onlarla kendinize bir barınak yapın içine girin, rüzgardan, yağmurdan korunursunuz.” deyip yine teselli etmiş ali arkadaşını.
    Çocuk sevgiyle, minnetle bakmış elma ağacına. başlamışlar oyunlar kurmaya yeniden…

    aylar yel gibi, yıllar sel gibi geçip giderken küçük ali büyük ali olmuş derken hayalleri de büyümüş. bir gün “yine dalgınsın ali kardeş, acaba bilmediğim bir şey mi var”diye seslenmiş elma ağacı. “ben çocuk değilim artık elma ağacı kardeş, büyüdüm, hayallerimde büyüdü, karşı koyları merak ediyorum, dağların öte yanını, dünyayı gezip görmek, tanımak istiyorum”…

    “onunda bir çaresi var ali kardeş. kes dallarımın bir kısmını, sağlam bir kayık yap kendine, yanına da elmalarımdan bol bol al, gezip gör dünyayı. gittiğin yerlerde bana haber sal kuşlarla, selam yolla ki, içim rahat olsun olur mu? unutma emi! diye tembih etmiş ve de fazla uzaklara açılma ne olur ne olmaz bazı yerler tekin olmayabilir, sana bir şey olursa üzülürüm”. deyip uyarmış arkadaşını.

    “bu incecik filizlerimi, çekirdeklerimi yanına almanı ve gittiğin her yere dikmeni istiyorum. büyüyüp ağaç olsunlar, meyve versinler, gölge olsunlar, yiyen herkes şifa bulsun, şifa dağıtsın dört bir yana… benim tomurcuklarım her iklimi sever, nerde olursa olsun toprağın kucakladığı her filizim yemiş verir”demiş, elma ağacı.

    elma ağacına sarılıp öpmüş, sevgi dolu gözlerle yüreği titreyerek bakmış ali ve “sen meraklanma arkadaşım bana bir şeycikler olmaz, ayrıca uyarıların için de teşekkür ederim” deyip gülümsemiş kırmızı yanaklı elma ağacına “hey canım arkadaşım, sevgili elma ağacım, sen sonsuza yaşa emi”. deyip fısıldamış. “en zor anlarımda hep yanımda oldun, yardım ettin, bana sonsuz sevgini verdin, doğruyu gösterdin. ne mutlu bana ki, senin gibi candan bir dostum var…”

    elma ağacının gövdesi ve dallarından, babasıyla beraber hazırladığı kayıkla ayrılmış oradan içi ağlayarak, o büyülü uzak yolculuk başlamış. yemyeşil rengarenk pırıl pırıl nehirlerde ve derin mi derin vadilerde geçip giderken kalbinin en derinlerinde arkadaşı elma ağacını da götürüyormuş.
    kayığın içinde mutluydu, bu ucsuz bucaksız mavi gökler, bu dingin sular ülkesi ali’nin ülkesiydi artik.

    küçük kayık, sonunda tertemiz suların üzerinde sessizce kaymaya başlamış. nihayet içindeki sesin çağrısına uymuştu ali. gidebildiği yere kadar gidecekti.

    nehirin üzerinde arkadaşını düşünmüş, büyük bir sessizlik kaplamış, yalnızca ılık bir esinti hissediyormuş yanaklarında. ali ağlamış en iyi arkadaşını terkettiği için, sessiz nehir gözlerinden yanaklarına akıyormuş sanki, keşke arkadaşını terketmeseydi diye geçirmiş içinden… yalnızlık bir yana ama en iyi arkadaşının yokluğunu yüreğinde bir yara gibi hissetmiş. gözyaşları öyle çoğalmışki, sanki nehir gözlerinin içinden akıyormuş…

    uyumuş ali’cik gözlerini açtığı zaman kendisini büyülü bir atmosferde bulmuş. mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların gölgelerini ve meyvalarını cömertçe sunduğu, renk renk çiçeklerin açtığı, kuşların cıvıl cıvıl öttüğü , pırıl pırıl suların aktığı, tertemiz havasıyla insanoğlunun pek uğramadığı bir yere gelmiş.
    her tarafta ceylanlar boy boy çeşit çeşit hayvanlar biribiriyle oynayarak otluyorlarmış.… ama candan arkadaşından uzak, sevdiklerinden ayrı bir büyümüş çocuk vardı… elma ağacına kuşlarla haber iletmiş her gitti yere, elma ağacından haber almış kuş kanatlarında…

    ali gittiği her yere elma ağacının tohumunu ekmiş, gittiği her yerde tohumlar filizlenmiş sevgiye. sonra elma vermeye başlamışlar büyüdükçe. kuşlar insanlar ve hayvanlar elma ağaçlarının altında buluştukça elma ağaçları da mutluluk dağıtmış etraflarına, böylece tüm canlılara elmalarından vermişler her yaz görkemli ve güçlü dallarıyla…

    ………….
    aradan çok uzun yıllar geçmiş. ak sakallı, karlı dağların tepesini andıran başıyla ihtiyar bir adam çıka gelmiş, elinde baston yavaş yavaş yürümüş elma ağacına doğru. elma ağacının altına gelince, başını kaldırıp sonsuz bir sevgiyle bakmış. elma ağacı tanımış o eski arkadaşını kırlardan topladığı bir demet papatyayı bırakmış gövdesinin yanına ve sarılıp usulca seni seviyorum demiş

  • hani vardır ya her yerde, hissetmek istersin onun varlığını…

    hani hep yanıbaşınızdaymış sanırsınız, ismini söylersiniz dalgınlıkla, her an berabersinizdir…

    yanında olduğunu unutuverirsin bir andan sonra, sonra üzüldüğünde o sımsıcacık kollarını açar sana, sarılır ağlarsın omzunda doya doya…

    senin sorununu kendi sorunu gibi benimser, bir kolun bir bacağın olur adeta…

    ayrılmak istesen de koparıp atamazsın…

    bir türlü sevindiğinde ise senden fazla mutluluk duyar…

    o senin için farklıdır bütün insanlardan, tabii sen de onun için…

    aranızdaki sevginin bitmesine izin vermezsiniz, kimse bozamaz aranızı, kimse araya girmeye dahi cesaret edemez…

    ne zaman yardıma ne zaman insana ne zaman dosta ihtiyacınız olsa hep yanınızda bulursunuz, kendini adeta sizin için ayarlamıştır…

    beraber gülüp beraber ağlarsınız, daima olumlu özellikler verirsiniz birbirinize…

    o sana gülmeyi öğretir sen ona kahkaha atmayı…

    o sana emeklemeyi öğretir, sen ona yürümeyi…

    o sana okumayı öğretir, sen ona yazmayı ve bu böyle sürüp gider…

    İşte bunun adına dost derler…

    hayatta hiçbir şeyiniz olmasın ama hep bir dostunuz olsun…

    dostlarınızın kıymetini bilin

  • onunla hİÇ beklemedİĞİm bİr anda taniŞtik.ona isinmiŞtim ama benİm canim,canimin İÇİ olacaĞini nerden bİlebİlİrdİmkİ tam 3 yil geÇtİ kocaman bİ 3 yil bu 3 yilda Öyle Şeyler yaŞadikkİ kelİmelere asla siĞdiramam…hayatta kesİnlİkle herkesİn bİ dostu olur…galİba ben buldum..herkes dostluĞumuza hayran kaldi bazilari kiskandilar..zaman geÇtİkÇe daha da Çok baĞlaniyoruz ama malesefkİ o bu yil %40 İhtİmalİyle İst. gİdecek babasinin tayiniyla buraya gelmİŞlerdİ eĞer gİderlerse napcam onu dÜŞÜnÜyorum.. tamam kalbİmİz hala bİrbİrİmİz İÇİn Çarpacak ama yİnede korkuyorum..onu asla unutmam bu kesİn ama yİnede Çok korkuyorum Çok… sakin unutmasin onu Çok sevİyorum İnŞ.gİdemezsİnİz..hayirlisi neyse o olsun bİtanem can dostum canim dostum

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat