• Herkes tarafından sevilen bir adam vardı. Fakat kader ve dua anlayışı biraz farklıydı.
    Bir gün yaşadığı kasabada sel felaketi yaşandı. Herkes Kasabayı terk etmeye başladı. Ama adam yerinden kımıldamıyordu. Sonunda en yakın komşusu arabasını onun evine çekerek kendisine seslendi. ‘Haydi! arabaya atla kasabada kimse kalmadı. Barajın kapakları patladı , büyük bir sel geliyor. ‘
    Adam ‘Sen git. Tanrı beni kurtarır .’ dedi. Sonra sular yükselmeye başladı. Yardıma gelen bir kayığı ve onun ardından gelen ‘Tanrı beni kurtarır’ ,diyerek geri çevirdi. Sular o kadar yükselmişti ki, sonunda evin bacasına çıktı. Kendisini kurtarmaya gelen helikopteri de  aynı gerekçeyle uzaklaştırdıktan sonra boğularak öldü.
    Tanrı katına yükselince,Tanrıya intizar etti : Allah’ım sana güvenmiştim.Niçin benim dualarımı kabul edip beni kurtarmadın ? Tanrı Kendisine Seslendi :
    “Denedim hem  de çok denedim. Önce sana arabasıyla komşunu gönderdim.Sonra bir kayık ,ardından bir tekne ve son olarak bir helikopter gönderdim . Ama sen hiçbirini kabul etmedin .”

    Tags: ,

  • Öğretmen, 2 öğrencisine birer sepet verir ve bahçeye elma toplamaya gönderir”En tatlılarını getiren mezun olur ” der.
    Öğrenciler 1 saat sonra dönerler. Biri, arkadaşının sepetine yan gözle bakıp kendi getirdiklerinin muhteşem göründüğünden emin olmanın rahatlığıyla koyar sepetini ortaya . Her biri tornadan çıkmışcasına muntazam, pürüzsüz, göz alıcı elmalar ondadır.
    Ardından diğeri koyar sepeti. Eğri büğrü,kötü görüntülü, ezik,  tomurcukken yağmur değmiş, yaralı bereli ne kadar elma varsa toplamıştır.Öğretmeni,”Yolun açık olsun” der ve uğurlar öğrenciyi.Diğeri “Nasıl olur! ” diye hayıflanır; bir kendisinin bir giden öğrencinin elmalarına bakarak…Öğretmen çakısıyla birer parça keser; bir onun harika görüntülü elmasından, bir de  giden öğrencinin yaralı bereli elmasından… “Tat” der. “En tatlısını dedim, kabuğu en güzel olanını değil.”diyerek uzaklaşır.

    Gerçekten de , pazardan aldığınız, üzerine dolu değmiş meyvenin o kısmını koklayın ve tadın, bal gibidir.
    Yaralanarak büyüyor,yaralandıkça tatlanıyoruz,yaralarımızla güzeliz hepimiz .

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Annesi balina avcıları tarafından öldürülen yavru balina Atlas Okyanusu’nda yüzerken etrafını yirmi kadar köpekbalığı sardı. Başkan köpekbalığı yavru balinanın yanına gelerek: “ Seni tanıyorum ve durumunu çok iyi anlıyorum yavru balina. Ama üzülmekle eline bir şey geçmez. Anneni insanlar öldürdü. Sen bunu onların yanına bırakmamalısın. Annenin intikamını almalısın. Biz senin dostunuz. Sana öldürmeyi öğretip, insanların üstüne salacağız. Çok yakında insanlar yavru balinayı tanıyıp, ondan korkacaklar “ dedi.
    “ Annemi yerler mi insanlar? “ diye sordu yavru balina.
    “ Yerler yavrum. İnsanlar acımasızdır. Onlar dünyadaki tüm canlıları acımasızca öldürürler. Hoş, insanlar birbirlerine karşı da acımasızdır. Ben buralarda çok gördüm gemiler içinde savaşan insanları. Dedem insanların toprak üstünde de savaştıklarını söylerdi. Savaşı kazanan kahraman olurmuş. “
    “ İnsanlar kötü yaratık desene? “
    “ Hem de çok kötü yaratık. “
    “ O zaman beni annesiz bırakan, bana günlerce gözyaşı döktüren insanları cezalandıracağım, ama bunu nasıl yapacağımı bilemiyorum. “
    “ Öğrenirsen bilirsin. Haydi, yavrucuk peşimden gel. Siz de peşimden gelin köpek kardeşlerim. Derinlikler bizi bekliyor. “

    Aradan bir ay geçti. Bu sürede köpekbalıkları bildikleri öldürme yöntemlerini yavru balinaya öğrettiler. Hedef, insanların toplu halde yüzdükleri plajlar olacaktı. Plajlar, insan kanına boyanacaktı. Yavru balina, öldürürüm, parçalarım, diyordu ama onu plaja salmadan önce bir deneme yapmalıydı. Bakalım öldürebilecek miydi? Beş köpekbalığı yalnız yüzen insan aramaya başladı. Deniz fenerinin yakınında bir çocuk yüzüyordu. İlk kurban o olacaktı. Köpekbalıkları sahilden uzak kaldılar. Çocuğu ürkütmek istemiyorlardı. Yavru balina hızla çocuğa doğru yüzmeye başladı. Fenerin oralar derin demişti köpekbalıkları, çocuk demek ki, usta yüzücüydü. Yoksa onun ne işi vardı böyle derin yerde. Yavru balina kafasını suyun üstüne çıkardı, daha sonra gövdesi ve kuyruğu göründü. Çocuk, yavru balinayı hemen fark etti. Derin bir nefes alıp suya daldı. Balina yavruydu ama dört metre boyundaydı. Sahile doğru yüzmeye kalksa bunu başaramazdı, çünkü yavru balina ondan çok daha hızlıydı. Yetişmesi an meselesiydi. Bundan dolayı çocuk sahile paralel yüzüyordu. Yavru balina çocuğa yetişti, bir süre onunla yan yana yüzdü ve aniden dönerek ağzını açıp kapadı. Yavru balina köpekbalıklarının yanına döndüğünde:

    “ Görevimi başardım. Çocuğun işi tamam “ dedi.
    “ Çocuğu parçaladın mı? “ diye sordu, başkan köpekbalığı.
    “ Hayır, parçalamadım “ dedi yavru balina.
    “ Parçalamadın mı? O zaman ne yaptın? “
    “ Çocuğu yuttum. “
    “ Yuttun mu? “
    “ Evet, yuttum…Çocuk şimdi midemde. “
    “ Öyle veya böyle, çocuğu öldürmüşsün işte. Seni kutlarım yavru balina. Biz yarın uzaklara gidip bir toplantıya katılacağız. Birkaç gün yokuz. Sen şu ilerdeki plaja git, yakaladığını ister parçala, ister yut. Sıradan bütün plajları dolaş. İnsanlara acıma yok. “

    Köpekbalıkları döndüğünde yavru balinayı buldular. Yavru balina yirmi insanı acımadan öldürdüğünü, insanların plajlara çıkamadığını, etrafa korku saldığını söyledi. Köpekbalıkları bu habere çok sevindiler. Ertesi gün bir köpekbalığı deniz fenerinin yakınındaki sahilde yavru balinanın yuttum dediği çocuğu gördü. Başkanı bularak durumu anlattı. Başkan, bunun üzerine çok sinirlendi. Nefretle yavru balinanın üstüne gitti:
    “ Hani yutmuştun o çocuğu, bak fenerin oradaymış. Sen bizimle dalga mı geçiyorsun? “ Köpekbalıklarının etrafını sardığını gören yavru balina:
    “ Şey, yutmuştum ama hazmedemedim, kusuverdim. Çocuk midemi tekmelemişti. “
    “ Sus, yalancı seni, çocuğu yutmadın, plajlara saldırmadın, bütün plajlar dolu. Hani plajlara kimse çıkamıyordu, hani etrafa korku salmıştın. Yalan, hepsi yalan. Madem öldüremiyorsun, ölürsün. Şimdi seni…”
    Başkan köpekbalığı sözlerini tamamlayamadı, çünkü yavru balina:
    “ Beni ne yaparsın? Sıktın artık, çekil önümden “ dedikten sonra, ona sert bir kafa vurarak denizin derinliklerine yolladı.
    Yavru balinanın önü açılmıştı. Gücünün yettiği kadar hızlı yüzmeye başladı. Karşısı sahildi. Artık geriye dönüş yoktu. Peşinde sürüyle köpekbalığı vardı. Yakalarlarsa parçalarlardı. Yavru balina kendini sahile zor attı. Debelendi kumun üstünde biraz daha, biraz daha ilerledi. Gücü tükenince başını sıcacık kumun üstüne bıraktı. Çocuk yavru balinayı tanımıştı. Onun yanına geldi:
    “ Ne oluyor, yavru balina? Neden sahile çıktın? “
    “ Oh, sen miydin? Nasılsın çocuk? Adın neydi senin? “
    “ Benim adım Mark. İyiyim de burada ne işin var? “
    “ Benim adım de Sili. Geçenlerde tanışmıştık, hatırladın mı? “
    “ Hatırladım. Bir süre yan yana yüzmüştük, sonra sen gitmiştin. Üstüme gelirken beni yiyeceksin sanıp korkmuştum.”
    “ Kim? Ben mi seni yiyecektim? O bir şakaydı. Seni korkuttuğum için özür dilerim. Beni affet.”
    “ Affettim gitti. Anlat bakalım Sili, neler oluyor? Neden denizde değil de buradasın? “
    Yavru balina olanları anlattıktan sonra:
    “ Ya, işte böyle Mark, köpekbalıkları peşimde, sayıları yirmiden fazla. Onlarla yalnız başıma çarpışamam. Acı gerçek ama benim için böylesi daha iyi olacak. “
    “ Köpekbalıkları toplantıya gittiğinde kaçıp gitseydin uzaklara veya balinalardan yardım isteseydin? “
    “ Kaçsam kısa zamanda yakalanırdım. Kurtuluşu yoktu. Okyanustaki bütün köpekbalıkları peşime düşerdi. Balinalardan yardım isteyemezdim, çünkü bu korkunç bir savaşın başlangıcı olurdu. Yüzlerce balina ve köpekbalığı birbirine girerdi. Arada belki ben de ölürdüm. Oysa şimdi sadece ben ölüyorum, hiçbir balinayı tehlikeye atmıyorum. Bir benim için başkalarının keyfini kaçıramam. Sili ölürse kıyamet kopmaz. Hayat devam eder. Dünya uzayda nokta kadar, fakat Sili dünyada nokta kadar bile değil. “
    “ Annen yaşasaydı köpekbalıkları sana sokulamazdı. Bu duruma düşmezdin. “
    “ Onun orası öyle de annemi insanlar öldürdü. Asıl suçlu annemi öldüren insanlar. Mark, sence insanlar annemi neden öldürdü? “
    “ Kazanç uğruna. Bazıları kendileri kazansın diye can alıyorlar. Öldürürken düşünmezler ki, balinanın yavrusu ne olacak? Yavru annesiz ne yapacak? Örneğin; annesiz, babasız bir çocuk ne olur, ne yapar, nasıl yaşar? Çocukken bunu düşünen biri büyüdüğünde diğer canlıların hayatına saygı duyar, onlara zarar vermez. Tanrı şahidimdir ki, ben insan olsun, diğer canlı varlıklar olsun hiçbirine zarar vermeyeceğim. Yemin ediyorum. “
    “ Seni seviyorum, Mark.”
    “ Ben de seni seviyorum, Sili. “

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments


    Dostluk Başkadır İnsanca

    dostluk mu? bu söz bana çok anlamlıca geliyor.çünkü dostluk insanı yapamam dediğini bile yaptıran güçtür bence.insan dostuna güvendimi 1 kez o yolda ışık verircesine yürür ve o yolu aydınlatır.aydınlanan bu yolda başka birçok dost yol alır.bende bu dostluklardan birini yaşadım.bu dostluk bana nemi öğretti?anlatamayacağım kadar çok ve sözlerin yetersiz kalacağı kadar değerli ve anlamlı şeyler kazandırdı.başta güven duygusu sonra yaşama dair pekçok şey.en önemliside kaybedilen şeylerin yerini doldurabilme yeteneğini kazandırdı.siz ki siz olun dost edinin.varsa o dostu sıkıca kanatlarınızın altına alınki yükseklerden uçarken birbirinizi kaybetmeyin ve ömür boyu mutlu olun beraber olun…

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Aynı sokakta oturuyorduk. Her gün bir kızla geliyordu .Adı esrarengizdi, herkes onun hakkında farklı şeyler söylerdi. Fakat kimse gerçeği bilmezdi. Kirli sakalları vardı. Yeşil gözlü esmerdi. Mahallenin kızları hayrandı ona. Bense nefret ederdim. Hiç kimseyle konuşmaz. Sadece gelir geçerdi.

    Bir gün onunla yolda karşılaştık. Çok güzel bir yüzü vardı. Bana gülümsedi. şaşırdım. Ama yine de onu sevmiyordum. Fakat o çok farklıydı.Gece boyunca lambası yanardı. Uyumak yerine onun evini seyrederdim. Onu sevmediğim halde her şeyiyle ilgileniyordum. Yavaş, yavaş onu gözlemeye başladım. O an anladım ki, Ona karsı hissettiğim şey sevgiymiş. Artık O eve gelmeden uyuyamıyordum. Yanına gelen kızları kıskanırdım. Herkes onun kötü olduğunu söyleyince. Hep onu savunurdum. Onunla karşılaşmak için kapıda dururdum.

    Onu yine yolda gördüm. Bana göz kırptı. Yanımdan geçerken onu çağırdım. “Acelem var Küçüğüm” dedi. Bana aramızdaki yaş farkını hatırlatmıştı, eve gidip ağladım. Karar verdim Ona aşkımı ilan edecektim. Yolunu gözledim. Bir gün onu gelirken gördüm. Peşine düştüm o eve girdi. Biraz bekleyip kapıyı çaldım. Açtı “Ne var Küçüğüm” dedi. “Seni Seviyorum” dedim. Gülümsedi “Evet” dedi. “Ne evet” dedim. Konuşmadı. Koşarak dışarı çıktım. Bir ay boyunca evden çıkmadım.

    Bir gün kızlarla konuşurken. Ambulans geldi onun evine girdi. Sedye ile onu dışarı çıkardılar. Önümüzden geçerken. ””Ben de seni Küçüğüm” dedi. Kıpkırmızı oldum herkes bana bakıyordu. Ağlayarak koşmaya başladım. Aksama kadar sokakta gezdim. Göz yaşlarım durmadan akıyordu. Sonra eve geldim. Annemler ondan bahsediyorlardı. Sevdiği bir kız varmış. Ailesi evlenmesine izin vermeyince kız evden kaçmış. Sokak serserileri onu öldürmüş. Eve getirdiği kızlar evi olmayan kızlarmış. Kimi sevdiyse ölmüş. Çok sevip acı çekmiş. İntihar edip hastaneyi aramış. Polisler evin duvarında “Küçüğüm” yazısını bulmuşlar. “KÜÇÜĞÜM SEN DE ÖLME” yazıyormuş. “Ben de seni sevdim, sevdiklerim gibi sen de ölme diye ben öldüm KÜÇÜĞÜM”

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Çan çan çikolata,
    Hani bize limonata?
    Limonata bitti,
    Hanım kızı gitti.
    Nereye gitti?
    İstanbul”a gitti.
    İstanbul”da ne yapacak?
    Terlik pabuç alacak.
    Terliği pabucu ne yapacak?
    Düğünlerde,
    Şıngır mıngır oynayacak.

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    YARALI GÜVERCİN
    (3-7 yaş grubu IGMG Çocuk hikayeleri yarışmasından ödüllü)

    Küçük Selim’in annesi hastalanıp hastaneye kaldırılalı 3 hafta olmuştu. Anne sevgisinden uzak kalan Selim, iyice yaramaz olmuştu. Annesine duyduğu özlem, onu öfkeli bir çocuk yapmıştı. Son bir haftadır en iyi arkadaşları Hüseyin ve Recep’ten uzaklaşmış ve mahallenin en haşarı çocukları olan Hans ve Karl ile dolaşır olmuştu. Mahallenin camisinde Kuran kurslarına başlayan Hüseyin ve Recep onu da çağırmışlar, çok güzel şeyler öğrendiklerini, her okudukları sureden sonra Ahmet hocanın kendileri şeker, çikolata verdiğini neşe içinde söylemelerine rağmen gitmemişti.
    O gün yine Hans ve Karl ile buluşmuş ve çeşitli yaramazlıklara başlamışlardı. Önce Hans, mahallede tek başına yaşayan Berlin itfaiyesinden emekli By Müller’in camını taş atarak kırmış, yakalanmadan kaçmışlardı. Selim ilk defa kötü bir olaya karıştığı için içinden çok üzülmüş ama kötü arkadaşlarından da ayrılmamıştı. Anne-babasının bu olayı duyarsa çok kızacaklarını da düşünmeden yapamıyor, içi içini yiyordu.
    Dolaşırken öğle saatlerine doğru bir kedinin ağaca tırmandığını gördüler. Hans yine bir taş alıp kediye atmaya niyetlenmişti ki, Karl elini tutup ona engel oldu. Hans;
    -Noldu Karl?
    -Baksana ağaçta bir kuş yuvası var.
    -Eeee?
    -Kedi kuşu yakalayacak mı bakalım.
    Selim heyecanlandı;
    -Kuşa yazık değil mi! Yuvada yavrusu da vardır.
    Onlar konuşurken kedi yuvaya yaklaşmıştı bile. Fakat yuvada deli gibi sağa sola dönen güvercin bir türlü yuvasını terk etmiyordu. Karl bağırdı;
    -Bak anne güvercin yavrusunu korumak için yuvadan kaçmıyor.
    Selim dayanamadı,
    Kediye atmak için Hans’ın elindeki taşı aldı. Bu arada güvercin yuvasından çıkıp kediye saldırmaya başladı.
    Hans;
    -Güvercinin hiç şansı yok, bakın kedi nasıl yakalayacak güvercini.
    Selim’in attığı taş boşa gitmişti. Kedi atılıp güvercini yakalarken yuvayı da devirmişti. Kedi güvercin ağzında kaçarken, yuvadan bir yavru güvercin dallara çarpa çarpa yere kadar düştü. Selim arkadaşlarından önce atılıp yavru kuşu eline aldı. Korkuyla kalbinin atışını hissediyordu. Hans’la Karl elinden almaya çalışınca kazağının arasına sakladı.
    -Dokunmayın.
    -Bırak zaten ölecek, biraz oynayalım.
    -Olmaz, dokunmayın, çok korkuyor.
    -Annesi olmadan yaşayamaz. Bir kedi yakalar yer onu. Bırak da biraz oynayalım. Yarış yapalım, onu yere koyalım, kaçarken kim taşla vuracak bakalım.
    -Asla bırakmam. Babam söyledi, sebepsiz yere bir canlıyı öldürmek çok günahmış. Onu da Allah yarattı.
    -Hadi canım, biz insanız, o sadece kuş.
    -Olsun, baksanıza ne kadar korkuyor.
    Selim kuşu gösterince, Hans atılıp kuşu kaptı. Selim hemen atılıp geri almak istedi ama Hans ileri çimenlerin üstüne doğru fırlattı, sonra da yerden taş alıp atmaya başladılar. Onlar taş ile vurmaya çalışırken, Selim gözleri yaşlı yavru güvercini yakalayıp korumaya çalışıyordu. Karl’ın attığı bir taş güvercini kanadından yaralarken, Selim hızla atılıp Hans’ın atmaya çalıştığı koca taşın önüne geçti. Taş başına isabet etti, acıyla bağırırken, yakaladığı yavru kuşu ellerinden bırakmadan yere yuvarlandı. O koca taş güvercine gelse belki de öldürecekti ama Selim’in de başı çok kötü kanıyordu. Onun kan içinde kalan başını gören Hans ve Karl hemen kaçmaya başladılar.
    *** *** *** ***
    Selim’in babası akşam eve geldiğinde kapıda Selim’i başı sarılı görünce çok korktu. Yanında arkadaşları Hüseyin, Recep ve Ahmet hocayı gördü. Merakla olanları sordu. Selim babasını kızar diye çekiniyor, konuşamıyordu. Ahmet hoca duyduklarını anlattı;
    -Caminin önünden başı yaralı geçerken Recep görmüş. Bizde koşup sağlık merkezine götürdük, şükür önemli bir şeyi yok.
    -Başı nasıl kanamış?
    -Babası Selim seni kızar diye korkuyor, hep doğruyu söylediği için ve bir daha yapmayacağına söz verdiği için biz baban kızmaz dedik. Şöyle olmuş….
    Ahmet hoca Selim’in anlattıklarını babasına anlattı. Babası kucağındaki güvercini sevdikten sonra oğluna sarıldı.
    -Sen hatanı anladıktan sonra ben sana kızmam artık. Akşam By Müller’den özür dilemeye gideriz, kırdığınız camı da taktırırım, merak etme.
    O sırada By Müller de gelmiş, son konuşmaları duymuştu.
    -Selim özür dilemeye uğradı bana, camı da taktırdım, parasını sizin vereceğinizi söyledim camcıya ama üç kişilermiş sadece üçte birini, geri kalanını ben ödedim.
    -Sağolun by Müller. Diğerleri ödemedi mi?
    -Selim arkadaşlarının isimlerini söylemedi. Aslında ben tahmin ediyorum kim olduklarını ya neyse.
    -Selim, artık o yaramazlarla dolaşmayacaksın değil mi! Bak Hüseyin, Recep camiye gidiyormuş.
    Selim ilk defa konuştu.
    -Yarından sonra ben de gideceğim baba. Ahmet hocama söz verdim. Fakat yavru güvercin nolacak, yetim kaldı ya ölürse.
    -Ben ona büyük bir kafes alırım. Camiye gitmeden yemini suyunu verirsin ama her gün dışarı çıkaracak ve uçmayı öğrendiğinde bir daha kafese koymayacaksın.
    Selim sevinçle babasına sarıldı. Babası saçlarını okşadı;
    -Anneni hiç sormuyorsun.
    Yavru güvercin annesiz kalınca, Selim de annesinin ölmesinden korkar olmuş. O korkuyla annesini sormaz olmuştu. Babası neşeyle devam etti;
    -Hızla iyileşiyor, doktorlar haftaya çıkabileceğini söylediler. Seni çok özlemiş, her gün iyileşmek ve sana kavuşmak için dua ediyor. Senin camiye gitmediğini duyarsa çok üzülür.
    -Gideceğim baba, her namazdan sonra anneme dua edeceğim, güvercinin iyileşmesi için de dua edeceğim.

    Yavru güvercinin yaraları bir hafta bitmeden iyileşmişti bile. Selim’in annesi geldiğinde küçük dallardan uçarak kendini bahçeye bırakıyordu artık.
    Kısa zaman sonra tamamen iyileşmiş ve uçacak hale gelmişti. Selim de artık onu kafese koymayıp, serbest bırakmıştı. Her gün Selim’in penceresine geliyor, gagasıyla tıklatıyordu. Selim de ona bir tabakta ekmek kırıntısı bırakıyor, hafifçe tüylerini seviyordu. Ama annesi Zeynep hanımın tembihini tutuyor, Menekşe adını verdiği güvercini sevdikten sonra mutlaka elini çok iyi temizliyordu.
    Güvercinin gelmesine alışmış olan Selim, birkaç gün peşpeşe gelmemeye başlayınca çok üzülmüştü. Annesi onu teselli etti. Artık o diğer güvercinlerin arasına karıştı, orda daha mutludur diye.
    Selim ister istemez bu duruma alışmıştı ve aradan haftalar geçmişti ki, penceresinin yine tıkırdadığını duydu. Heyecanla koşup camını açtı ki hayretle bakakaldı, pencerede bir yavru, ikisi büyük üç güvercin vardı. Selim, Menekşeyi hemen tanıdı. Zaten diğer ikisinin insanlara alışkın olmadı uzak duruşlarından belliydi. Menekşenin artık bir ailesi olduğunu anlayan Selim çok sevindi.
    Selim güvercinler geldikçe, ekmek kırıntılarını pencere önüne koymaya devam ediyordu, çok mutluydu. Diğer güvercinlerin de alışması çok uzun sürmedi. Selim’in penceresini artık her gün üç güvercin ziyaret ediyordu.
    Selim, bir kuşu öldürmekten, günaha işlemekten kurtulduğu için Allah’a şükrediyordu. Ailesi ve iyi arkadaşlarıyla çok mutlu yaşıyordu.

    Ahmet Ünal Çam

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Keloğlan keleş oğlan masalları masal diyarında..

    Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak bir ülkede Keloğlan ve annesi yaşarmış. Annesi onu çok sever ` kel oğlum keleş oğlum, canımın içi oğlum, büyüde anana bak, anan yaşlanıyor a oğlum` dermiş. Anası bunu söyledikçe keloğlan hoplar zıplar, şımarır` A benim canım anam, gözümün nuru anam, hele sen bir yaşlan , keloğlan bakar anam` diye cevap verirmiş.

    Bir gün annesi komşuya gitmek için evden çıkmış, çıkarken de, keloğlanı tembihlemiş.

    – Sakın ha evden dışarı çıkma, kırmızı taşla maşla oynama, sonra yel alır seni, orada anam diye ağlama.

    – Tamam anam, canım anam, hiçbir yere gitmem anam` demiş bizim keloğlan ve anasının arkasından el sallamış..

    Masal bu ya o sırada bir kuş keloğlanın odasının camına gelmiş ve ona seslenmiş.

    – Keloğlan keleş oğlan

    Neden bu telaş oğlan,

    Annen sana kal dedi

    Ama sen gel geç oğlan

    Keloğlan şaşırmış önce. Kuşun nasıl konuştuğuna akıl sır erdirememiş. Sonra

    – sen nasıl konuşuyorsun böyle diyerek kuşa doğru koşmuş, kuşu kanadından yakalamaya çalışmış. Kuş öyle bir uçmuş ki, sanırsınız bir daha kimseler yakalayamaz onu. Keloğlan;

    – Vay benim kel başım,keleş başım.. Vay benim can kuşum, can kuşum diye ağlamaya başlamış. Sonra kendiside niye ağladığını anlamamış, söylediklerine akıl sır erdirememiş. O sırada kuş cama doğru yaklaşıp;

    – Kırmızı taşa bak, hemen olduğun yerden kalk Prensesi bul, çabuk oradan uzaklaş.

    Diyerek uçmuş gitmiş. Keloğlan ne olduğunu anlamaya çalışmış ama bir türlü çözememiş. Ama içinden bir ses ona adeta baskı yapıyormuş, sanki meraktan çatlayacakmış. Keloğlan evden çıkmış, saatlerce yürümüş, yürümüş bir süre sonra kaybolduğunu anlamış. Kaybolmuş ama sanki başka bir ülkeye gelmiş gibiymiş. Her yerde kırmızı taşlar varmış. Taşlara doğru eğilip dokunmaya çalışınca, taşlar kaçmaya başlıyormuş. Keloğlan onları kovalamış, taşlar kaçmış, keloğlan kovalamış taşlar kaçmış ve annesinin söylediği o rüzgar keloğlanı almış uçurmuş. Keloğlan uçarken bir yandan da annesinin sözlerini hatırlıyormuş. en sonunda kendini karanlık bir çukurun içinde bulmuş. Etraf zifiri karanlıkmış. Keloğlan bu zifir gibi karanlık içinde ne yapacağını bilemez halde duruyorken, bir kuş uçmuş havaya doğru, bu kuş keloğlanın yanına gelen küçük kuşun ta kendisiymiş. Keloğlana kanadının birini uzatmış, keloğlan tam kanadını tutuyormuş ki, kuş onun eline kırmızı bir taş bırakıp uçuvermiş. Keloğlan günlerce elindeki bu kırmızı taşla dolaşmış durmuş,hatta bir ejderha onu az kalsın yiyormuş, bizimki canını zor kurtarmış.

    Birkaç gün sonra bir cüce keloğlanın yolunu kesmiş,`Sen bu kırmızı taşlardan ne istersin, bırak git` demiş. Keloğlan cüceyi epeyce kovalamış ve sonunda cüce gözden kaybolmuş. Sonunda bir de kafasını çevirip bakmış ki, kocaman bir sarayın yanıbaşında duruyor: Sarayın kapısında yine o kuş, keloğlan elindeki kırmızı taşı kuşa doğru fırlatmış;

    – Benim başıma ne haller açtın. Senin yüzünden nerelere geldim ben, anamı nasıl . bulacağım söyle bana. Köyüme nasıl döneceğim diye bağırmaya başlamış. Taş kuşun kafasına çarpmış, çarpar çarpmaz etrafa kırmızı taşlar yağmaya başlamış ve o kız güzeller güzeli bir prenses olmuş, Keloğlan bu prensesle kırk gün kırk gece düğün yapmış ve köyüne dönmüş.

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    BÜCÜR ZÜRAFA
    İstanbul Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinde zürafalar için oldukça geniş bir yer ayrılmıştı.
    Burada anne ve baba zürafa ile iki yavru zürafa kalıyordu. Onlar gün boyu salına salına geziyorlar, ziyaretçiler de onları seyrediyordu. Anne ve baba zürafa yıllardır burada bulundukları için durumu kabullenmişler, bu hayata alışmışlardı. Fakat yavru zürafaların canı çok sıkılıyordu. Devamlı olarak babalarına “ Babacığım, bizler burada daha ne kadar zaman kalacağız? Bizleri masallarda anlattığın o güzel yerlere ne zaman götüreceksin? “ diye sitem ediyorlardı.

    Bir gün yavru zürafalardan biri baba zürafaya şöyle bir soru sordu: “ Babacığım, bizler buralara nasıl geldik, kimler getirdiler? “ Bunun üzerine baba zürafa: “ Bundan yıllar önce, buralardan çok uzaklarda yaşamış dedeniz bücür zürafayı anlatacağım sizlere “ dedi. “ O zaman anlayacaksınız buralara nasıl geldiğimizi. Zürafalar hep uzun boylu, boyunlu olurlar, fakat dedeniz doğduğunda da küçükmüş. Yıllar geçmiş, yaşı büyümüş, boyu büyümemiş. Yaşının büyümesiyle birlikte onun kalbindeki özlem daha da büyümüş. Çünkü o, bir sirk yıldızı olmak istiyormuş. Yaşadığı çevrede tıkılıp kalmak, dar bir kısır döngü içinde ömür törpülemek ona göre değilmiş. Bücür zürafa bu büyük hedefine ulaşabilmek için yaşadığı ormanda gösteriler düzenlemeye başlamış. Orman hayvanları bücür zürafanın gösterilerini ilgiyle karşılamışlar, onun yaptığı hayvan taklitlerini zevkle seyretmişler.

    Günlerden bir gün ormana avcılar gelmiş. Bu avcılar yakaladıkları hayvanları hayvanat bahçesine götüreceklermiş. Bir tepenin üzerine çıkıp dürbünle çevreyi gözleyen avcılar karşıdaki düzlükte bücür zürafayı gösteri yaparken görmüşler. Bücür zürafanın hayranlık uyandıran hareketlerini, enfes dönüşlerini seyreden avcılar, onun tam bir hokkabaz olduğunda karar kılmışlar. Gösteri bittikten sonra bücür zürafayı yakalamak için iz sürmeye başlamışlar. Bücür zürafa hemen anlamış takip altında olduğunu. Bu durum onu hiç şaşırtmamış. Çünkü zirveye giden yolda önüne bir takım yol ayırımlarının çıkacağını biliyormuş. Olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar düşünüp planını yapmış. Eğer plansız, programsız hareket ederse istenmeyen, üzücü olaylar ortaya çıkabilirmiş. Avcıların niyetini kesin olarak bilmek olanaksızmış.

    Sonunda avcılar bücür zürafayı bir bataklığın yakınlarında kıstırmışlar. Sazlıkta yarım daire şeklinde ilerleyen avcılar, bücür zürafayı yakalamayı umdukları yerde yeller estiğini görmüşler. Bücür zürafanın ayak izleri bataklığın kenarında yok oluyormuş. Aslında bu durum planın bir bölümünü oluşturuyormuş. Bücür zürafa avcıların takibinden kurtulmak için daha önceden oraya sakladığı bir ağaç kütüğüne binerek uzaklaşmış. Ertesi gün avcıların konuşmalarını saklandığı yerden dinleyen bücür zürafa yakalandığı takdirde hayvanat bahçesine götürüleceğini öğrenmiş. Dört ayağı üstünde hoplaya hoplaya ortaya çıkmış ve avcıların hayret dolu bakışları altında iki perende atmış, daha sonra kurt gibi uluyup aslan gibi kükremiş. Bildiği bütün numaraları birbiri peşi sıra sergilemiş ve alkışlar arasında gösterisini tamamlamış.

    Bücür zürafa hayvanat bahçesine getirilince bu bölüme konmuş. Fakat o burada da boş durmamış, gösterilerine devam etmiş. Bu arada annemle birbirlerine gönül vermişler. Aradan zaman geçmiş, ben doğmuşum. Küçüklüğümü hatırlıyorum da şu demir parmaklıkların arkası bücür zürafayı görmeye gelen insanlarla dolardı. O da gün boyu bıkmadan, usanmadan gösterilerini sürdürürdü. Yavrularım, bu hayvanat bahçesine yılın belli tarihlerinde uluslar arası bir sirk gelir. Sirk kurulurken sirkin sahibi parkta gezmeye çıkmış. Buradaki kalabalığı görünce ne olduğunu merak edip sokulmuş. Bir süre bücür zürafayı seyrettikten sonra onun dünya çapında bir yetenek olduğuna karar vermiş ve yüksek bir ücret karşılığında sirke transfer etmiş. O, ele geçirdiği bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmesini bildi. Bir iki provadan sonra sahneye çıktı. Görülmemiş bir başarı sapladı. Gittiği her yerde on gün kalan ve geceleri bir gösteri sunan sirk, bücür zürafayı kadrosuna almasıyla birlikte seyirci patlamasına uğradı ve günde dört beş gösteri sunar hale geldi. Sirkin o yıl bir ay kaldığını unutmadan söyleyeyim. Ertesi yıl sirk geldiğinde babam bücür zürafa buraya uğradı. Beni, annemi ve arkadaşlarını görmeye gelmişti. Çok sevindik. Yanımızda iki saat kadar kaldı. Pek çok ülkede gösteriler sunduklarını, gittikleri her yerde yoğun bir ilgiyle karşılaştıklarını anlattı. Sirk yıldızı olmak istemiş, bunun için yıllarını vermiş, sonsuz gayret göstermiş ve sonunda başarmıştı. Mutluydu. Şimdi anladınız mı yavrularım, buralara nasıl geldiğimizi, kimlerin getirdiğini? “

    Yavru zürafalar sanki ağız birliği etmişlerdi aynı sözü söylemek için: “ Evet anladık babacığım, hem de çok iyi anladık “ dediler ve birbirlerine bakarak kıkır kıkır güldüler. Ortada reddedilmez bir gerçek vardı. Azmin başaramayacağı hiçbir şey olamazdı. Yeter ki gerçekten istenmeliydi. Tutar koparırdın. İdeal kiminin düşüncesinde bir tutku olarak kendiliğinden ortaya çıkardı. Kimi de başarılı birini örnek alarak onun izinden giderdi. İşte yavru zürafalar bücür zürafanın açtığı yoldan yürüdüler, onun izinden gittiler. Akşamları gökyüzüne dikkatle bakarsanız yıllar sonra birer yıldız olacak iki yavru zürafanın göz kırptıklarını görürsünüz.

    Tags: ,

  • Masallar 13.03.2012 No Comments

    Bir bahar günü köy evinin ardındaki tavuk kümeslerinin olduğu bölge alışkın olduğu günlük hayatı yaşamaya devam ediyormuş.Küçük paytak ördek yavruları su birikintisinin içinde oynaşıyıyor,civcivler birbirlerini kovalıyor,horoz yavruları babalarını taklit ederek ötmeye çalışıyor seslerini deniyorlarmış.

    Kümeslerden birinin tepesine konan bir serçe ise aşağıda kendisine bakan üç tavukla sohbet ediyormuş.

    “Benim yükseğe uçabileceğimi biliyorsunuz.Beni çok kezde uçarken gördünüz.Fakat kartal varya kartal,öyle yükseğe uçuyorki buradan göremezsiniz.”

    Hayatlarında hiç kartal görmeyen tavuklar hayret etmiş.”Keşke demiş kartal olabilseydim”bir tanesi hayranlıkla.”Ben kartal olsam şimşeklerin üstünde uçardım”demiş ikincisi.”Ne yazıkki ben hiç kartal görmedim daha”demiş beneklisi.

    Tam o sırada gökyüzünden hışımlabir şey inmiş,kümeslerden birinin tepesine konmuş.Serçe bunun kartal olduğunu hemen anlamış.Tavuklara şöyle demiş:

    “Siz hiç kartal görmediğinizden yakınıyordunuz ya işte kartal huzurunuzda.Arkanızdaki kümesin tepesinde duruyor.”

    Tavuklar dönerken kartal da yandaki kümesin üstüne sıçramış.”Ünlü kartal bumu!”diye dudak bükmüş birinci.

    “Buda uçmak mı ben bundan daha iyisini yaparım.”diye dudak bükmüş ikincisi.”Onunda iki kanadı var bizimde!Onun da iki ayağı var bizimde!Bizden nesi fazla anlayamadım!”demiş üçüncü yani benekli tavuk.

    Kartal bu konuşulanlara kulak misafiri olmuş.”Demek sen küçük benekli,benim sizden farkım olmadığımı düşünüyorsun.Ben eğer canım isterse gökyüzünden iner,bir kümesten ötekine uçarım,ama sizin hayatınız bir kümesten ötekine uçmakla sınırlı.Gökyüzüne uçmayı denesene bir!”

    Sonra da görkemli kanatlarını açtığı gibi bir saniye içinde gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuş.Tavukların da ağzı açık kalmış bu durum karşısında.

    Tags: ,

Rss Feed Tweeter button Facebook button Technorati button Reddit button Myspace button Linkedin button Webonews button Delicious button Digg button Flickr button Stumbleupon button Newsvine button Youtube button
Edebiyat Edebiyat